İslamcı siyaset ve çoğulculuk

İslamcı siyaset, egemenliğin kaynağına odaklandığı, ahlak, hukuk ve insan haklarını ikinci plana ittiği için çoğulcu bir örnek ortaya koyamamıştır. Ve bugünkü toplumların çoğulcu yapısına uygun bir yönetim modeli geliştirmeleri de imkânsız görünmektedir.

AYHAN TEKİNEŞ 07 Mart 2021 YORUM

İnsan hakları ideolojik rejimlerde hep ikinci plana itilmiştir. Önceliğin parti ve lidere sadakat ya da ideolojik hedeflerin gerçekleştirilmesi olduğu yönetim biçimlerinde birey hep göz ardı edilmiştir. Halbuki siyasal yapıların teşekkülü bireysel haklar ve özgürlüklerin korunması üzerinden temellendirilmiştir.

‘İslam devleti’ fikrini teorik açıdan ele alan aydınlar, devleti egemenlik üzerinden tanımlamaya ve egemenliği de teolojik bir perspektifle temellendirmeye çalışmışlardır. Modern İslamcılık düşüncesinin kurucusu Muhammed Esed (ö.1992) “İslam devletinde egemenliğin (siyâde) İlahi iradeye dayandığını” söyler. Ona göre toplum gerçekte bir ucu Allah’a uzanan bir ipin ucundan tutarak yönetim (sulta) hakkını vekaleten elde eder. Lider de toplumun çoğunluğunun seçimiyle yönetimi Allah adına üstlenir, azınlıkta kalanlar ise kendi görüşlerine uymayan meselelerde lidere ve yönetime uymak zorundadır. (el-Hükm, s. 81)

Bir siyasi görüşün ya da liderin egemenlik yetkisini Allah adına kullanması düşüncesi, orta çağda kilise hukuku ile yönetilen devletleri hatıra getirmektedir. Kralın Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğuna inanan eski Persler ve Firavunların Tanrı adına ülkeyi yönettiğine inanan eski Mısırlılar, egemenlik hakkı ile ilahi görevlendirme arasındaki ilişkinin Orta Doğu coğrafyasındaki köklerine işaret eder. Toplum tarafından seçilmiş olsa da yönetme yetkisinin tek bir kişiye hem de Tanrı adına devredilmesi ya teokratik din devletlerinde ya da ilkel devletlerde görülen bir uygulamadır.

İslamcılık ideolojisinin tanımlanmasında bazıları farklı mülahazalarla değişik kriterler kullanmış olsa da kanaatimce en önemli kriter egemenlik yetkisinin (Hüküm, Siyâde) İlahi olması gerektiği fikridir. İslamcılık bir ideoloji olarak hüküm/egemenlik teorisi etrafında şekillenir.

Siyasi otoriteye egemenlik kavramı üzerinden İlahi bir güç kazandırıldığında kabilecilik/asabiye ve putperestlik kalıntısı lider kültlerinin toplumsal izleri, yani tarihsel bellek, İslamcı ideolojileri ve devletleri totaliter yönetim biçimlerine dönüştürmüştür. Bu çerçevede düşünüldüğünde İslamcı rejimlerin çoğulculuk ve insan hakları konusunda açılım yapması imkânsız görünmektedir. Zira kendilerini sadece İlahi iradeye karşı sorumlu görmekte, toplumu ise yalnızca politik bir araç olarak dikkate almaktadırlar. Zira onlara göre meşruiyetin nihai kaynağı toplum değil, İlahi iradedir.

Yalnızca Peygamberler Tanrı tarafından görevlendirilmiştir. Onlar da dilediklerini yapan yöneticiler ve krallar gibi değildi. Hz. Peygamber, vahiyle gelen hükümleri insanlara bildiriyor, vahiy gelmeyen meselelerde de ashabıyla istişare ediyordu.  İnsanların nihai kurtuluşu gibi temel meselelerde hükmü Allah’ın vereceğini söylüyor, Allah’a karşı saygısını ve bağlılığını sürekli ifade ediyordu. Lakin günümüzde İslamcı teologlar haramları siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda belirleyebilmekte hatta bunu dini bir hüküm olarak takdim etme cesareti göstermektedirler. Hatta kimin kurtulacağını, kimlerin fırka-ı dalle (sapkın grup) olduğu, bugün siyasi iktidarın din işleri memurları tarafından ilan edilmektedir.

Esed’in egemenliğin İlahi iradeye dayandığına delil olarak zikrettiği “De ki: Ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın” (Ali İmran, 26; Elmalılı, Meal) ayetinde geçen ‘Mülk’ kavramını ‘mutlak egemenlik’ şeklinde yorumlamıştır. (Meal) Hatta takipçilerinden bazıları hızlarını alamamış ‘mülk’ü ‘iktidar’ diye Türkçeye çevirmişlerdir. (İslamoğlu, Meal) bu takdirde egemenlik ya da iktidar, Allah tarafından bir kişiye ya da aileye verilmekte, O dilemedikçe de iktidarın değişmesi meşru olmamaktadır. Arap dilinde servet, zenginlik, güç gibi dünyevi nimetler m-l-k kökünden gelen kelimelerle ifade edildiği gibi melek gibi manevi varlıklar, iman ve Peygamberlik gibi hakikatler de yine aynı kökten kelimelerle ifade edilmiştir. Zira etimolojik olarak m-l-k kökü bir şeydeki kuvvet ve sıhhati ifade etmektedir. Hatta bazı tefsir alimlerine göre en geniş anlamıyla ayette Allah Teala’nın yeryüzünün ve gökyüzünün yaratıcısı ve Maliki olduğu vurgulanmıştır.

Mülk kavramındaki anlam zenginliğini ‘siyasi egemenlik ve iktidar’ ile sınırlandırarak, bu kavram üzerinden egemenlik teorisine ilahi bir referans aramak, siyasi iradeye bir çeşit tanrısallık kazandırmak anlamına gelir. Emevi sultanlarının siyasi iktidarlarına meşruiyet kazandırmak için ortaya attıkları iddia işte tam da bu argümana dayanmaktadır. Emevi taraftarı bazı ulema, kader konusunu siyasete uygulamışlar ve ‘şu anki iktidar kaderimiz, kadere isyan edilmez boyun eğmek zorundayız’ diyerek, toplumsal muhalefeti dini argümanlarla sindirmeye çalışmışlardır. Onlara göre İktidar Tanrı tarafından Emevi ailesine verilmiştir, Onun iradesine ve kazasına rıza göstermek dini bir sorumluluktur. Bu yaklaşımdan hareketle muhalifler düzen bozucu olarak nitelendirilmiş, fitne çıkarma potansiyeli taşıdıkları gerekçesiyle, isyancı kabul edilerek şiddetle cezalandırılmıştır.

İlahi sıfatların ve inanç esaslarının siyaset alanında kullanılmasının önüne geçmek için Sünni ulema teori-pratik ayrımı yaparak, imanla-amel özellikle de politikayı birbirinden ayırmışlardır. Siyaset teorisi üzerine yazılan kitaplarda da siyasi iktidarın mahiyeti, egemenliğin nasıl gerçekleştiği gibi teorik tartışmalardan uzak durarak, daha ziyade yöneticilerin uyması gereken ahlaki prensipler üzerinde durmuşlardır. İmanın kalbe ait bir kabul olduğunu, davranışlarından dolayı hiç kimsenin kalbindeki duygu ve inançların yargılanamayacağını özellikle belirtmişlerdir. Ancak hırslı fakihler ve cahil vaizler politikacılara yakın olma arzusuyla dini politik söylemin bir parçası haline getirmişlerdir.

İslamcı siyaset halka karşı sorumluluk duymamasını gerektirecek teorik bir arka plana sahiptir. Siyaset teorilerinin merkezinde hüküm/egemenlik kavramı olduğundan dolayı liderlerinin yeryüzünde İlahi hakimiyeti temsil ettiklerine inanmaktadırlar. Dinin kendi siyaset algılarının etrafında şekillenmesini arzu ettiklerinden dolayı din adamlarını da politik amaçları için kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Ahlak, hukuk, insan hakları ve dini değerleri ikinci planda bırakan modern İslamcı siyaset, bugüne kadarki uygulamalarında çoğulculuk konusunda olumlu bir örnek ortaya koyamamıştır. Egemenlik konusundaki totaliter ve arkaik yaklaşımlarından vazgeçmedikleri sürece de bugünkü toplumların çoğulcu yapısına uygun bir yönetim modeli geliştirmeleri imkânsız görünmektedir.

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram