İslam’a göre siyasi muhalifler sapkın mı?

Siyasi muhalifleri dini kavramlarla yaftalamak toplumsal baskı ve şiddeti teşvik edici bir rol oynar. Tarihte siyaseten gözden düşenler ya da muhalifler ‘zındık’ veya ‘sapkın’ olarak nitelenerek damgalanmış, cadı avına maruz kalmışlardır.

AYHAN TEKİNEŞ 14 Şubat 2021 YORUM

“Dinin siyasete alet edilmesi” sık duyulan eleştirilerden. Din nasıl siyaset alet edilir? diye sorulunca ilk önce politikacıların konuşmalarında dini sembolleri kullanması akla gelir. Halbuki dini siyasete alet etmenin en tehlikeli şekli, muhaliflerini dini içerikli terimlerle suçlamaktır. Gösteri yapanları kutsal değerlere saygısızlık, eleştirenleri fitne çıkarmak, siyasetin emrine girmeyen dini cemaatleri isyancı (bâği) veya sapkın (ehl-i dalâlet) olarak suçlamak gibi.

Politikacıların muhaliflerini dini içerikli ifadelerle suçlaması, politik faydacılık ve retorik bir araç olarak değerlendirilebilir. Lakin dini yargılar içeren kavramların tarihsel arka planlarının büyük acılarla dolu olduğu unutulmamalıdır. Siyasetçiler fitne çıkarmak, devlete isyan ve sapkınlık gibi suçlamaları geçmişte birçok kez masum insanları katletmek, muhalifleri susturmak ve masum insanlara gözdağı vermek maksadıyla kullanmıştır.

Toplumsal hafızaya kazınmış olumsuz olayları hatırlatacak kavramlarla politik muhalifleri damgalamak, geçmişte benzer olayların cezalandırma yöntemini kitlelerin zihninde meşrulaştırmaya yönelik bir ön hazırlıktır. Böylece iktidar tarihsel referanslarla kendi meşruiyetini tahkim ederken toplumu da psikolojik açıdan yapılan ya da yapılacak hukuksuzluklara hazırlamış olmaktadır.

Tarihte dinden dönenlerin öldürüleceği görüşünü benimseyen din adamlarına ve dini kurumlara, siyasi iktidara boyun eğmeyen dini cemaatler hakkında dinden çıktıklarını bildiren fetvalar yayımlatılmış, bu şekilde toplu kıyımlara zemin hazırlanmıştır. Bugün de siyasi muhalifleri dini kavramlarla yaftalamak toplumsal baskı ve şiddeti teşvik edici bir rol oynamaktadır. Günümüzde bu baskı daha yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Zira geçmişte siyasi iktidarın etkisi daha sınırlıydı. Bugün siyasi iktidar toplumsal, ekonomik, ailevi, bilimsel hayatın her aşamasını düzenlemektedir. Dolayısıyla da dinin araçsallaştırılması toplumsal ve bireysel düzeyde çok daha yoğun hissedilmektedir.

Politikacıların dini kavramlar üzerinden oluşturduğu ayrımcı retoriğin bazı din adamları ve dini kurumlar tarafından da benimsenmesi politik din dilinin tartışılmaz dini gerçek olarak algılanmasına yol açmaktadır. Bu politik söylemi benimseyen dini kurumların ve din adamlarının sayesinde siyasi otorite, şiddet ve hukuksuzluklarını perdeleyecek ideolojik desteğe kavuşmuş olmaktadır. Sürekli tarihe ve tek taraflı seçilmiş bazı dini referanslara yapılan vurgular, kitlelerin zihninde dün ile bugünün iç içe girmesine, rejimin propagandasının sorgulanmaksızın benimsemesine yol açmaktadır. Böylece hedef gösterilen gruplara karşı toplumsal kin ve nefret yaygınlaşmakta hatta şiddete dönüşmektedir. Dahası, şiddet söylemi politik ve toplumsal itibar kazanmanın en önemli yollarından birisi haline gelmektedir.

Zındıklık suçlaması, yöneticilerin muhalifleri sindirmek için geçmişte baş vurduğu en önemli argümanlardandır. Sapkın, yani dinin bir toplumda yaygın anlayışı dışında görüşlere sahip olduğu için ölüm ya da sürgünle cezalandırılmış birçok ilim hatta din adamı vardır. Din adamları, başkalarını dini açıdan yargılama hakkına sahip olduklarını düşünerek, siyasi iradenin muhalif ilan ettiği kişileri hatta kendi içlerinden çıkan alimleri bile bazen sapkın olarak nitelendirmekten çekinmemiştir. Siyaseten gözden düşenler ya da muhalifler, ‘zındık’ veya ‘sapkın’ olarak nitelenerek damgalanmış, cadı avına maruz kalmışlardır.

Siyasilerin gözünden düşen bilginler, geçmişte yazmış oldukları kitaplardaki görüşleri sebebiyle tenkit ve itham edilmiştir. Tenkitler, bazen siyasetçilerin gözüne girmek için tekfir (dinden çıkmakla suçlama) ve tadlil (sapkınlıkla suçlama) şekline dönüşmüştür. Kurtuba kadısı filozof İbn Rüşd (ö. 1198), Muvahhidîn devletinin sultanı Ebu Yusuf Yakub tarafından muhtemelen siyasi sebeplerden dolayı görevinden alınarak sürgün edilmiştir. Siyasi muhalif haline gelmesi ile birlikte kendisini rakip gören ve kıskanan bazı hukukçuların propagandası ile dine aykırı görüşleri olduğu ileri sürülerek kitapları yakılmıştır. Öyle ki, Arapça asılları yakıldığı için bazı kitaplarının yalnızca Latince tercümeleri bugüne ulaşmıştır. Ailesinin üç kuşak hukuki hiyerarşinin başında bulunduğu Kurtuba’da siyasi itibarını kaybettikten sonra, dini görüşleri gerekçe yapılarak sapkınlıkla itham edilmiştir. Hatta Maliki mezhebinin büyük hukukçularından olan dedesi Kurtuba mescidinin baş imamı olduğu halde İbn Rüşd sapkın görüşleri olduğu gerekçesiyle oğluyla beraber namaz kılmak için girdiği mescitten çıkartılmıştır.

Başkaları hakkında hüküm verme hakkı, yargı erkine bırakılmıştır. ‘Hüküm’ yargının en önemli gücüdür. Bu sebeple denetlenmeye ve kritiğe açık olmalıdır. Zira özgür ve güvenilir yargıçlar, delilleri ve şahitleri esas alarak ulaştıkları hükümlerde bazen hatalar da yapabilir. Siyasi otoritenin ve bazı din adamlarının sivil yargının hükümlerinden bile daha ağır sonuçları olan zımnen hüküm içeren suçlamaları, muhaliflerini dışlamak için kullanması din istismarının en açık ve tehlikeli örneğidir. Bu tür yargıların tarih boyunca zulüm ve despotizmi meşrulaştırma aracı olarak işlev gördüğü unutulmamalıdır.

Hukukun temel ilkesi eşitlik ilkesine aykırı olarak dini inançlarından dolayı insanların ayrımcılığa uğraması hatta ayrımcılığın bir parti ya da grup tarafından siyasi bir enstrüman olarak kullanılması hukukun araçsallaştırılmasına sebep olur. Siyaset, bir grubun toplumun diğer kesimleri üzerinde tahakküm aracı haline gelir.

Dışlayıcı ve suçlayıcı retorik toplumsal güvenin ortadan kaldırır. Adalet ve güvenliğin ortadan kalkması sonucunda ortaya çıkan toplumsal kaos dolaylı olarak despotizmin kurumsallaşmasına yardımcı olur.

Dini görüşleri ve mezhepleri üzerinden toplumun bazı kesimlerini dışlayan ve düşman gösteren siyaset dili, ihbarcılığın yaygınlaşmasına ve insanların sürekli birbirini suçladığı güvensiz bir toplum yapısının ortaya çıkmasına sebep olur. Diktatörlerin arzu ettiği işte tam da böyle bölünmüş toplumlardır. En temel haklarını talepte bile bir araya gelemeyen, kavgalı ve birbirine güvenmeyen toplumsal yapıların ancak baskı ile yönetilebileceğine kamuoyunu ikna etmek daha kolaydır.

Toplumu dini yargılarla yönlendirme, dini argümanlarla muhalefeti susturma Orta çağ Avrupasındaki engizisyon mahkemelerinin sebep olduğu acıları hatırlatmaktadır. Bu acı tecrübe dini argümanları politik amaçlarla kullanmanın tehlikeli boyutlarını kavramak için yeterlidir.

Ayrımcılığın ve kutuplaşmanın derinleşmesinde dinin politik amaçlarla kullanılmasının etkisi olduğu açıktır. Dini argümanların politik alanda kullanımına en çok karşı çıkması gerekenler din adamlarıdır. Ancak dinin kamusal alanda görünür olmasının hazzı, onlara asli vazifelerini unutturmuş gözüküyor. Halbuki toplumun dışlanan kesimlerinde dini değerlere karşı ortaya çıkan nefret dalgasının toplumsal birlikteliğin temellerini daha da zayıflatacağı açıktır. Umarım dini değerlerin siyasete alet edilmesinin tehlikeleri fark edilir ve dini kavramlar üzerinden inşa edilen dışlayıcı dil en kısa sürede terk edilir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram