İşkencede asıl suçlu kimler?

AKP'nin adalet bakanlığında Hakyol Vakfı üyelerini ve Ulusalcıları, poliste ise ülkücüleri ve Menzil Tarikatı üyelerini kullandığı bilinmektedir. Bu insanlar işkence gibi iğrenç suçla nasıl baş ediyor? Çocuğunu nasıl sevebiliyor, tekkeye gidip nasıl zikrediyor, camide nasıl saf tutup bir mümin gibi namaz kılabiliyor?

AYHAN TEKİNEŞ 19 Eylül 2021 GÖRÜŞ

Modern devlet aklının dahice buluşlarından birisi herhalde kötülüğü paylaştırma becerisidir. Sonuçları itibarıyla kimsenin kolay kolay onaylamayacağı bir kötülüğün her aşamasında farklı grupları kullanarak, kötülük süreçlerinin sorgulanması engellenmektedir. Kötülüğü birimlere bölüp her parçayı hevesle icra edecek bir gruba havale ederek, kötülük süreçlerine yatay bir geçmiş inşa edilmekte ve hiyerarşik bir güç kazandırılmaktadır. Böylece sonuçta ortaya çıkan büyük günahı kimse doğrudan üstlenmeyip, ancak kendisinin de payı bulunduğundan dolayı açıkça kritik de edememektedir.

Afyon’da işlenen işkence ve tecavüz, Anayasa Mahkemesi tarafından da onaylanınca yıllardır bilinen emniyet ve istihbarat tarafından işlenen işkence ve insanlık dışı muameleler kamuoyunun bir nebze gündemine geldi. AKP hükümetinin kirli ve kanunsuz işlerinde adalet bakanlığında tarikat olduklarını iddia eden Hakyol Vakfı üyelerini ve Ulusalcıları, poliste ise ülkücüleri ve Menzil Tarikatı diye bilinen grup üyelerini kullandığı bilinmektedir. İlk bakışta absürt bir durum var gibi görünüyor. Siyasi karar merciinde İslamcı bir iktidar, yargılama sürecinde beş vakit namaz kılacak kadar dindar hakim ve savcılar, yakalama ve işkence süreçlerinde ise bir başka dindar grup bayrağı alıyor ve sonuçta insanlık dışı, tecavüz ve işkenceleri kimin yaptığının üzeri ustalıkla örtülüyor.

İşkencelerin içeriğini okuyunca, bu iğrenç suçla insanlar nasıl baş ediyor? diye düşünüyorsunuz. Çocuklarının ailelerinin yanına nasıl gidiyor, çocuğunu nasıl sevebiliyor, tekkeye gidip nasıl zikrediyor, camide nasıl saf tutup bir mümin gibi namaz kılabiliyor? Bunu yalnızca “kötülüğün sıradanlaşması” ile açıklayabilir miyiz? Ya da işkence yaptığı insana namaz vakti girdi, namazımızı kılalım, deyip beraber namaz kılma sonra kaldığı yerden işkenceye devam etmeyi açıklayabilecek bir teori psikolojide var mıdır acaba?

Amerikalı psikolog Stanley Milgram, sıradan insanların otoriteye boyun eğme eşiklerini ölçmek için bir deney yapar. Masum olduklarını baştan bildikleri kişilere karşı, yalnızca emredileni yerine getirmek için denekler son sınıra kadar işkence etmekten ve yine deney amacıyla kurban olduğunu bildikleri kişilere karşı acı çektirmekten çekinmemişlerdir. Deneyin sonucunda kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanların korkunç bir yok etme işleminin parçası olabildiği, yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddettiği görülmüştür. İnsanların bir başkasına acı çektirmekten çekinmemesini Milgram, “bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesiyle” açıklar; böylece insanlar vicdani sorumluktan kurtulduklarını düşünürler (Yükselbaba, Milgram Deneyi).

Milgram deneyi en sıradan insanların bile rahatlıkla ölüme varabilecek işkenceleri yapabileceklerini gösterse de işkence ve tecavüzü dini bir motivasyonla yapmanın hiçbir mazereti yoktur. Özellikle de uzun yıllar siyasi otoritenin baskısı altında yaşamış dini cemaatlerin kendi arzularıyla işkence ve tecavüz fiillerinin bir parçası olmalarını anlamak mümkün değildir. Ne kadar kötü olursa olsun bir şeyh, bir tarikat büyüğü de sonuçta insandır; böyle bir kötülüğe nasıl fetva verebilirler? Müntesiplerini devletin bu çirkin işlerde kullanmasına niçin izin verirler? Rejim tarafından sağlanan çıkar ve menfaatler karşılığında yapıyorlar, demek çok kolay bir açıklama olur, kanaatindeyim.

Hem Hakyol’da hem de Menzil grubunda yakından tanıdığım birçok insan oldu. Bu insanların anılan kötülükleri yapabilecekleri ya da söz konusu iğrençliklere fetva verecekleri aklımın ucundan geçmedi. Ancak rejimin ustalıkla organize ettiği farklı aşamalarda farklı grupların kullanılması, kötülüğün bütüncül algılanmasını engellemekte ve her grubun kendini sürecin zorunlu bir dişlisi gibi görmesine sebep olmaktadır.

Hayata ve olaylara bütüncül bakamamak sosyolojide insanın kendine yabancılaşması diye nitelenir. Fabrikalarda otomasyon sistemine geçilip her bir departmanın kendine ait parçayı üretmesi ya da montajlaması ile güçlenen kapitalist sistem bürokraside de benzeri bir yapılanma metodu izlemiştir. Bunun sonucunda devletler, sosyal olayların her bir aşamasında farklı sosyal grupları kullanarak, toplumu kolayca dizayn etmektedir. İşte kapitalizmin çalışma hayatında uyguladığı iş bölümü ve paylaşımı Karl Marx, yabancılaşma (Entfremdung) kavramıyla kritik eder. Ona göre yabancılaşma, doğal olarak birbirine ait ve uyumlu şeylerin birbirinden ayrılması sonucunda insanın kendi tabiatına yabancılaşmasıdır. Hatta yabancılaşma sürecinde gerçekte uyumlu ve ahenkli şeyler, karşıtlarına dönüşür.

İçinde yaşadığımız süreçte dini cemaatlerin kendilerine karşıt olarak gördükleri müesses nizamın bir zulüm aparatı haline dönüşmesini, yabancılaşma suretiyle karşıtına dönüşmesiyle açıklamak mümkündür. Kendi kimliğine yabancılaşma, söz konusu grupları yıllar içinde şuur altlarında birikmiş dışlanmışlık ve aşağılanma duygusundan rejimin pis işler aparatı haline dönüşerek kurtulmaya itmiştir. Kardeşine işkence et, kendi çocuklarını kurban olarak ver ki, ilahlarınız sizden razı olsun, ilkel düşüncesi. Lakin Ebu Talib bile getirdiği dine inanmadığı halde siyasi güç karşılığı Mekkelilerin yeğeni Hz. Muhammed’i kurban olarak istemelerini kabul etmemişti.

Rakip grupları birbiriyle rekabet ettirerek kontrol altında tutma taktiği eskiden beri doğu toplumlarında sıkça kullanılan bir strateji olduğundan dolayı ‘oriental despotism’ terimi literatüre girmiştir. Muhtemelen toplumu kastlara ayırarak bir grubu diğerlerini ezmek için kullanmanın tarihi Firavunlara kadar uzanır. Ancak birbirinden tamamen farklı sosyal tabanları ve amaçları olan -zahiren de olsa- grupların, adım adım kendi fonksiyonlarını yapmaları ve kötülük sürecinin mükemmel işleyen dişlileri olmaları ciddi bir koordinasyonla ancak mümkündür. Peki soru şu, kötülüğün farklı aşamalarını farklı grupların yapması onları nihai kötülükte ortak yapar mı? Kötülükte yalnızca kendi payına düşen kısmı yapan kişiler, kötülüğün bütünündeki sorumluluktan ferdi açıdan kurtulabilirler mi? Kendi grubu içindeki kişilerin dini ve manevi motivasyon amacıyla “her tutuklama kararı size bir umre sevabı kazandırır” şeklindeki sözleri, kişileri dünyevi ve uhrevi cezalardan kurtarır mı?

Bu soruların manevi ve dini açıdan cevabı ‘evet sorumlu yapar’; kötülüğün her aşamasındakiler nihai kötülükte ortaktır. Bir hadiste beyan buyrulduğu gibi bir haramı ‘’yazan, şahitlik eden ve icra eden” manevi açıdan sorumludur. Keza hukukta bir fiilin parçalara ayrılması durumunda her parçanın faili sonuç dikkate alınarak cezalandırılır. Mesela hırsızlık aşamaları paylaşılmışsa gözcülük yapan, arabayı süren de hırsızlığa yardımdan yargılanır. Şayet adam öldürme fiili gerçekleşmişse bu sefer aynı kişiler öldürme fiiline yardımdan yargılanır. Yani planlı bir öldürme olayının farklı safhalarında görev alanlar, sonuçta işlenen cinayetten topluca sorumludur. Ayrıca islam hukuk metodolojisinde ‘’hüküm verilirken bir işin akıbeti ve sonucu da dikkate alınır (i’tibaru’l-me’al)” ilkesi vardır. Sonucun meşru olması, hükmün başlangıç aşamalarının meşruiyetini de tayin eder. Sonuçta ortaya çıkan suç, hazırlayıcıların fiillerinin hükmünü de belirler. Bir başka açıdan şöyle de açıklayabiliriz. Yargılama esnasında yargıç verdiği karar sonucu, mağdurun işkence ve tecavüze uğrayacağını biliyorsa, bu fiillerden yargıç da sorumludur.

İslam hukuku açısından olaya bakacak olursak kötülük süreçlerini başlatanların sorumluluğu çok daha ağırdır. Mesela iffetli bir kadına iftira eden ya da iftirayı araştırmadan yayan kişi de aslında o kadınla alakalı bir hüküm vermiş olmaktadır. Kadının psikolojik açıdan çektiği ızdırap, eşi ve çocuklarının yaşadığı travma, toplumsal açıdan dışlanma hatta bazen fiili olarak cezalandırılması gibi süreç içinde kademeli olarak ortaya çıkan bütün kötülükler, kadın hakkındaki ilk iftira hükmü üzerine bina edilmektedir. Bundan dolayı bu tür iftira ve yalan haberlerle verilen hükümleri Kur’an-ı Kerim en ağır günahlardan birisi olarak tasvir eder: “Şu kesin ki, hayasızlıktan habersiz, iffetli mümin hanımlara, zina iftirası atanlar dünyada da âhirette de lânete uğrarlar. Onlara müthiş bir azap vardır” (Nur suresi, 23).

Hâkim ve savcıların hukuksuz yargılamaları mazur göstermek için sık baş vurdukları bir bahane de ‘’ne yapalım baskı altındayız, şayet böyle karar vermezsek işimizi kaybeder ya da sürgün ediliriz” şeklinde dile getirilir. Cemaatler de aynı gerekçeyi perde yaparak cemaatimizi korumak için hükümetin zulmüne ortak olduk, diyerek kendilerince gayr-ı meşru olduğu açıkça bilinen fiillerini taraftarlarına kabul ettirmeye çalışmaktadır. Halbuki hukukun temel ilkesi, “zaruret durumunda domuz eti yiyebilirsin, ama zaruret durumu da olsa başkasının hakkına tecavüz edemezsin’’ der. Mecelle’nin 33. Maddesinde bu hukuk prensibi İslam hukukunun külli kaidelerinden birisi olarak ‘’Iztırar gayrın hakkını iptal etmez’’ şeklinde formüle edilmiştir.

Rejimin ürettiği bahane ve sahte suçlarla meslekleri, malları ellerinden alınan; tedavi, barınma, seyahat gibi en temel insan haklarından mahrum edilen; hapishanelerde ve nezarethanelerde işkence ve insanlık dışı muamelelere maruz kalan; ırzları ve namusları çiğnenen yüzbinlerce KHK’lının maruz kaldığı bütün kötülüklerden en başta yargıçlar olmak üzere bu sürecin her aşamasındaki görevliler sorumludur. Hem hukuki sonuçlarından hem de uhrevi sonuçlarından kurtulmaları mümkün değildir. Bir işe sebep olan onu yapan gibidir, temel ilkesi; kıyamete kadar öldürülen bütün insanların günahından Adem’in ilk oğlu da sorumludur, beyanı, bize kötülüğün farklı aşamalarında yer alan yapı ve grupların sorumluktan kurtulamayacaklarını göstermektedir. Kaldı ki bahse konu olan örneklerde yalnızca sebep olma değil aynı zamanda suça ortak olma yani bilfiil katılma durumu söz konusudur.

Şayet bu suçlar, gerçekten kendi grupları içinde olumlu görülüyor ve fetva veriliyorsa burada da en üst kademedeki cemaat liderinden en alttaki cemaat mensubuna kadar suça teşvik ve suçu onaylama fiili vardır. Suçu teşvik hukuki, suçu onaylama ise ahlaki ve uhrevi açıdan sorumlu yapar. Milgram deneyinde vicdanlı bazı insanlar çıkıp “masumların daha fazla acı çekmesini izleyemem” diyerek, itiraz etmişlerdi. Bu süreçte de vicdanlı insanlar çıktı ama maalesef dini cemaatlerden özellikle de süreçte aktif görev alan dini gruplardan şu ana kadar vicdani bir itiraz yükseldiğini duymadık. Ancak unutmayalım ki, Allah Teala, hepsinin hesabını tutmakta ve kuşkusuz hepsinin hesabını da soracaktır.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram