İlahi iradeyi siyasi iradeye indirgemek

Politikanın doğrudan ilahi iradenin tecelli alanı gibi tasavvur edilmesi ise dinin akide-amel ayrımının tebdil ve tahrifi anlamına gelir. Nitekim ‘hüküm yalnızca Allah’a aittir’ diyen Hz. Yusuf, müşrik bir kralın emrinde çalışmış; onun kanunlarına uygun bir şekilde davranmıştır.

AYHAN TEKİNEŞ 21 Mart 2021 YORUM

Tarihte bazı krallar ve sultanlar mutlak ilahî kudret ve iradeyi temsil ettiklerini ileri sürmüştür. İslam dünyasında sömürge yönetimlerinden kurtulmak isteyen Müslüman aydınlar, kudret ve iradenin kendi yöneticilerine geçmesi arzusuyla, yeryüzünde Allah’ın egemenliğine dayalı devletler kurmayı ümit ettiler. Kurtuluş öncelikli düşündüklerinden dolayı toplumsal özgürlükler, çoğulculuk ve insan hakları gibi temel konular öncelikli olarak dikkate alınmadı. Tam tersine Nasyonal sosyalizmin yükselişte olduğu II. Dünya Savaşı öncesi yıllarındaki genel eğilimlerden etkilenerek totaliter devlet teorilerini İslamileştirmekte mahzur görmediler. Yeni ortaya çıkan Müslüman aydın tipinin modern egemenlik teorilerinin benimsenmesinde katkısı büyüktür.

Ulemanın temsil ettiği dini hükümleri beyan yetkisi (fetva), modern dönemde kısmen aydınlar ve gazeteciler tarafından üstlenildi. Böylece din, politik ve güncel olanın etkisi altına girdi. Politik alanda uzman aydınlar, ideolojik duruşlarını dini naslar ve kavramlar üzerinden gerekçelendirmeye başladı. Dini bilgi güncelleşirken aynı zamanda sekülerleşti. Politik İslami düşüncenin egemenlik kavramı etrafında şekillenmesi, etkileri ve sonuçları itibarıyla bu dönemdeki en önemli yapısal dönüşümlerden birisidir.

Medya ve iletişim araçlarının yaygınlaşması ile birlikte alimlerin toplumsal önemi azaldı. Onların yerini yeni iletişim imkanlarını ve dilini iyi kullanan aydınlar aldı. İslamcı aydınlar, gazeteciler, edebiyatçılar, din dilini seküler bir perspektifle yeniden inşa etti. Modern kavramlar ve anlaşılır bir dil kullanıldığı için başlangıçta bu üslup her kesimin ilgisini çekti. Ancak politik taleplerin sınırsızlığı ve İslamcı aydınların sürekli daha fazla dini alana müdaheleleri, din üzerinden yeni toplumsal kutuplaşmaların ortaya çıkmasına da zemin hazırladı.

Sömürgecilik sonrası Müslüman ülkelerde kurulan yeni devletlerin siyasi yapısının belirlenme süreci ile birlikte İslam ve siyaset tartışmaları daha da ivme kazandı. İslamın devlet teorisini açıklamak için aydınlar modern politik kavramları kullandı. Politik olan yine politik alanla sınırlı olarak tartışılmış olsaydı şüphesiz bu tartışmalar Müslüman toplumların özgürleşmesi, politik bilincin gelişmesi ve demokratik değerlerin benimsenmesi açısından faydalı olurdu. Ancak politik alan itikadi alana eklemlenerek, politik tercihler iman-küfür gibi inanç esaslarıyla ilişkilendirildi. Tartışmalar pratik, sosyal ve ekonomik alanlara özgü gözlem ve tecrübeye dayandırılmak yerine teorik ve metafizik alana sıkıştırıldı, normatif kurallar üzerinden tartışıldı. Kolay manipüle edilebilen bu tür soyut yaklaşımlar, despotların ve propaganda gücünü kontrol eden çevrelerin kendi konumlarını güçlendirmesine dolayısıyla despotizmin artı dini bir hüviyet de kazanarak kurumsallaşmasına sebep oldu.

Suudi Arabistan’ın kuruluş sürecini bir gazeteci olarak takip eden Muhammed Esed, 1932’te Hindistan’a geçti. Hindistan’da çeşitli gazete ve dergilerde yayınladığı yazılarla İslam devleti ile ilgili fikirlerini neşretti. Hindistan Müslümanlarının bağımsız bir İslam devleti kurmaları fikri aydınlar arasında birçok taraftar buldu. O dönemde çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanan Mevdudi (ö. 1979) Muhammed Esed’in İslam devleti konusundaki fikirlerinden etkilendi ve onun fikirlerini tutkulu bir şekilde savundu; daha sistematik ve ideolojik bütünlüğü olan bir kurguyla adeta yeniden inşa etti. Mevdudi’nin eserleri egemenlik mefhumu etrafında şekillenen İslam devleti fikrinin geniş kitlelere yayılmasının sağladı.

Mevdudi özellikle İslamcıların el kitabı haline gelen ‘’Dört Terim: İlah, Rab, İbadet, Din’’ (Lahor 1941) adlı eserini Esed’in Carl Schmitt’ten aldığı egemenlik/hüküm teorisi üzerine oturttu. Egemenliğin yalnızca Allah’a ait olması gerektiği önermesini de literal olarak aynı anlama gelen “Hüküm yalnızca Allah’a aittir” ayeti üzerinden delillendirmeye çalıştı. Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde geçen bu ayet-i kerim’e, ona göre egemenliğin Allah’a ait olması gerektiğini açık ve net bir şekilde ifade ediyordu. Mevdudi’ye göre egemenliğin Allah’dan başkasına verilmesi, hüküm sahiplerini Rab edinme ve beşerî fikirleri din haline getirme anlamına gelir; ilahi olanı bırakıp beşerî olanı tercih edenler de Mekke müşrikleri ile aynı çizgiye gelmiş olurlar.

Mevdudi’nin dört terimde dile getirdiği düşünce biçimi İslamcılığı bir ideoloji haline getiren sürecin temelini oluşturmuştur. Bu fikirler üzerinden İslamcılar, bir yandan demokrasi eleştirilerini temellendirmişler, diğer yandan da politik görüşlerini yaymak için siyasi partiler ve organizasyonlar kurmuşlardır. Ayrıca kendi fikrini desteklemeyen alimleri ve muhaliflerini tekfir etme imkanına kavuşarak, dini otoriteyi de tamamen kontrol altına almaya çalışmışlardır.

‘’Hüküm yalnızca Allah’a aittir’’, ayeti gerçekten de Kur’an-ı Kerim’de egemenlik anlamına mı gelmektedir? Ayet İlahi iradenin tecellisi ile alakalıdır ve Allah’a teslimiyet ve bağlılık bildirmek için Peygamber’ler (a.s) tarafından söylenmiş ve söylenmesi Allah Teala tarafından Peygamberlere emredilmiştir. Haberi formda ancak inşaî anlam taşıyan dua niteliğinde bir ifadedir. Hayatın bütününü kuşatan, Müslümanların hayat felsefesini oluşturması gereken bir ilkeyi beyan eder. Nitekim tasavvuf literatüründe geniş bir kullanım alanı bulmuş ve kültürümüze de yerleşmiştir. ‘’Hükm-i takdirine çün irmedi tedbir Senin; Fikr-i tedbir benüm kısmet-i takdir Senin’’ der mesela bir divan şairi.

Hz. Yakup oğullarına Mısır’a girerken tedbirli olmalarını öğütlemiş; muhtemelen olağanüstü bir durum olduğunu sezdiğinden dolayı “Hüküm yalnızca Allah’a aittir” diyerek, Allah’ın hükmüne teslimiyetini dile getirmiştir. (Yusuf suresi, 67) Hz. Yusuf, hapishaneden çıkışına vesile olsun diye, hapisten çıkacağını ümit ettiği hapishane arkadaşına, efendinin yanında beni an, demiş ama hemen ondan önce muhtemelen gelecekle alakalı yaptığı planın tahakkukunun Allah’ın iradesine bağlı olduğunu ifade için ‘’Hüküm yalnızca ona aittir’’ demiştir; ya da yapacağı rüya yorumunun gelecekte gerçekleşmesi hakkındaki hükmün Allah’a ait olduğunu vurgulamak istemiştir. (Yusuf suresi, 40)

Bu cümlenin içinde geçtiği ayetlerin ifade ettiği anlamlardan birisi de ‘ilahi azabın ne zaman geleceği hükmüdür’. Müşrikler, Peygamberlerden ‘’bizi tehdit edip durduğunuz İlahi azabı getirin hadi’’ diye talepte bulununca Allah Teala, ‘’hüküm yalnızca Allah’a aittir’’, İlahi düsturunu hatırlatmış; geleceği yalnızca Allah’ın bildiğini ve her şeyin O’nun hükmüyle gerçekleşeceğini beyan etmiştir. (En’âm suresi, 57; 62)

‘’Hüküm Allah’a aittir’’ ayetinin anlamlarından bir diğeri ise ebedi kurtuluş hükmüdür. Kıyamet gününde kimin kurtulacağına yalnızca Allah karar verir. Hiç kimse bir başkası için cennetliktir ya da cehennemliktir, diye hüküm beyan edemez, kalplerdekini de yalnızca Allah bilir, ‘’Hüküm de yalnızca O’a aittir.’’ (Kasas suresi, 70;88)

Görüldüğü gibi gelecekte olabilecek hususların ‘’inşaallah’’ gibi İlahi iradeye ve İlahi hükme bağlı olduğunu ifade eden ayet, iman ve teslimiyetin dile ve gönüllere yerleşmesi maksadıyla Kur’an’da birçok kez vurgulanmış nebevî bir ilkedir. Adeta peygamberler, bu ayetle karar verici biz değiliz, biz insanız, gelecekte ne olacağını, İlahi irade ve hükmü bilemeyiz; İlahi azap ne zaman gelir, kim cennete kim cehenneme gider gibi hükümler yalnızca Allah’a aittir, mesajını dile getirmişlerdir. Peki aynı mesajı politik alana uygulamanın önünde bir engel var mıdır? sorusu akla gelebilir. Politika, İmam Gazalî’nin de belirttiği gibi uygulamaya dayalı tecrübe ile gelişen bir alandır. Ameli alanda özellikle de toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi ve siyaset alanındaki dini hükümler daha çok ilke ve değerlerin açıklanması şeklindedir. Yalnızca din tarafından belirlenen ve insanın kurtuluşu için vazgeçilmez önemde olan ibadetler bile ameli alanla alakalı olduklarından dolayı terk edilmeleri durumunda insanlar tekfir edilemez. Pratik alanın en zayıf halkası olan politikanın doğrudan ilahi iradenin tecelli alanı gibi tasavvur edilmesi ise dinin akide-amel ayrımının tebdil ve tahrifi anlamına gelir. Nitekim ‘hüküm yalnızca Allah’a aittir’ diyen Hz. Yusuf, müşrik bir kralın emrinde çalışmış; onun kanunlarına uygun bir şekilde davranmıştır.

Tefsir geleneği ve İslam düşünce tarihi incelendiğinde de hükümle alakalı ayetler, ilahi takdir ve kurtuluş hükmü anlamlarında yorumlanmıştır. Kur’an’da hukuki kararlar da hüküm kökünden gelen kelimelerle ifade edilmiş, ancak bu tür hukuki hükümlerin yalnızca Allah’a ait olduğu ifade edilmemiştir. Karı-koca arasındaki geçimsizlik durumunda hakem tayin edilmesini emreden ayet (Nisa suresi, 35), hukuki ve ahlaki kararlarda beşerî alana bırakılan serbestliği göstermektedir. Hariciler, Sıffin savaşında hakem tayin edilmesini eleştirdiklerinde ‘’Hüküm yalnızca Allah’a aittir’’ ayetini slogan haline getirmişlerdir. Lakin onlar ayeti egemenlikle ilişkilendirmemişler; yalnızca hakem tayin etme fiilini yasakladığını öne sürmüşlerdir. Barışa yanaşmayan komutanlar, bu ayeti öne sürerek Hz. Ali’yi barış anlaşması yaptığı için kritik etmişlerdir. Hz. Ali, kendisine minberde hutbe okurken yüksek sesle yöneltilen bu eleştiriye, “Doğru bir söz ama kastettiğimiz mana yanlış” diyerek, tarihi bir cevap vermiştir. Bir Arap şairinin dediği gibi, “Nice doğru söz vardır ki, afeti, hatalı anlayışlardır”.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram