Eleştiri hakkı mı itaat mı önce gelir?

Eleştiri hakkı kazanımların kaybedilmesi korkusuyla terk edilirse, haramilik kurumsallaşır. Hırsızlık, yolsuzluk devlet politikası olarak kabul görür. İşte tam bu esnada Saray adamlarından birinin sesi duyulur; "Yıkıcılara destek olmayın. Düzenimizi yıktırmaz, evlerimizdeki bulgurdan vazgeçmeyiz.’’

AYHAN TEKİNEŞ 28 Eylül 2021 GÖRÜŞ

İdare edilenle idare eden arasındaki ilişkide idarecinin tenkit edilebilir olması itaatten önce gelir. Otoriteye itaati teslim etmeden önce yöneticiler, halka tenkit edilme hakkını teslim etmelidir. Zira eleştiri hakkı itaatten önce gelir. Eleştiri hakkı elinden alınmış halkın otoriteye boyun eğmesi bir tür köleliktir. İslam tarihindeki ilk devlet Başkan’ı Hz. Ebu Bekir Halife olunca çıktığı minberde “yanlış yaparsam beni nasıl düzelteceksiniz?” diye sorarak, yönetilenlerin eleştiri hakkına duyduğu saygıyı ifade etmiştir. Böylece denetim ve eleştiriye açık olmanın otoritenin meşruiyetinin temel şartlarından birisi olduğunu göstermiştir.

Şu an eleştiri hakları tamamen ellerinden alınmış, düşünce ve ifade özgürlükleri kısıtlanmış bir toplumda hiç olmazsa aydınlar ve alimler yanlışa yanlış desin diye beklerken, bazı teologlar “yanlışları dile getirmek karşı cepheye yardım etmek anlamına gelir” yaklaşımıyla ifade özgürlüğünü devlete/dine ihanetle eş tutan beyanlarda bulunmaktadır. Rejimin korku ve tehdit politikası en çok aydınlar ve alimler tarafından eleştirilmesi gerekirken, din bilginlerinin korkuyu daha da derinleştirmeye çalıştıkları görülmektedir. Hatta daha da ileri giderek sanki kolluk kuvvetlerinin uyguladığı işkence ve şiddeti meşrulaştırmak istercesine “Deniz ortasındayız gemi batarsa hep beraber batarız” diyerek, despot rejimin korku politikalarını bir varlık-yokluk sorunu halinde tasvir etmeye çalışmaktadırlar.

Eleştiri hakkı dinin insanlara tanıdığı en temel haklardandır. Kur’an-ı Kerim birçok ayetinde “kötülük ve yanlışla (münker) mücadele etmeyi” emretmektedir. Bu mücadele hem sözlü eleştiriyi hem de fiili müdahaleyi içerir. İslamî metinlerin kötülükle mücadele konusundaki vurgusu, ilk dönemden itibaren yöneticilerin karşılaştığı en büyük problem olmuştur. İnsanlar gördükleri her kötülüğü düzeltmek için silah kullanmak dahil, mücadeleden kaçınmadıkları için İslam’ın ilk yüz yıllarında iç savaşlar, isyanlar hiç eksik olmamıştır. Bundan dolayı İslam kelamcıları, otoriteye itaat konusuna akide kitaplarında yer vermiş, kargaşa ve anarşiyi önlemek için “şiddet kullanarak devlet otoritesine isyan edilmesinin doğru olmadığını, otoriteye itaat edilmesi gerektiğini” söylemişlerdir. Ancak bu mutlak bir itaat değildir. Hukuksuz uygulamalarda devlet Başkan’ı da olsa kimseye itaat edilmeyeceği de özellikle vurgulanmıştır.

Kötülükle mücadele ilkesi ise tartışmaya açılmayacak kadar açık ve kesin bir prensip olduğundan dolayı, her zaman önceliğini korumuştur. Hatta Mutezile gibi bazı İslam mezhepleri kötülükle mücadeleyi dinin temel inanç ilkelerinden birisi olarak kabul etmişlerdir. Kötülükle mücadele iman esası olmasa da hem dini hayatın ikamesi hem de sosyal hayatın sağlıklı işlemesi açısından dinin vaz’ ettiği en önemli ahlaki ve entelektüel ilkelerden birisidir.

İslam kelamcılarının devlet otoritesine itaat edilmesi gerektiği konusundaki görüşleri dile getirilirken onların, “devlet başkanının hatalarını eleştirmek de vaciptir/zorunludur” görüşü göz ardı edilir. İlk dönem telif edilen muhtasar akide kitaplarının bir özeti mahiyetinde Eş’ari mezhebinin kurucusu Ebu’l-Hasan el-Eş’arî tarafından kaleme alınan Risâle ilâ ehli’s-sagar adlı eserde İslam ümmetinin üzerinde ittifak ettiği (icmâ) inanç esasları 51 madde halinde özetlenmiştir. Eş’arî, bu mektubu (Risale) sınır boylarındaki kalelerde yaşayan askerlere temel dini inançları bildirmek için kaleme almıştır. Bu eserde hadisçilerin ve fakihlerin ittifak ettiği temel inanç esaslarını özetlemiştir. Müellif, 45. Maddede devlet başkanına itaatin sınırlarını belirler (bir başka yazıda bu konu üzerinde ayrıca durmayı düşünüyorum). Bir önceki 44. madde ise şöyledir: “Müslümanlar, idarecilere karşı -şayet güçleri yetiyorsa- elleriyle ve dilleriyle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın (emr-i bil ma’ruf nehyi anil münker) zorunlu olduğunda ittifak ettiler. Eğer fiili ve sözlü mücadeleye güçleri yetmiyorsa en azından kalpleriyle muhalefet etmeleri gerekir. Kılıçlarını çekip idarecilerle mücadele etmeleri gerekmez, ancak hırsızlık ve eşkiyalık yapana -uyardıktan sonra- kılıç da çekilir.”

Bu maddede düzenlenen kural, aslında Hanefi fakihi Tahavî’nin Akîde’sinde de daha kısa bir metin olarak bulunmaktadır. Tahavî, devlete isyan edilmez maddesinden önce 71. Maddede şöyle der: “Ümmeti Muhammed’den hiç kimseye, kılıç çekilmesini caiz görmeyiz, ancak kılıç çekilmesi gerekli olanlar müstesna”. Kılıç çekilmesi gerekli olanların kim olduğu, Eş’arî tarafından açıklanmıştır. Buna göre, soygunculardan ve insanların canına ve malına kasteden eşkiyadan korunmak için şiddete başvurulmasına izin verilmiştir. Şüphesiz bu hak kendini savunma canını ve malını koruma amaçlıdır.

İtaat-tenkit dengesini açıklarken Şafii mezhebinin en önemli alimlerinden İmam Nevevî, kötülükle mücadelenin devlet başkanına itaatten önce geldiği kanaatini şöyle belirtir: “Yöneticilerle yönetim şekilleri üzerinde tartışmaya girmeyin. İslam ilkelerine aykırı bir kötülük yaptıklarını kesin olarak görmedikçe onlarla tartışmaya girmeyin. Şayet bunu görürseniz, onları eleştirin ve hangi konumda olursanız olun hakkı söyleyin”. Daha sonra da devlete isyanın haram olduğunu söyler (Şerh-u Müslim). İmam Nevevî devlet başkanlarına karşı kendisi de zikrettiği bu prensibi bizzat uygulamıştır. Görüldüğü üzere gerek ilk dönem kelamcılar gerekse daha sonraki fakihler, eleştiri hakkının itaatten önce geldiğini ve hiçbir şekilde ortadan kalkmayacağını belirtirler. Eleştiren ölümden korktuğunda bile hiç olmazsa kalben karşı olmalı ve bunu hissettirmelidir. Hiçbir şekilde zulüm karşısında susmak ve zulmü onaylayacak beyanlarda bulunmak ahlaki açıdan kabul edilebilir değildir.

İslam alimleri, Abbasi halifesi Me’mun döneminde yaşanan büyük soruşturmada sadece Halife’nin isteği istikametinde görüş beyan edenler değil aynı zamanda sükût eden ulemayı bile şiddetle tenkit etmiştir. Doğru bulmadıkları ‘’Kur’an’ın yaratılmışlığı’’ fikrini açıkça Halife’ye karşı ifade etmediklerinden dolayı sukutu tercih eden alimler, itibarlarını kaybetmişler ve ahlaki güvenirliklerini yitirdikleri gerekçesiyle ilmi açıdan terk edilmişlerdir.

Entelektüelin sorumlulukları üzerine önemli değerlendirmeleri bulunan Edward Said’e göre ‘’Entelektüelin tek dayanağı, ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir’’. Bundan dolayı o ‘’iktidara yaltaklanan’’ entelektüelin itibarını tamamen yitireceğini belirtir ve şöyle der: ‘’Kimse hayatının her anında her konu hakkında söz alamaz. Ama insanın kendi toplumunun, yurttaşlarına hesap vermek zorunda olan yerleşik ve yetkili güç odaklarına seslenme konusunda özel bir görevi olduğuna inanıyorum ben; özellikle de bu güçler apaçık ahlakdışı ve kendisinden çok daha güçsüz bir tarafa karşı yürütülen bir savaşta ya da kasten ayrımcılığı, baskı yapmayı ve toplu zulmü hedefleyen programlar için kullanıldığında’’ (Entelektüel).

Eleştiri hakkı, düzeni koruma ve kazanımların kaybedilmesi korkusuyla terk edilirse, devlet terörü ve haramilik kurumsallaşır. Hiç kimse hukukunu koruyamaz hale gelir, hırsızlık, yolsuzluk devlet politikası olarak kabul görür. İşkence ve terör sıradanlaşır, şehir eşkiyaları muhalifleri susturma ve sindirme aracı haline dönüşür, işte tam bu esnada Saray adamlarından birinin sesi duyulur; “Yıkıcılara destek olmayın”. Dönüp bakarsınız, zalimlere başkaldıran ve hakkı haykıran bir aydının ya da alimin sesi mi diye, heyhat! Tarih boyunca birçok kez sultanların arkasına saklanarak haykıran aynı ses, yine karşımıza çıkmış, son bir çırpınışla yine haykırmaktadır: ‘’Düzenimizi yıktırmaz, kazanımlarımızı bırakmayız; evlerimizdeki hazinelerden vazgeçmeyiz’’. Bu ses bazen, firavun sarayında Haman, Musa karşısında Bel’am olur. Bu ses bazen millet, kimi zaman devlet, kimi zaman da din diye haykırır. Lakin  hep aynı meşum sestir. Zorbaların ve zorbalığın hak libasına bürünmüş aldatıcı sesi.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram