İçimizdeki orkestra ve maestro

Bir insanı, bir evi, bir mücadeleyi ya da bir ülkeyi terk etmeye karar verdiğiniz an, orada öteki olmayı artık beceremediğiniz zamandır.

ALİN OZİNİAN 06 Temmuz 2020 YAZARLAR

Her insanın içinde doğduğu günden itibaren bir orkestra olduğuna inanlardanım. Farklı müzikal janrlara hakim, sağlam bir repertuarı olan kalabalık ve profesyonel bir orkestra.

Bir gülüş, bir koku ya da eski bir hesaplaşma ile birden çalmaya başlayan, bazen de aylarca sesi duyulmayan bir orkestra.

Başına buyruk, şefini tanımadığınız bir orkestra!

Kızgınlık, mutluluk, heyecan bazen de derin özlemlerin ardından yankılanan bu müzik eşliğinde içimizdeki ağır taşları yerinden oynatmaya çalışıyoruz. Yanlış yerde olduğunu düşündüğümüz, boyumuzdan büyük taşları, doğru yerlere itmeye çalışırken yoruluyoruz.

İyi geliyor o yorgunluk, yoruldukça devam ediyor çünkü müzik. Orkestra çalmayı bırakırsa bilin ki bitmiş içinizdeki kavga; mücadeleniz, aşkınız, acınız, mutluluğunuz artık terk etmiş sizi. Bir şeyin bitişinin en büyük kanıtı, orkestranın artık çalmayı bırakması.

En çarpıcı mutluluklar, en hayal edilmez buluşmalar, en derin acılar, en altından kalkılmayacak sorunlar olduğunda bile gümbür gümbür, çığlık çığlığa müzik çalan orkestranız, ancak bir şeyler bittiğinde sessizliğe gömülür.

O an bütün hesaplaşmalar, bütün tartışmalar bitmiştir!

Oynatacak taş yoktur artık, sessizlik “alış” demektir. “Alış ki senin için yine çalmaya başlayalım!”. Ne istersen hem de; klasik, jazz, pop, arabesk, alaturka, rock! Aklına ne gelirse! Ama önce bu duruma alış!

Bir insanı, bir evi, bir mücadeleyi ya da bir ülkeyi terk etmeye karar verdiğiniz an, orada öteki olmayı artık beceremediğiniz zamandır.

Gücünüz, sabrınız, iyimserliğiniz ve umutlarınız artık tükenmiştir.

“Onlar” sizden çoktur, sesleri daha gürdür. Onların dedikleri kabul görür, onların inandıkları gerçektir artık.
Her insanın gitmek için farklı sebepleri var kuşkusuz. Kopuşlar, terk edişler, kaçışlar; kişiye has hayal kırıklıklarından mütevellit, parmak izleri gibi…

Siz ‘Memleketini Özleyen Yengeç’in hikâyesini bilir misiniz? Anlatayım.

Bu yengeç, Yervant Gobelyan’ın yengeci. Konu gitmek olunca, Gobelyan’ın yengecini anmadan edemiyorum ben…

1923’te Rumelihisarı’nda doğan Gobelyan, bir İstanbul aşığıydı. Ailesi İzmit Bardizaglıydı (Bahçecikli). Edebiyat ve şiir onun vazgeçilmeziydi ama hayat zordu. 1937’de ortaokuldan mezun oldu ve bir daha hiç okula gitmedi; bakkal çıraklığı, oto tamirciliği, marangozluk yaptı…

Dayısının kişisel kütüphanesinden yararlanarak kendini sürekli geliştirdi. Zevkle okunan, tanınan bir yazar oldu; gazetelerde yazdı, kitapları basıldı, sonunda Gobel Yayınevi’ni kurdu.

Gazete editörlüğü için gittiği Beyrut’ta kalmadı, İstanbul’a döndü. Avrupa’ya göçme planları yaptıysa da gitmedi. Agos kurulduğunda, Hrant Dink’in gazeteye davet ettiği ilk isimlerden oldu. Agos onun son durağıydı.

İstanbulluydu, İstanbul’da yaşadı, üretti. 2019 yılında, 87 yaşında gözlerini İstanbul’da yumdu.

Gobelyan’ın ailesi 1915’de Bardizag’tan kaçtıktan sonra İstanbul’a sığındı. Artık İstanbul, Ermeniler için güvenliydi.
Dayısının ağzından memleketini aktardığı hikâyede şöyle der Gobelyan “Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağaçları, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var. Ama o topraklardan bir su geçerdi ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. Son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi. Suyun yukarısına doğru yürüdüm… Bir yengeç gördüm. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya [İstanbul’a] getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim.

Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim‚ Bardizaglı hemşeri dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek! Ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‘ye şimdi yiyebildiğin kadar’ dedim. Baktım, balıklar da aynen duruyor ve yengeç de devamlı kaçma çabasında …”

Günler geçmiş, hayvan hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içindeymiş, yiyeceklere ise hiç dokunmamış. Günler sonra gevşek ve hareketsiz halde bulmuşlar yengeci, ölmüş yengeç…

“Hayvan, toprağının, doğduğu yerin yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…” diye bitirir Gobelyan hikâyesini.

Geçen hafta bir haber okuduk. Bank Asya’ya para yatırmak ile suçlanan bir kadın, annesiz kalan çocukları ve çaresiz bir baba hakkında bir haber. 4 aylık bebeği annesi emziremediğinden, artık mama masrafını nasıl bulacağını düşünecek kadar çaresiz bir baba, polislerin evi bastığı geceyi anlatıyordu.

“Telefonumu aldıkları için o sırada kimseye ulaşmak da mümkün olmadı. Ne avukatımı ne akrabalarımı. Komşulardan yardım istedim, üst komşunun ışığı yanıyordu ama bana kapıyı açmadı, diğer komşuya gittim o da telefonu veremem dedi.”

Ne Mehmet Örnek’in, ne de Emine Örnek’in sınavı değilmiş diye düşündüm haberi okurken, komşuların sınavıymış yaşanan.

Bıktırıcı ölçüde, düzeysiz bir propaganda, içeriksiz konuşmalar, baskı, şiddet, tehdit, yalancılık, ikiyüzlülük, çirkinlik ve kötülük. Ne zaman biteceği, üstelik yerine ne kurulacağı bilinmeyen bir sistemin içinde nefes almaya çalışmak çok yorucu.

Bir ülkeyi terk etmek kolay iş değil, ama saydıklarımı yaşamak, hazmetmek, o sistemin bir parçası olmak zorunda bırakılmak ile barışabilmek de bir o kadar olanaksız.

Her gidiş ne yazık ki bir terk ediş, bir şımarıklaşma hali, bir ‘çıktığı yeri beğenmeme’ hezeyanı değil. Aksine artık bir mecburiyet; canınızı, ailenizi ve onurunuzu korumak için.
Fakat yeni diyara yelken açmanın kalmaktan daha da zor, daha çok güç ve geleceğe inanç gerektirdiğini de atlamamak gerekiyor.

“Hain, bölücü, terörist”, sözlerini duyunca susuyor işte içerdeki o orkestra, alış diyor. Alış ki yine çalmaya başlayalım. Bu orkestranın keyfini beklemek de zor. Sonuçta içindeki orkestranın şefi kendisi olmak istiyor insan.

Yazar Max Lucado “Orkestrayı yönetmek isteyen, sırtını kalabalığa dönmelidir.” diyor.

Fena fikir gibi gözükmüyor…