Hitler’e benzetmek

Günümüzün despotlarını, demokrasi karşıtı liderleri, güç gösterisine meraklı otoriter devlet başkanlarını Hitler’e benzetmek sıradanlaştı. Burada bir sorun yok mu?

CAN BAHADIR YÜCE 01 Nisan 2021 YAZARLAR

İnsan zihni karşılaştırmalar yapmaya eğilimlidir. Farklı dönemler, olgular arasında benzerlikler kurmayı severiz. 

Bugünün krizleri de bizi geçmişe bakmaya, sorularımıza orada yanıt aramaya yöneltiyor. Son yıllarda faşizm benzetmelerine çok rastlıyoruz. İçinde sıkışıp kaldığımız otoriter rejimler akla hemen 1930’ların Almanya’sını getiriyor. Hitler de seçimle gelmişti, diye başlıyor yorumlar. (Şair Heiner Müller’in deyişiyle, Auschwitz de nihayetinde bir “seçim sonucu”ydu.) Bu benzetme, otoriter liderleri seçimle başa getiren toplumlara uyarı niteliği de taşıyor.

Geçen birkaç yılda “faşizmin dönüşü” tartışmaları ABD’de çok yapıldı. (Nazi sembolleri kullanan Trump taraftarları bunu bir yerde kaçınılmaz kılıyordu.) Günümüzün despotlarını, demokrasi karşıtı liderleri, güç gösterisine meraklı otoriter devlet başkanlarını Hitler’e benzetmek sıradanlaştı. Peki ama burada bir sorun yok mu? 

Tarihçiler arasında bu bir süredir tartışılıyor.

Bütün tarihsel benzetmeler, son kertede, yorumdur. Geçmişi bugünün ruhuna uydurarak yorumlama riskini de içerir. Anakronizm tehlikesi hep vardır.

Bazı benzerlikler kaçınılmaz görünse de çağımızın ‘tek adam’larını Hitler’e benzetmekte hem tarihsel hem etik sorunlar var:

♦ Öncelikle, Naziler ve faşizmle kurulan paralellikler bizi bu noktaya nasıl gelindiğini sorgulamaktan alıkoyuyor. Amerika örneğinde, sanki her şey Trump’la başlamış gibi tartışmalar yapıldı. Trump’ı Hitler’e benzetmek ülkede yıllardır demokrasiyle birlikte var olan sisteme sinmiş ırkçılığı, ayrımcılığı, Jim Crow mirasını görmezden gelmeyi kolaylaştırdı.

♦ Zaman aşırı paralellikler kurmak baskıcı rejimleri tektipleştirmek anlamına da geliyor. Türkiye’de siyasal İslam’ın serüvenini ya da Amerikan taşra muhafazakârlığının kökenlerini göz ardı ederek ikisini “faşizm” başlığı altında yan yana koymak yanıltıcı.

♦ Hazır benzetmeler düşünce tembelliğine yol açıyor. Her otoriterleşme eğilimini faşizm benzetmesiyle açıklama kolaycılığı sorunu çözmeyi, doğru tanı koymayı önlüyor. 

♦ Bir başka sorun: Teslimiyetçilik. Faşizm sanki tarihsel bir yazgıymış, yeniden sırası gelmiş gibi davranmak çözüm üretmeyi engelliyor. 

♦ Türkiye örneğinde, malum kişiyi Hitler’e benzetmek, bizdeki otoriterlik eğilimlerinin tarihimize içkin değil Avrupa’dan ithal gibi görülmesi sorununu da içeriyor.

♦ Benzetmeler geçmişin cinayetlerini sıradanlaştırma işlevi de görebilir. Tam da burada etik bir sorun var. Her insan hakları ihlalinde Holokost benzetmesi yapılmasını Holokost Müzesi kınamıştı. Haklıydılar.

♦ Tarihsel benzetmeler tehlikeli bir nostaljiye dönüşebiliyor. Bir siyaset bilimci, Trump Amerika’sını Nazi Almanya’sına benzetmenin bazı insanların fantezilerini canlı tutmaktan başka işe yaramadığını saptamıştı. Bunun yerine Alman solununun 1930’lardaki hatalarına odaklanmak daha yararlı olabilir.

Yaşadıklarımız o yıllara hiç mi benzemiyor? 1930’ların meclis yangını, ekonomik belirsizlik, yükselen muhafazakârlık, halkın beklentilerinin hiçe sayılması, paramiliter şiddetin ortaya çıkışı, “yol yaptı” söylemleri, “yerli ve milli” Alman ruhuna yapılan çağrılar, ütopik bir gelecek vizyonu, anti-entelektüalizm, bir grubun şeytanlaştırılması… Bütün bunlar tarihsel analoji kurmak için iştah kabartıcı. Çoğumuz zaten bunu yapıyoruz.

Şunu vurgulamalıyım: O yıllarda yaşananlar bir daha olmaz, demiyorum. İnsana ilişkin yanılsamalara kapılmayacak kadar tarih okumuşluğum var. Holokost’u yapan kişioğlu, onun benzerini de, daha kötüsünü de yapabilir.

Gelgelelim tarihsel karşılaştırmalar bir çözüm sunmuyor.

Benzetmeler, faşizmle yeni baş etme yöntemleri bulmamız şartıyla yararlı olabilir. Faşizmi kınamak çözüm değil çünkü. Adorno demokrasi içindeki faşist eğilimlerin demokrasi karşıtı faşist eğilimlerden daha tehlikeli olabileceğini söylemişti. Demokrasinin zayıf noktası olan, kitlelerin rasyonel düşünme kapasitesine bel bağlamanın çıkmazlarını ancak bugünün koşullarını anlayarak değerlendirebiliriz.

Ayrıca günümüzde demokrasi karşıtlarının (Macaristan’da, Türkiye’de, Hindistan’da, Brezilya’da) daha deneyimli olduğunu unutmamak gerek. Toplu hak ihlallerini gizlemek, zihin bulandırmak için propaganda, şeytanlaştırma gibi araçları sınırsızca ve daha ustaca kullanıyorlar.

İstediğinin milletvekilliğini düşüren, istediği şirkete el koyan, keyfine göre kadınların hayatını tehlikeye atan bir kötülük var karşımızda… Çözüm, tarihte benzer şeyleri yapmış despotları hatırlatıp kınamak değil.

Her toplumun dokusu, zorbalıkla yüzleşme biçimleri, direniş yöntemleri farklıdır. Hitler evrensel kötülüğün simgesi ama görüp geçirdikleriyle bir Alman’dı. George Steiner, diktatörün ölümünden sonra Moskova’da gördüğü Stalin nostaljisinden bahsetmişti. Mısır’da Mübarek’i, Irak’ta Saddam’ı özleyenler oldu. Neden? Bunun üzerinde durmak gerekir.

Diktatörler birbirine benzer. Ama son kertede hepsinin farklı tarihsel bağlamları, farklı donanımları, farklı kurbanları, farklı yükseliş ve çöküş hikâyeleri var.