Hayatı seslendirmek…

Bilinen bir radyocu olsaydım, KHK’yle ihraç edildiğimde bir yankısı olurdu, değil mi? Sıkı bir TRT takipçisi olsa bile, Mecidiyeköy’ün ortasında, o gürültüde sadece bir cümlelik sesten, hem de ilk defa radyo haricinde duymasına rağmen, sesin sahibini tanıması ilginçti.

MEHMET ŞAHİN 03 Ocak 2021 YORUM

Ankara Radyosu spikeri mikrofon başında.

Yeni İstanbul’un olmazsa olmazlarından metrobüsle Mecidiyeköy’e ilerliyoruz, birkaç Anadolu köyüne yetecek nüfusla. Salgın zamanından da hayli evvel, sosyal mesafe kavramı olsa olsa adab-ı muaşeret bahsinde geçer. Zaten metrobüs hem varılacak yer anlamında hem de iç mekânda durulacak yer anlamında uzakları yakın ediyor malum… Ana damardan dağılan kollara kan yayılır gibi, Mecidiyeköy’de inenler de kendi yolunda akmaya başlıyor. Birbirini etkiliyor sanki insanlar, gerçekten herkesin bu kadar acelesi olabilir mi? Belki de kimse aylak görünmek istemiyor. Hah, biri daha var, mesainin başlaması bu kadar yakınken bile aheste çeken kürekleri. Elindeki kürek değil ama… İnsan ormanı seyrelince fark ediyorum, beyaz bir baston… Onun ihtiyacı yok belli, yine de selam verip koluna giriyorum, ‘Merdivenleri birlikte inelim mi?’ diye sorarak…

Teşekkür edip olduğu yerde durunca, koluna girerek ‘Haddimi mi aştım acaba?’ diyorum kendi kendime. Öyle ya, burası ‘Seni yeneceğim!’ diyerek gelenlerin bazen sözlerinin altında ezilmemek için başkalarının canını yakabilmesiyle de meşhur İstanbul! Senin neye benzediğini göremeyen birinin zihninde, verdiğin bir selamla ‘Adli sicili temiz, niyeti halis.’ raporu yazılacağını düşünmen de iletişim diploman hakkında şüphe uyandırabilir. Banka yönetecek, yiğit bir pehlivan değilsin neticede…

Kısa bir sessizlikten sonra tereddüt bile etmedi, adımı söyledi. ‘Ne var bunda, senin adında yüz binlerce insan var memlekette!’ demeyin; soyadımı da söyledi! Gerçi benimle aynı ad ve soyadını taşıyan sayısı da orta ölçekli bir kasaba eder. Kalp gözü açık bir Allah dostu muydu, yoksa parapsikolojik bir hadisenin içinde miydim? Birinci şıkkı bilemem, inşallah derim. İkinci şık olmadığını öğrendiğimdeyse, sevinmekten çok şaşırdım; radyodan tanımıştı! Hayır, sakın hemen ‘Radyo, özellikle görme engellilerin sıkı bir yoldaşıdır, tanıması çok normal.’ demeyin. Ben o kadar bilinen bir radyocu olsaydım, KHK’yle ihraç edildiğimde bir yankısı olurdu, değil mi? Sıkı bir TRT takipçisi olsa bile, Mecidiyeköy’ün ortasında, o gürültüde sadece bir cümlelik sesten, hem de ilk defa radyo haricinde duymasına rağmen, sesin sahibini tanıması ilginçti.

Sesimiz benzersizdir, parmak izimiz gibi. Kabul, benzeşen çok ses vardır ama, kendine has bir üslupla şekillendirir herkes o sesi ve kimliğine ekler. Kimi selam verir sövüp sayar gibi; kiminin dili tatlı, kazandibi… Bazısının kuşlar yuva bilir ses tellerini, bazısıysa sözle soldurur güz güllerini… Ne mutlu Yunus misal güzel söyleyene, bir de güzel sözü güzelce söyleyeni bulup dinleyene…

Sebebinin ardı sıra at sırtında Orta Asya’ya gidemesek de kültürümüz sözlüdür; sözümüz de özlüdür… Atalarımızın yaşam tarzıyla ilgili bu durum, aktarım sürecinde pek çok kimsenin söyleme kabiliyetini artırır. Anlatıcıdır insanımız; şiirle, maniyle, türküyle, masalla anlatır. Yazıya kavuşana kadar hayli dal budak salıp gelişen bu sözel kültür, toplumsal kimliğimizi de şekillendirir. Saz elinde ozan, soba başında mâni dizen geçmiş… Toplam şartlar itibarıyla, her şey başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur diyerek, kültürel pek çok eserin bugüne aktarılamamış olmasını açıklayabiliriz. ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya’ dedirten bu hızlı tüketim çağında, mevcut menzilini bulması asırlar almış kültürün, sanatın muhafazası ve aktarımı nasıl olacak?

‘Yazmasa çıldıracak’ olan kadar kim bilir harfin, hecenin kıymetini? Derdi, dert sahibinden daha iyi anlatan Hüzzam şarkıyı unutur mu ince ruhlar? Unutulmasın da kıymeti de bilinsin… Sevmek ve bilmek arasındaki ilişkinin idrakiyle ‘Filozofi’ye eremesek de, tanış olmanın hazzına varalım… Okuyucu olmak gibidir, dinleyici olmak; bir alış veriştir, iki tarafı da zenginleştiren. Sözü taşıyan sese de hürmet gerek desem, mesleki imtiyaz mı istemiş olurum muhterem samiinden?

Modern zamanlara savaş ilan etmek ne haddime! Kaldı ki, bize yakışan vaktin çocuğu olmaktır. İnternet çağında nostalji arayışından utanacak olmasam da derdim salt geçmişin ihyası değil. Dünle bugün arasındaki estetik bağın varlığını duyumsamak belki… Bunun için hafızamı yoklamalıyım. Hafızam dediysem, hafızamız. Ortak ya da henüz bilememekten kaynaklı, farkına varılmamış belleğimiz. Teknoloji takviminde tam olarak erişilmez bir yerde de yenilik itibarıyla henüz ulaşılmaz bir yerde de durmaz radyo. Hâlâ gündelik hayatın içindedir, konuşur, ses verir, yoldaş olur… Bununla birlikte eskiden de seslenir ki, sözünü ettiğimiz sözlü kültürün modern çağ mümessilidir sanki.

Taraftarı olduğunuz kulübün kurucusu elli yıl önceden anlatıyordur, nasıl yola çıktıklarını. At sırtında köy köy dolaşarak türkü derleyenlerle dertleşiyordur bir pınar başında ihtiyar; seveni, terk edeni, söz verip de sözünden cayanı haber vererek… Vefatından sonra özlemle andığınız bir sanatçı henüz gençtir ve heyecanla ikinci plağından bahsediyordur sunucuya. Bayramdır, en neşeli nağmeleri dağıtıyordur yüksek tepelerdeki vericiler… Kasap, manav şakaları eksik olmayan vaktin ‘stand-up’çıları bel altına da inmiyordur… Stadyumdakilerden daha kıpır kıpırsınızdır, maçın heyecanını sesiyle öyle büyütüyordur ki spiker… Pürdikkat dinlersiniz radyo tiyatrosunu; geriye alıp kaçırdığınız kısmı anlama olanağınız yoktur… Doktor güven veren bir edayla hangi hastalığa karşı ne tedbir almanız gerektiğini öğütlüyordur…

Dikkat çekmeyecek gibi değildir, sunucunun konuşması; dilin doğru uygulamasına canlı bir örnektir sanki. Elbette bu görkemli ses sarayını ayakta tutacak sağlam kolonlara ihtiyaç vardır ve ince elenip sık dokunarak seçildikleri gibi, ciddi bir eğitimden geçirilirler. Diksiyonlarının harika olması yetmez, donanımlı da olacaklardır, çünkü; radyo sesli bir okuldur, kütüphanedir, dershanedir o yıllarda. Konukların dahi özenli konuşma mecburiyeti hissettiği zamanlardır; doğruyu anlatmak gibi, doğru anlatmanın da önemsendiği zamanlar… Şarkıların türkülerin de usulüne uygun okunması için ciddi denetimlerin olduğu zamanlar…

Darbelerin de yeri vardır ses hafızamızda, çünkü darbenin de sesi vardır; sert, buyurgan, yıkıcı, apoletli bir ses… Sadece tank motoru, marş ve postal sesi değildir darbe; ülke için ne hayırlı bir iş yaptıklarına kendilerini ve milleti ikna etmek amacıyla yazılmış propaganda metinleri de seslendirilir… Siyasetin sesi duyulur sonra, başta biraz ürkek olsa da zamanla yine coşkulu, umutlu… Siyasilerin sesleri gibi sözleri de tanıdıktır daima.

Edebiyatından politikasına, sporundan sağlığına, iş hayatından ev işlerine, şarkı türküsünden bayramına… Eskinin möbleli büyük cihazlarıyla şimdinin bir telefona sığmış uygulamaları arasında sesini duyurmaya devam eden radyo, hayatın yankısı aslında. Çağa kolayca ayak uydurduğu için nostaljik bir tadının olmasına rağmen takvimde donup kalmayan radyo seslenmeye, hayatı seslendirmeye devam ediyor…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram