Hata ve Hatalar Müzesi

Keman motifi taşıyan objeler ilk andan beri ilgimi çekmişti, dayanamayıp sormuştum en sonunda. “Onlar Maestro'nun eserleri” demişti bu “küçük mahpus dünyasındaki” tecrübeli mihmandarım.

ALİN OZİNİAN 22 Haziran 2020 YAZARLAR

 

İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,
Dağları, deryaları düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden yazmayı,
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
Bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde on yıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!

Nazım Hikmet, Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler

 

 

Gönüllü karantina uzuyor. Gönülsüzce.

 

Evden çalışmak, kendini toplumdan soyutlamak en baştaki cazibesini neredeyse tamamen kaybetti. Daha önce tecrübe etmediğimiz bir üç ay yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.

Erivan’ın en güzel mevsimini, baharı kaçırdım. Dev meydanlara çıkan, geniş ara sokakları üzerindeki kaldırım kafelerinde bu yıl elimizde kadehlerle, güneş batarken aylaklık edemedik. Memleketi hatta dünyayı kurtaracak ya da gerçek aşkın ne olduğunu tartıştığımız sohbetler yapamadık bu bahar.

Sağlık olsun demeli. Yoksa üzülüyor insan çok, bünyeye zarar.

Sokak kafeleri neyse Vernisaj’a bile gidemedik. Vernisaj, başka bir deyişle şehrin resim ve el sanatları pazarı Erivan’ın en soluk aldıran yerlerindendir. En yorgun hissettiğiniz, umutsuzluğa kapıldığınız anda bile pazarının içindeki küçük yürüyüş sizi kendinize getirir.

“Küçük” Ermenistan’ın kaldırıma tünemiş sigara tüttüren ya da satranç oynayan büyük sanatçılarının eserlerini görür, üstüne üstlük iki kelam edersiniz. El işi yapan kadınlar ile hayatının zorluklarından bahseder, tezgâh açmaya utanan sanatçıların mallarını sergileyen satıcılara içten içe kızar “Acaba tüm satışı hiç el sürmeden sahibine veriyor mu?” diye kuşkulanırsınız.

Birkaç yıl önce, Vernisaj’ın tam arkasına düşen küçük vitrinli bir mağaza takıldı gözüme. Üzerinde Ermenice harfler ile “Mahpushane Sanatı” yazısını okuduğumda gözlerime pek itimat etmedim, Daha dikkatli bakıp, Latin harfleri ile “Prison Art” yazısını görünce, büyük bir merakla mağazaya doğru yürümeye başladım.

Bu minik mağazanın, Erivan’da alışık olduğumuz el işi hediyelik eşya mağazalarından ilk görüşte hiçbir farkı yoktu, buranın bir “Hatalar Müzesi” olduğunu henüz anlamamıştım o an.

Genç tezgahtar kadın “Hediye için mi bakıyorsunuz?” dediğinde, “Cezaevindeki insanlar mı yapıyor bunları?” diye sormuştum. İlgimden memnun anlatmıştı, 2005’de açmışlardı bu mağazayı. Her giren şaşırıyor, ne güzel diyor ama bir şey almaya çekiniyordu.

Neden mi? Çok basit; bir mahkûmun elinin değdiği, onun yaptığı herhangi bir şeyi ne eve götürmek ne de hediye etmeyi içlerine sindiremiyordu insanlar.

“Ne acı” demiştim, “Siz gazeteci misiniz?” diye sormuş ve eklemişti; kadınlar içeriye ayak basmıyorlar genelde, turistler bile, hiç hoşlanmıyorlar bu dükkândan…

Cezaevinde bulunan kişilerin el sanatlarını geliştirmenin yanında onlara “dış dünya” ile bir iletişim yolu açabilmek için tasarlanmıştı bu dükkân. Her bütçeye uygun, minik kilimler, süs eşyaları, tespihler, mücevher kutuları ve daha birçok hediyelik eşya vardı.

Genç kadınla sohbet, kahve eşliğinde devam etmişti. Korona’yı tanımadığımız, maske takmadığımız, karşımızdaki ile sosyal mesafeye dikkat etmenin ne demek olduğunu bilmediğimiz zamanlar. Sanki bin yıl önce…

Kahve henüz bitmemişti ki, otuzlu yaşların sonunda bir adam gelmişti elinde yeni “ürünler” dolu bir koli ile. Ortak olmuştu sohbete. O mağaza ve cezaevi arasındaki köprüydü. Tüm sanatçı mahkumları tanıyor, “Tek tek söylerim hangisinin kimin eseri olduğunu” diyordu.

Tüm kilimlerin, Ermenistan’ın tek kadın ve çocuk cezaevi olan ve Abovyan Cezaevindeki kadınların el işi olduğunu söylemişti.

Yazıya sığdırılamayacak kadar çok ve ağır hikâye anlattı o gün bana, o adam. Her biri aslında çok bilindik, her biri can sıkıcı, kötü ve vahşi hikayeler. Ve her biri insana ait hikayeler.

Tespihleri yapanların genelde 10 yıldan fazla ceza aldığını, Haç motifleri kullananların tövbe ettiğini, gül ve farklı çiçekleri kullananların cezaevine bir gönül ilişkisi sonucu düştüklerini anlattı.

Mücevher kutularını hırsızlık suçundan yargılanıp ceza alanlar yapıyordu, nar motifini kullanalar “Ermenistan’a bağlılıklarını” cezaevinde de olsalar göstermek istiyorlardı.

Keman motifi taşıyan objeler ilk andan beri ilgimi çekmişti, dayanamayıp sormuştum en sonunda. “Onlar Maestro’nun eserleri” demişti bu “küçük mahpus dünyasındaki” tecrübeli mihmandarım.

Türkiye’deki gazetelerin üçüncü sayfalarından alışık olduğumuz bir hikâye anlatmıştı. Baş rollerde; aşık kız ve oğlan ve onları ayırmaya çalışıp başarılı olan bir kız annesi vardı. Askerden döndüğünde sevgilisinin artık bir kocası olduğunu duyan 21 yaşındaki “Maestro”, kayınvalidesi saydığı kadına uyguladığı şiddet sonucu onu öldürmüştü.

Kemanına sarılıp sanata çevirememişti içindeki ateşi, bıçağa sarılıp almıştı hayattan “intikamını”.

Suç. Günah. Trajedi. Ya da hayatın altından kalkılmayan sınavı, adı her neyse karşımda duran keman şeklindeki ahşap heykelciklere yapışmıştı…

“Bir görsen, karıncayı incitmez Maestro, kapıyı bile sert kapatmaz, hâkim olamamış işte bir anlık sinirle hata yapmış…” demişti adam.

Hata. Bu dükkandaki her şey bir anlık ya da uzun planlanan hataların eseriydi aslında ve o yönüyle bakıldığında gerçekten önce kanınızı donduruyor ardından çok derin bir hüznün hızla terk edemeyeceğiniz kapılarını açıyordu önünüze.

Çizim: Leyla Ali

Dükkânda kilimler dışında her şey farklı ağaçlardan yapılmıştı ve nedense dükkâna ilk girdiğim andan beri Nazım Hikmet’in “Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine: bir çekmece, bir yüzük…” dizelerini hatırlatmıştı.

“Sen cezaevinde kaldın mı?” sorusunu bir türlü soramadığım mihmandarımın en sonunda 19 yaşında soyduğu bir evde yakaladığını ve 14 yıl cezaevinde kaldığını öğrenmiştim.

Bugün, 3 yıl sonra yine gittim o dükkâna. Bu kez maskemle ama.

Tandılar beni, buyur ettiler, sohbet ettim ama oturmadım. Maestro’yu sordum, cezaevlerinde korona olup olmadığını. Yokmuş. Maestro’nun yaptıklarından bir minik keman aldım. Nasıl güzel, nasıl narin, nasıl kendine özgü bir keman.

Babalar gününde babama armağan etmek için. Herkes hata yapar, biraz da kendime onu kanıtlamak için.