“Günah İşleme Özgürlüğü”

Günah işleme özgürlüğü ise klasik mezheplerde karşılığı olmayan yeni bir durumu tasvir ediyor. Bir çeşit eklektizm. ‘İnsan özgür yaratılmıştır günah işleme ve iyilik yapma özgürlüğüne sahiptir’ teolojik açıdan doğru bir önerme.

AYHAN TEKİNEŞ 13 Haziran 2021 GÖRÜŞ

Siyasi İslamcılar literatüre yeni bir kavram kazandırdılar: ‘’Günah işleme özgürlüğü’’. İlk kelamcılar Mutezile’ye göre insan davranışlarını özgür iradesi ile işler. Bundan dolayı da günah ve sevap bütün fiillerinin sorumluluğu kendisine aittir. Cebriye ise özgür irade yoktur insan ne yaparsa yapsın Allah’ın yaratması ile yapmıştır görüşündedir. İlk bakışta günah işleme özgürlüğünü savunanların Mutezile gibi kişisel sorumluluğu önemsedikleri zannedilebilir. Hayır tam aksine bu iddiayı ileri sürenler günahların sorgulanmasına karşı çıkıyorlar. Onlara göre insan özgürdür, fiillerinde hürdür bundan dolayı da günah işleyebilir. İşlediği günahların hesabını yalnızca mahşerde Allah’a verir. Günahların dünyada hesabının sorulması Allah’ın hududunun yani çizdiği sınırların aşılması anlamına gelir. İnsanın irade özgürlüğünün kabulü, sorumluluğu vurgulamak içindir, ancak insanın günah işleme özgürlüğünü öne sürmek, mürcie mezhebi gibi sorumluluktan kaçmak ve tüm hesabı ahirete ertelemek içindir.

Ehli sünnet, ‘’kesb’’ teorisi ile sorumluluk ve tevhid inancını uzlaştırır. İnsan iradesiyle talep eder Allah yaratır, diye özetleyebileceğimiz kesb/kazanç hem seçme özgürlüğünü hem de ilahi kudreti aynı anda onaylar. Böylece fiillerinde sorumlu olduğundan dolayı kişilerin cezai ehliyetleri ortadan kalkmaz.

Günah işleme özgürlüğü ise klasik mezheplerde karşılığı olmayan yeni bir durumu tasvir ediyor. Bir çeşit eklektizm. ‘İnsan özgür yaratılmıştır günah işleme ve iyilik yapma özgürlüğüne sahiptir’ teolojik açıdan doğru bir önerme. İrade özgürlüğüne sahip olduğu için de insan günah işleyebilme potansiyeline sahiptir. Yani teorik olarak günah işleme imkanına sahiptir. Ancak insanın günahı özgür iradesi ile işliyor olması günah işlemenin serbest olduğu anlamını çağrıştıran ‘’günah işleme özgürlüğü’’ anlamına da gelmez.

Özgür iradesi ile günah işleyen insan, günahlarından dolayı sorumlu olur ve işlediği günahların hesabı ahirette sorulur. Bu sebeple işlenen günahların gizli kalması daha doğrudur. Yargılayan veya yarlıgayacak olan yalnızca Allah’tır; başka birinin bilmesi uhrevi yargılamanın sonucunu değiştirmeyecektir. Bu durumda günahlar araştırılmamalı işlenen günahlar gizli kalmalıdır. Ancak yukarıdan itibaren söz konusu edilen günahlar, bireysel günahlardır. Mesela kişinin ihmal ettiği ibadetler, ihlal ettiği ferdi yasaklar, kadere ve başa gelenlere isyan etmek gibi kalbi ameller. Bu tür günahların kişi ile Allah arasında kalmasında fayda vardır. Zira diğer insanların hak ve hukuklarını ihlal etmeyen bu tür günahları insanların bağışlama imkânı yoktur; dolayısıyla bu günahlar ikinci şahısları doğrudan ilgilendirmez. Ancak yaralama, hırsızlık, kamu malını çalma ve gasp gibi hukuka taalluk eden günahlar ise hukuki açıdan suçtur; dolayısıyla dünyada da cezalandırılması gerekmektedir. Ceza davası söz konusu olduğunda da suç, tabii olarak araştırılacaktır.

Hem İslam hukuku hem de pozitif hukuk, insanların ve kamunun haklarını korumak için suçluların cezalandırılmasını öngörür. Ancak suçsuz insanların cezalandırılmaması için suç unsurlarının araştırılması ve zanlıların masumiyet karinesinin esas alınması gerekir. Keza şüphenin suçlunun lehine kullanılması, suçun kesin delillerle sabit olması, şahitlerin şahitlik yeterliliğinin araştırılması gibi yargılama ilkeleriyle haksız suçlamalardan insanlar hukuken korunur. Ayıpların araştırılmaması, gıybet ve dedikodunun yasaklanması, suçluların teşhir edilmemesi gibi ahlaki prensiplerle de hem suçluların rehabilite edilmesi hem de suçlunun kişisel onurunun korunmasına dikkat edilir. Bireysel ve kamu haklarının korunması için ise suçluların cezalandırılması zorunludur. Bunun için de yargılama, sıhhatli yargılama için de sorgulama gerekir.

Peki niçin, hırsızlık yapan ve devletin malını yağmalayan bazı insanlar günah işleme özgürlüğü gibi ilk anda absürt gözüken bir gerekçenin arkasına sığınmaktadır? Bu sorunun cevabı farklı açılardan ele alınabilir. Öncelikle siyasi propaganda amaçlı olabilir. Bu iddiayı dile getirenler taraftarlarını ikna için dini kavramlarla kendi durumlarını mazur göstermek istemiş olabilirler. Lakin kanaatimce ‘günah işleme özgürlüğünü’ savunmak daha vahim bir duruma işaret etmektedir. Bazı insanların zihinsel kodlarında hak ve hukuk kavramları bulunmamaktadır. Bunun farklı sebepleri olabilir. Seküler hukuk halk tabanında benimsenmediğinden dolayı olabilir, göçebe topluluklarda, muhacirlerde ve bazı dağlık yörelerde örfe dayalı hukukun sosyal yaptırımı daha kuvvetli; ayrıca duygusal ferdi yönü daha baskın olabilir. Şehirlerde yaşayan farklı din ve inançlara sahip insanlarda hukuk bilinci gelişmiştir. Azınlık haklarının korunması için hukukun gerekliliğine inandıklarından dolayı bireysel ve kamu haklarına karşı daha dikkatli ve saygılıdırlar. Ancak çevrede kalan bazı yöresel grupların grup asabiyeti ile toplumun diğer kesimlerinin haklarına değer vermediği; hızlı zenginleşme ve güç kazanma arzusuyla merkezle çatışma yaşadığı söylenebilir. Ötekileştirdikleri sosyal gruplara karşı düşmanca bir tutum aldıklarından dolayı da onların hukuki haklarını kolayca göz ardı ederler. İdeolojiler de benzeri bir işlev görür. Onlara göre kendi düşüncelerini paylaşmayanların herhangi bir hakkı da olamaz. Yukarıda anılan unsurlar kişi ya da gruplarda bir araya geldiğinde diğer insanlara karşı takınılan tavır çok daha acımasız olabilir.

Sebepleri ne olursa olsun, bazı insanlarda hak ve hukuk kavramları bulunmadığından dolayı rahatlıkla kamu malları yağmalanmakta; şahsi çıkar, sosyal sorumlulukların ve hukukun önüne geçmektedir. Vicdanen duyulan rahatsızlıklar da hayır kurumlarına bağış yaparak ya da ibadethane yaptırarak telafi edilmeye çalışılmaktadır. Unutulmaması gerekir ki, dinler aşiret ve kabile hukukunu ortadan kaldırmak, temel hakları korumak, hukukun uygulanmasında subjektifliği ve keyfiliği ortadan kaldırmak için gelmiştir.

Dinin yalnızca uhrevi boyutunun olmadığı, aynı zamanda dünyevi maslahatları gerçekleştirmeyi de hedeflediği hususu aslında politik değil hukuki perspektifi vurgular. Dinin dünyevi hayat üzerindeki etkisi, sosyal sorumluluk ve hak-hukuk hassasiyetinin vicdanlarda yerleşmesine katkı sunmasıdır. Aksi takdirde dindarlık duygusu, dünyevi sorumluluklardan kaçma aracı haline dönüşür.

Hukuk, hak mefhumunun vicdanlarda yerleşmesiyle yaşar. Akraba ve komşu hakkı gibi kavramlar hak mefhumunu hayatın her alanına taşır. En önemlisi de kamu hakkının Allah hakkı olarak nitelenmesidir. İslam hukukçularının bu yaklaşımında Allah’ın adı şanı bilinmeyen küçük büyük her bireyin hakkını kendi üzerine aldığı ifade edilmiş olmaktadır. Kamu hakkının iki yönü vardır. Birincisi dünyevi ikincisi ise uhrevidir. Bundan dolayı kamu hakkında helalleşme, aldığını geri ödeyip kurtulma ya da hukuki cezasını çekip temizlenme imkânı neredeyse imkansızdır. Her halükârda hesabı sorulacaktır.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram