Kav: Kadınlar her gün korona yaşıyor, aşısı İstanbul Sözleşmesi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kökleri işçi hareketine dayanıyor ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Dünya Kadınlar Günü olarak kabul ediliyor.

EYLEM YILMAZ 15 Mart 2020 GÜNDEM

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kökleri işçi hareketine dayanıyor ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Dünya Kadınlar Günü olarak kabul ediliyor. Geçtiğimiz 8 Mart’ta da her yıl olduğu gibi kadınlar dünyanın dört bir yanında sokağa çıktı; yürüyüşler ve gösteriler düzenledi. Taleplerinin en başında ise yine eşitlik vardı. Kadına şiddetin son bulması, kürtaj hakkı ve şiddetin önüne geçmek için koruma yasalarının çıkarılması diğer talepleriydi.
Türkiye’de geride bıraktığımız 2019 yılında en az 474 kadın öldürülmüş ve aynı yıl kayıtlara en fazla kadının öldürüldüğü yıl olarak geçmişti. 2020 yılında da cinayetler hızını kesmeden sürüyor. Böyle bir tabloda 8 Mart’ta sokağa çıkan kadınlar İstanbul Taksim’de bir de polis şiddetiyle karşılaştı ve 9 Mart yine şiddet haberleriyle başladı.

Türkiye’de kadın cinayetlerinin hızla artması, şiddetin önüne geçilmemesinin temel nedenlerini, kadın haklarında nerede olduğumuzu, yasaların kadın hakları konusunda ne kadar yeterli olup olmadığını Kadın Cinayetleri Platformu Başkanı Genel Temsilcisi Dr. Gülsüm Kav’a sorduk.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 10 yıllık sürecinin içinde yaşanan kadın cinayetlerinin taramasını yaparak hazırladığı “Yaşasın Kadınlar” kitabından da hareketle neler yapılması gerektiğini anlatan Kav, kadın cinayetlerinin en sık boşanma yaşamalarında yaşadığını ve bu aşamada kadınların korunduğu, ruhsatsız silah satışının engellendiği takdirde cinayetlerin “sadece bir yılda yarı oranında azalacağından” emin.
Söz Gülsüm Kav’da…

8 Mart’ta ve ardından da kadına şiddet haberleri hız kesmeden devam etti. Her 8 Mart’tan sonra yaşanıyor… Sizin “Yaşasın Kadınlar” kitabınızda da Türkiye’nin yakın tarihine iz bırakan kadın cinayetleri vakaları yer alıyor. Buradan hareketle şöyle sormak isterim: Kadın haklarında Türkiye nerede? Biz bireyler neredeyiz?

Kitapta anlattığımız gibi daha güncel veriyi 8 Mart’ta da elde etmiş olduk. Resmi rakamlar da açıklandı. Şiddetin temelindeki eşitsizlik meselemize baktığımızda maalesef ki geriye gidiyor konumdayız. Dünya çapında yapılan ölçümlerde de son on yılda 19 sıra kaybetmiş durumdayız. Bu seneki rakam 133. Bu farklı göstergelere göre değişiyor. Burada önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum; iş hayatındaki durum da çok vahim. Kadınların yaşadıkları şiddetin arka planında da zaten kadınların ekonomik olarak şiddet görüyor olmaları; ayaklarının üzerinde duramıyor olmaları var. Bu nedenle şiddete açık hale getiriliyorlar. TUİK’in rakamlarında; 10 milyonun üzerindeki kadının iş gücü sayılmadığını, iş gücü sayılanların da erkek istihdamının yarısı kadar bile istihdam edilmediğini gördük. Dünya verilerinde de çalışma hayatında olanlar felaket. Siyasal temsille ilgili olanlar felaket. Eğitimle ilgili olanlar yine olması gerektiği gibi değil. Hâlâ “Haydi kızlar okula” kampanyaları yapmak zorunda kalıyoruz. Bir tek sağlıkta geriye gitme yaşanmamış. Eşitlik sağlanmış. Bu olumlu. Sağlıkta yaptığımızı diğer alanlarda da yaparsak başarabiliriz.

Diğer alanlarda neden benzer sonuç alınamıyor?

Bu kadınlar sağlıklı olsun, çocuk doğursun mantığından kaynaklanıyor. Bu öfkelendirici bir durum da oluyor. Kadınlar sadece çocuk doğurmazlar. Çalışmak istiyoruz. Siyasette de olmak istiyoruz. Somut istatistiklere göre Türkiye’de kadının durumu bu. Aslına bakarsanız böyle istatistiklere bile ihtiyacımız yok; her gün haber izlemek yetiyor. Şiddetin çok üst boyutta yaşandığını biliyoruz. Bu da yine araştırmaya dayalı. Örneğin, Kadir Has çok iyi araştırmalar yapıyor. Topluma, kadınların yaşadığı en birinci sorun nedir diye sorulduğunda şiddet açık arayla önde çıkıyor. Maalesef ki en önemli meselemiz şiddet olmaya devam ediyor. Bu nedenle diğer alanların mücadelesini sürdürmeye sıra gelmiyor. Bu yüzden kadın cinayetlerini durdurmaya çalışıyoruz. Çünkü kadın cinayetleri kolaylaşınca diğer hepsi çok daha kolay hale gelmiş oluyor.

Bu 8 Mart’ı bu oranda sorun yaşıyorsak aynı oranda bir mücadele ile karşılamış olduk. Bu sene 8 Mart bir başka oldu; bu önceden de belliydi, göstere göstere geldi. Çünkü Türkiye’de kadınlar başta yaşam hakkı olmak üzere başka alanlarda görülmeyen bir biçimde haklarına sahip çıkıyor. Çok dinamik ve çok dirençli bir mücadele yürütüyoruz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak da tarihimizde yapılmamış illerde eylemler yapıldı. Türkiye sathında kadınların ses çıkarıyor olmasını çok önemsiyoruz. Örneğin, Bayburt’ta eylem yapılması çok önemliydi. Daha önce hiç bunların denenmediği şehirlerde bile kadınlar haklarına sahip çıkıyorlar.

Bunu neye bağlıyorsunuz? Örneğin, kadın hareketini “Geleceğin muhalefeti, geleceği şekillendirecek bir hareket varsa kadın hareketidir” diye yorumlayanlar da var. Dünyada da Türkiye’de de yükseliş söz konusu…

Bir takım erkek köşe yazarlarımızın yazdığı gibi bunun kendiliğinden olduğunu düşünmüyorum. İrfan, tanıdığım da bir insandır. Onun böyle bir yazısı vardı. Kendiliğinden olduğunu söylüyor. Öyle değil. Kadınların kendi gerçek zeminlerinde verilen; adliyelerde, öldürülen kadınların kendi evlerinde verilen; sadece kendileri için değil, sadece tek bir sorun için değil; birbirlerine hiç benzemeyen, başka kadınların sorunlarını da sahiplenerek verilen; elinden gelen her şeyi yapan ve örgütlenmeyi kafasına takmış bir mücadele var. Bu mücadele de tesadüfen olmadı. Kurucularından biri olduğum hareketten de yola çıkarak diyebilirim ki; bu mücadele kadın hareketini toplumsallaştırdı.

Bugün kadın hareketi denildiğinde akla gelen ilk isimsiniz…

Çok sağ olun. İrfan’ın yazısından sonra öyle sadece yılın belli bir günü gece yürüyüşüyle bir potansiyel olduğu gibi bir şey oldu. Gece yürüyüşleri sosyal bir gelenek ama sosyal bir gelenektir. İktidara adım attırabileceğimiz, hemen her gün devam eden ve sadece kendi kimliğimize sahip çıkarak değil; benim ömrüm bana benzemeyen kadınlarla geçiyor. Bütün temsilcilerimizin de öyle. Mesela; Yaşasın Kadınlar kitabı Ümraniye ve Kartal’da AKP’li kadın arkadaşlarımızla yola çıktı ve bundan çok memnunum. İstanbul Belediyesi’nin ayarladığı buluşmalarda oradaki mahalle halkından kadınlarla attık ilk imzayı. Sonuçta şunu söylemek istiyorum; ana muhalefet kadınlardır deniyor, kadınlara umut bağlanıyor ama bu bir tesadüf değil. Biz 10 yıldır her gün çok zor ve çok ciddi bir emek veriyoruz.

Bizim böyle bir platforma, örgütlenmeye gidişimiz de tesadüf değil. Asıl kahramanlar canı pahasına hayatı hakkında karar vermede kararlı olan kadınlardır. Örneğin, boşanmaya çalışan kadınlar. Türkiye’de kadınlar değiştiği için; yeni Havva’lar diye adlandırıyoruz… Onlar boşanma dilekçelerini geri çekmediği; kendi hayatına karar vermek istediği için; kendilerine feminist demeseler bile aslında feminizmin özünü oluşturan bir şeyi gerçekleştiriyorlar. Duygu Asena’nın bize yıllar önce söylediği “Kadının adı yok”a karşı “Benim adım var” diyorlar. Bu da tesadüf değil; toplumsal ilerleme de bunu sağladı. Her eve televizyon girdi; iletişim araçlarının kullanımı arttı; o beğenmediğimiz evlilik programları bile birini seçebileceğini gösterdi. Kadınlar değiştiler.

Dolayısıyla bugüne kadar görücü usulü denilen yolla zorla evlendirilmiş, aile baskısıyla evlenmek zorunda kalmış, hatta belki birçoğunu çocuk gelin diye nitelendirebileceğimiz bütün bu kadınların aslında geçmişten bir kopuşu, bir uyanışı olarak yorumlayabilir miyiz? Kadın hareketinin bugün yakaladığı yükselişin nedeni bu diyebilir miyiz?

Aynen öyle. Çok güzel ifade ettiniz. Bugün kadınlar artık başını kaldırıyor. Duygu Asena, rahat etsin; Türkiye’de kadınlar artık “Benim adım var” diyor. Konya’nın köyündeki kadında bunu diyor, Siirt’te bir arkadaşımız da diyor. Aslında bu şiddetle bastırılmaya çalışılıyor. Türkiye, hemen her ülke gibi bu evreyi yaşayacaktı. Muhafazakâr bir iktidar dönemine denk gelmesi çok büyük bir şansızlığımız oldu. Burada kadınların yanında duran, şiddete sıfır tolerans denildiğinde biz böyle kanlı bir sonuçla karşılaşmayacağız. 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi imzalandığında, siyasetçilerin çıkıp; “Şiddete tolerans tanımayacağız” demesi bile büyük bir etki yaratmıştı.

İstanbul Sözleşmesi’ni bir sonraki soru olarak bırakarak şöyle sormak isterim; yasalar kadın hakları konusunda ne kadar yeterli? Ne kadar yardımcı ve ön açıcı?

Biz bu yasayı da zor kazandık. Ayşe Paşalı bunun simgesidir. Ayşe Paşalı’nın öldürülmesine tepki gösterilince birçok kadın örgütüyle emek vererek yasaya adım atıldı. O dönem Türkiye’de çeşitli demokratik açılımların da yapıldığı bir dönemdi. Biz kadın örgütleri de sürece dâhil olarak yasayı yaptık. Bundan sonra da yasanın uygulanması için mücadele başladı. 6284 çok düzenli bir şekilde uygulanmamaya başlandı. Şu anda kadınların şiddet karşısında sessiz kalmasına neden olan ekonomik çaresizliğe karşı maddeleri de olduğu halde uygulanmadı. Meslek kursuna gönderme, kreş yardımı yapma gibi kadının ihtiyaçları neyse o hakları var. Ama bu haklar hiç bilinemedi bile. Unutturuldu. Bu yetersizliğin, bu yasanın uygulanmamasının sonuçlarını da çok ağır bir şekilde yaşadık. En son bu sene Ayşe Tuba Aslan’ın 23 kere savcılığa dilekçe verip korunmamış olarak öldürülmesi, facianın direk yüze vurulması oldu. Devletin sürekli kadınları şiddet altında bırakması anlamına geliyor. Bu devlet için bir problem. Bizim de mücadelemizle son dönemde İçişleri ve Adalet Bakanlıkları tarafından iki tane genelge yayımlandı. Gizlilik maddesi gibi bazı maddeleri tartışmalı olmakla birlikte bu genelgeleri önemsiyoruz. Çünkü uygulamadaki soruna ilişkin bahane kolluk güçlerinin yasayı bilmediği oluyordu ve biz gerekiyorsa genelde yayınlayın diyerek baskı yarattık. Bu adım da atılmış oldu. Şimdi bu genelgelerin de peşinde olacağız. Genelgelerin başlığı bile “6284’ün uygulanmasındaki ihmalleri ortadan kaldırmak” olduğu için devlet bu konudaki ihmalkârlığını resmi olarak kabul etmiş oldu.

Peki, İstanbul Sözleşmesi’nin bir türlü uygulanmamasının nedeni nedir? Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar neler?

Şiddetin çok yönlü ve bütünsel önlemlerle anlık, acil, kısa ve uzun vadede alınması gereken önlemlerin çok yerinde bir kılavuz olduğu için onu seviyoruz. Çok deneyim biriktirmiş bir belgedir. Dört temel adımda önce şiddetin zor ortaya çıkacağı bir toplum yaratmak yatar. Şu an nasıl ki gündem koronavirüsünden korunmak için önlemler alınıyor ve aşısının bulunması için çalışıyor; biz kadınlar her gün korona yaşıyoruz ve bunun bir aşısı var; İstanbul Sözleşmesi.

Bu sözleşme ilk madde her alanda eşitlik politikalarının uygulanması gerekiyor diyor. Burada geriye gidiyor durumdayız. İkinci maddede böyle bir toplum hemen yaratamayabilirsin ama kadınlar şiddet görüyor ve korunmak istiyorsa aktif bir şekilde koru diyor. Burada da yine tersine davranıyoruz. Üçüncüsü bu ikisi de yeterli olmadığında etkin kovuşturma yap, zararı ortadan kaldır ve adaleti sağla diyor. Ancak bizim sahip çıkmamızla engellenen cezasızlık, ceza indirimleri ve son dönemde şüpheli ölüm dediğimiz intihar süsü verilerek kapatılan dosyalarla kovuşmalar değil etkili yapılsın hiç yapılmıyor. Şule Çet cinayetinde atladığı söylenen camda parmak izi taraması yapılmamıştı. Savcılar yetersiz dosya hazırlıyor. Dördüncüsünde de geleceği dönük kadınları güçlendireceğin somut programını göster diyor. Burada da yine kadınlar ekonomik şiddet altında.

Kadını korumak açısından kadın sığınmaevlerinin yeterliliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kadını koruma tedbirlerinden bir tanesini oluşturuyor. Bazı kadınların tercih etmediği yer de olabiliyor, bazı kadınların rahat uyudukları ilk yer de olabiliyor. Maalesef ki 50 bin üzerindeki nüfusa mutlaka bir tane sığınmaevi açılması gerekirken yeterli sayıda bulunmuyor. Olanların da koşulları çok iyi değil. Yüksek güvenlikli olanların sayısının arttırılması gerekiyor. Gerekli sayıda açılması gerekiyor. Var olanların da koşullarının kesinlikle iyileştirilmesi gerekiyor.

Son olarak, devlet boyutunu konuştuk, çok güzel anlattınız. Bir de Sivil Toplum kuruluşları, muhalefet partileri var. Onlar neler yapabilir, yapmalıdır?

Daha da güçlü şekilde örgütlenmememiz gerekiyor. Her ilde öldürüldükleri için her ilde örgütlenmemiz gerekiyor. Devletin görevini yapması için daha da kuvvetli bir kamuoyu yaratmamız, ciddi bir baskı gücü olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaptığımızda sonuç alabiliyoruz.
Kitap çalışması sırasında 10 yıllık süreci taradığım için hep bildiğimiz bir gerçeği de tekrar görmüş olduk; İstanbul Sözleşmesi’nin harfiyen uygulanması gerekir ama cinayetleri azaltmak istiyorsan Türkiye’de bir an önce cinayetleri 10 yıl boyunca öldürülen kadınların ne zaman, hangi süreçte ve neyle öldürüldüğüne bakıldığında boşanma aşamasını gördük. Yüzde sekseni ateşli olan silahlarla öldürülüyor. İngiltere’de kriminologlar yüzlerce kadın cinayetini çalışıp 8 temel evre diye evrelemişler. Oradaki bir arkadaşımız cinayeti bazen üçüncü evrede durdurabiliyoruz diyor. Kanser evreleri gibi bu. Türkiye’de de ne zaman en sık cinayet yaşanıyor ve neyle oluyor diye baktığımızda boşanma aşamasında oluyorsa dilekçesini veren her kadının, kadına sorularak ihtiyaçları çerçevesinde etkin olarak korunması gerekiyor. Her boşanma dilekçesini veren kadının boşanmasını zorlaştırmak yerine hem şiddetten korunmasını hem bürokrasisinin azaltılması ve korunması gerekiyor. Bir de ruhsatsız silah satışını durdurmamız gerekiyor. Bu yapıldığında yüzde 80’i ruhsatsız ateşli silahla öldürülen kadınların en az yarısını kurtarmış olacağımızı düşünüyorum. Sadece bir yıl buna odaklansak önümüzdeki 8 Mart’ta yarı oranda kadın cinayeti olacağından yüzde 100 eminim.