Güçlenen kılıç ve kılıç artıkları

Ötekilerin derdini pek terk edinmiyoruz oldum olası, ama farkında değiliz artık neredeyse hepimiz ötekiyiz...

ALİN OZİNİAN 11 Mayıs 2020 YAZARLAR

“Mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” cümlesi ile başlar, Tolstoy’un dönemini aşarak dönemsizleşen ve insana dair mutlak doğruları anlatan Anna Karenina romanı.

Memleketimizde yaşananları; gün aşırı bir başka “ötekiye” söylenenleri, yapılanları görünce Tolstoy’un bu vurucu cümlesi geliyor aklıma.

100 yıl önce yaratılan ve ülkenin yıkıcı düşmanı ilan edilen “ötekiler”, bugün o kadar büyük bir grup ki, artık neredeyse “öteki” olmayanlar azınlık. Ve bu korkunç azınlık yönetiyor bizi, hepimizi, tüm “ötekileri”.

Ve biz ötekilerin, kedimize has mutsuzluklarımız, maruz kaldığımız adaletsizlikler, hukuksuzluklar var. Onların mutlulukları benzer; para, mevki, yalan, pahalı perdeler, varaklı kalorifer petekleri. Oysa bizim mutsuzluklarımız çeşit çeşit, katman katman, uçsuz bucaksız…

Bu hafta yine burun burna geldik öteki olmakla; ağırlığını hissettik, çaresizliğinin altında ezildik.

Girdiği ölüm orucunun ardından yaşamını yitiren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesinin öncesinde, Gazi Mahallesi polis ablukasına alındı. Gazi Cemevi’nin etrafı polis tarafından sarıldı, TOMAlar konumlandırıldı.

Sadece yürüyüş yapmak istedikleri için yurttaşlara gaz bombalarıyla saldırdı. Cemevine de gaz atıldı. İbrahim Gökçek’in babasının da aralarında bulunduğu çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.

Konserlerinde şarkı söyleyebilmek için, kendini ölüme yatıran iki genç insan, vicdansızların vicdanına seslenmeye çalıştı. Olmadı.

Kayseri Ülkü Ocakları mensupları, Gökçek’in cenazesinin defnedilmesini engellemeye çalıştılar. “Gömseler bile çıkarır, yakarız…” dediler. Sorsanız tanımıyorlardır İbrahim’i, “ağabeyleri” vatan haini demiştir. Bu kadar derin bir nefreti bile büyütmek hep çok kolay olmuştur bu topraklarda.

Bazen bir ağabey, bazen bir gazeteci, bazen bir müezzin, bazen bir muhtar, bazen bir asker hedef gösterir birilerini, “hain” bu der, sonrası çorap söküğü gibi gelir…

Olup biteni hazmedemeden, Sevda Noyan’ın sözleri ile irkildik. Komşusunu katletmekten, 50 kişiyi “bitirmekten” bahsediyor, “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık.” diyordu.

Darbe olursa bizim de elimiz armut toplamıyor. Bıçak varsa bıçakla, elimize ne geçerse diyen Noyan’a tepkiler gelmeye başlayınca bomba gibi gündeme düştüğüne şaşırıp, “Bir operasyon olduğu çok belli” dedi.

Kendilerine muhalefet edenlerden darbeci, operasyoncu, terörist devşirmek, tüm dikkati “ötekilere” çevirmek taktiği oldukça yerleşti, şıkır şıkır işliyor günümüzde.

Noyan’ın anlattıkları korkunç, kabul edilemez gibi geliyor. Oysa halk hep fişlemedi mi komşusunu? Hemen hemen her katliamda komşu komşuya saldırmadı mı memleketimizde? İnsanlar yanarken, masumlar ceza evine atılırken, “oh olsun, yapmışlardır bir şey” demediler mi? Evlerine, bağlarına, bahçelerine göz koymadılar mı?

“Korona’nın Ermenilerin başının altından çıktığını” düşüp İstanbul’un göbeğinde kilise yakmaya yeltenen siviller, Mardin’de apartmanlarının bahçesinde oynayan çocukları silahla havaya ateş ederek kovalayan polisler…

Ermeniler korktu mı? Kürtler tedirgin mi? gibi sorular sorulmuyor bu ülkede. Ne hükümet ne muhalafet ne de kamu oyu ses çıkartmak istemiyor.

Ötekilerin derdini pek terk edinmiyoruz oldum olası, ama farkında değiliz artık neredeyse hepimiz ötekiyiz…

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçenlerde “Kılıç artığı terörist” deyiverdi bir konuşmasında…

Bu söz, Türkiye’de uzun yıllar 1915’ten kurtulan Ermeniler için kullanıldı. Aleviler, Pontuslu Rumlar da hatırlandı bu sözle. Aşikar olan o ki; bu söz kılıçtan geçirilen “halkların” şu ya da bu sebepten kaçmayı, hayatta kalmayı başaran üyelerini işaret ediyor. Hatta kılıç zoruyla Müslüman yapılmış kişilere de atıfta bulunuluyor.

“Soykırım olmamıştır, arşivlerimiz açık” diyen bir hükümetten bu sözleri duymak trajikomik. Hele bu hükümetin gücünü İslamcılıktan alan bir kadro ile yönetildiğini ve İslam öğretisinde “gönüllü olmayanın makbul olmadığını” düşünürsek.

Bu had bildirme, bu hakaret, bu tehdit Erdoğan ile başlamadı. “Kılıç artığının” kullanımın siyasi tarihte önemli örnekleri var. Bu başlı başına bir yazı konusu, girsek çıkamayız.

Aslında üstünde durulması gereken şey başka; kanlı kılıcı elinde tutan mahçup olmak yerine nasıl hala kafa tutabiliyor? Zalim inkar etmekle kalmıyor, yaptık yine yaparız diyor. Eseri ile gurur duyuyor.

Bugün yaşanan karanlık içinde sıkça sorulan bir soru var; biz nasıl böyle olduk, bu güne nasıl geldik?

Bilerek, isteyerek, geldik. Yavaş yavaş, sindirerek geldik.

Nefreti harlayarak, her işimize gelmeyi ötekileştirerek geldik.

Hedef gösterileni ezmeyi hiç yadırgamadık, “bu denilenin aslı astarı nedir acaba?” diye hayıflanmadık.

Kendimizi hep büyük “bizin” içine koyduk, hakkı gasp edilenin hakkını aramadık. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın dedik.

Şimdi karşımızda kocaman bir yılan var. Seneler içinde büyüyen, palazlanan, artık görmemezlikten gelinemeyecek büyüklükte ve korkunçlukta bir yılan. Ve artık ne yazık ki çoğumuz ötekiyiz.