Felakete ‘oh olsun’ denir mi?

‘Bize yapılanlardan dolayı bu musibetler gerçekleşti’ demek doğru değildir.' Zulümlerine ses çıkarmadınız ‘oh olsun’ demek zulümdür. Felaket zamanlarında kalp kıracak sözlerden sakınmak insan olmanın gereğidir. Unutmayalım ki Allah, kalbi kırıklarla ve mahzunlarla beraberdir.

AYHAN TEKİNEŞ 15 Ağustos 2021 GÖRÜŞ

Kendisine dokunmayan felaketler hakkında konuşmak kolaydır. Ancak başa geldiğinde ağırlığı ve acısı fark edilir. İster insanların sebep olduğu ihmallerin sonucunda vuku bulan, ister insan iradesinin doğrudan etkilemediği bütün felaketler hem ilahiyat hem de teleolojik açılardan her zaman tartışma konusu olmuştur. Hatta denilebilir ki Tanrının varlığını kabul etmeyenlerin en çok dile getirdiği argüman evrende görünüşte var olan kötülük problemidir. Buna göre Tanrı iyi olsaydı küçük çocukların ve masum insanların, en basitinden, felaketlerde ölmesine izin vermezdi.

Mesela sel ve orman yangını gibi bazı felaketlerin vukuunda insanların ihmali, yanlış uygulamalar ve tedbirsizlikler söz konusudur. Deprem ve benzeri bazı felaketlerin belki vukuunda değil ama sonuçları itibarıyla çarpık kentleşme ve yapı güvenliğinin ihmali gibi insana ait kusurlar, depremin sebep olduğu zararların yıkıcılığını artırmaktadır. İnsanlara ait kusurlar ve ihmaller göz ardı edilerek felaketlerin değerlendirilmesi ve “ne yapalım takdir-i ilahi” demek, Tanrının varlığını kabul etmeyenlerin temel tezini güçlendirmektedir. Bütün felaketlerin arkasında Tanrı varsa, o halde Tanrı kötülüğe izin vermektedir. Kötü sıfatlara sahip bir Tanrının varlığının kabul etmek de anlamsızdır, diyerek Tanrının olmaması gerektiğini öne sürmektedirler. Halbuki Tanrı yaratıcıdır ama insan, özgür iradesi ile fiillerinin iyi veya kötü, güzel veya çirkin olmasından kendisi sorumludur.

Her kötülüğü Tanrı’ya bağlamak, insanların ihmallerini ve tedbirsizliklerini dikkate almamak, Cenab-ı Hakk’a saygısı ve sevgisi olan bir insanın baş vuracağı bir yol değildir, lakin maalesef güya dindar birçok insan iyilikleri, başarıları kendisine ya da liderine bağlarken felaketleri ise Tanrı’ya bağlamaktadır.

Felaketlerin dini-metafizik anlamını belirlemek, insanların yaptığı bazı günahlara ve kusurlara bağlamak da benzeri bir mahzur taşımaktadır. Yeryüzünde fesat çıkaranların öldürülmesi gerektiğini söyleyen İslamcı müftüler, söylemleriyle tiranizmin yapacağı zulümlere meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Şayet işinden atılmış, yurdundan sürülmüş ve zindanlarda en ağır işkencelere maruz kalmış masumlar da meydana gelen felaketleri kendilerine yapılan zulmün neticesi olarak görürlerse, bu yaklaşım bazı kişilerde Cenab-ı Hakk’ın arada mağdur olan masumlara hak etmedikleri halde zulüm ettiği şeklinde bir kanaatin oluşmasına sebep verebilir. Ayrıca Allah Teala, bizim intikamımızı aldı şeklinde temelde öfke ve kine dayalı bir kanaatin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Peki nasıl düşünmeli, felaketleri nasıl anlamlandırmalıyız? Kuran-ı Kerim, “İnsanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı” (Rum 41) ve ‘’Başınıza gelen her musibet işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder’’ (Şura 30) buyurmuyor mu? Evet başımıza gelen felaketlerin büyük çoğunluğu bizim ihmallerimiz, tedbirsizliklerimiz, sebeplere riayette kusurlarımız, ilim ve teknolojideki eksikliğimiz, fizik âlemde cari kurallara riayet etmeyerek takvayı hakiki boyutlarıyla yerine getirmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Felaketlerde manevi unsurların etkisi yok mudur? Tabii ki felaketlerin manevi hikmetleri de vardır. Ancak bizim bunların nerede kime ve nasıl geldiğini tayin etme ve belirleme hakkımız yoktur. Hangi davranışın zulüm olduğu, fesat ve bozgunculuk olduğu bellidir. Bu davranışları yapanları tespit de mümkündür. Ancak zulüm ve bozgunculuk sebebiyle gelen musibetlerin kime geldiği ve kimleri kapsadığını belirlemek sübjektif bir değerlendirmedir.  Zira bu tür bir hükümlerde psikolojik unsurlar oldukça etkilidir; sübjektif yargılar ise toplumsal kararlarda derin yanılgılara sebep olabilir. Dahası bu hikmetleri birer siyasi argüman haline getirmek sorunlarımızı hep birlikte ele almayı ve çözmeyi imkânsız hale getirir. Örneğin, Allah zalime mühlet verse de onu cezalandıracağını haber veriyor. Biz kimin zalim kimin mazlum olduğunu bilebiliriz ve bu bilgiye dayanarak, ‘muhtemelen bu musibetin manevi sebebi bu yapılan zulümlerdir’ diyebiliriz. Ancak tayinden ve yargı dağıtmaktan sakınmak, somutlaştırmadan elden geldiğince sakınmak hem Allah’a karşı edebin hem de toplumsal barışın tesisi açısından önemlidir.

Zalime karşı duyulan öfkenin toplumun tüm kesimlerine karşı bir öfkeye dönüşmemesi gerekir. Kendimizi ya da cemaatimizi merkeze koyarak ‘bize yapılanlardan dolayı bu musibetler gerçekleşti’ demek doğru değildir. Lakin felaket ve musibetler karşısında benim şahsi günahlarım ve kusurlarımdan dolayı Allah beni ve içinde bulunduğum toplumu cezalandırmış olabilir, diyerek tövbe etmek mümince bir tavırdır ve insanlara karşı duyulması gereken sevginin gereğidir. Ancak bu yaklaşımda da aşırıya giderek şahsını değil içinde bulunduğu grubu suçlamak aynı şekilde hatalı bir yaklaşımdır. Kendimiz hakkında karar verebilir, iç kritik yapabiliriz ancak başkaları hakkındaki kararlarımız açık ve kesin delillere dayanmalıdır. Aksi takdirde tenkit atf-ı cürüme dönüşebilir. İç kritik mükemmelleştirir, dış kritik ise kurallarına uyulmadığında yıkıcı olabilir. Ayrıca ‘benim çektiğim sıkıntılardan dolayı Allah Teala insanları cezalandırıyor’ demek bencilce bir tavırdır. Zira başkaları hakkındaki hükümlerde her zaman kesin ve objektif delillere baş vurulmalıdır.

Öte yandan zalime bel bağlamak ve taraftar olmak da yasaklanmıştır. Allah Teala ‘’Zalimlere meyletmeyin aksi takdirde azap size de dokunur’’ (Hud 113) buyurmuştur. Ayrıca hadiste inanan bir insanın Allah’ın yasakladığı zulüm ve bozgunculuktan çekinmemesinin gayretullaha dokunacağı bildirilmiştir. Bundan dolayı zalimlere dayanarak, menfaat temin etmek ya da bana zarar vermesin diye zulme ses çıkarmamak asla doğru değildir. Ancak felaket anında mağdur olmuş insanlar da bir açıdan zulme uğramış insanlardır. Siyasetçiler daha fazla para kazanmak için dere yataklarına inşaat izni vermiş, baraj inşaatlarını denetlememiş sonuçta halk mağdur olmuşsa bu insanlar bir anlamda siyasetçilerin zulmüne uğramış ve aldatılmıştır. Onlara başınızdakileri siz seçtiniz, bugüne kadar yaptıklarına razı oldunuz hatta zulümlerine ses çıkarmadınız diye ‘oh olsun’ anlamına gelebilecek sözler söylemek de bir açıdan zulümdür. Zira gerçek yargıç Allah Teala’dır. Herkesi niyetine göre O yargılayacaktır, bizim kendimizi O’nun yerine koyarak insanları yargılama hakkımız yoktur. Kim olursa olsun mağdur ve mazlumlara sahip çıkmak, özellikle de felaket zamanlarında kalp kıracak sözlerden sakınmak insan olmanın gereğidir. Unutmayalım ki Allah, kalbi kırıklarla ve mahzunlarla beraberdir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram