Evdeki “yabancı” ufaklıkla Ramazan pidesi

Ramazan pidesi yaparken, evdeki “yabancı” ufaklığa, Ramazan nedir, Ramazan’da ne yapılırı da anlatmış oldum. Çizgi filmlerde gördüğü “sahurun” ne olduğunu da böylece anlamış oldu. “Karanlıkta kalkıp ailece yemek yiyorlar!” derken gözleri parladı. Belli en çok o kısım “ilginç” gelmiş.

ALİN OZİNİAN 18 Nisan 2021 YAZARLAR

Hayatta farklı gözler ile baktığımız bir dönemden geçiyoruz.

Yeni tip koronavirüs (Covid-19) ve getirdikleri ile tanışalı yaklaşık bir yıl oldu. Bu değişen normaller kalıcı mı “gidici” mi bilmiyoruz.

“2021 baharında bu iş hallolur, yaz bize kalır.” hayallerimiz gerçek olmadı. Alıştığımız dünyaya geri dönme ümidimiz belki de gerçekçi değil, 2022’nin başında göreceli bir normalleşme başlarsa ona sevinecek durumdayız.

Bu dönemde birçoklarımızın alışkanlıklarının yanı sıra düşünceleri, hayata bakışları da değişti hatta hayatla “mücadele metotları” da…

Ofislerimizi evlere taşıyanlarımız oldu, çocukları için uzaktan eğitimi seçenlerimiz, neredeyse hepimiz evimize ve biraz da içimize kapandık. Dünyanın başına gelen bu salgını, biraz yavaşlama, olaylara uzaktan bakma hatta uzun yıllardır zamansızlıktan ilgilemediğim kendime – “içime bakmak” için bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışanlardanım.

Zaten içinde bulunduğumuz dönem biraz da “kendini kandırma” dönemi değil mi? “Konu yoksa kişisel gelişime mi geliyor!” diye düşünenler varsa, gelmiyor, merak etmeyin. Konu mutfağa, ev sınırları içinde yaratmaya, yarattığını paylaşmaya ve bundan tuhaf bir tatmin hissetmeye geliyor.

Pandemi başladığında birçokları gibi ben ve 9 yaşına yeni giren kızım ekmekler yaptık. Bu kadar güzel ekmek yapabildiğimize çok şaşırdık. Meğer insanlar evden ekmek yapabilirmiş, bize üstü kapalı olarak “ekmeğin fırından/marketten alınabilecek bir şey” olduğunu anlatmış sistem, oysa hiç de öyle değilmiş.

Pandeminin bence bizi öğrettiği en önemli noktalardan biri de buydu – doğru bildiğimiz yanlışları keşfetmemiz.

Bu süreçte çok ekmek, çok yemek, çok kek, çok salata, çok turşu yaptık kızımla. Unutulan “babaanne” tariflerinden tutun da adını bilmediğimiz yemeklere, reçellere, pastalara varana kadar aklımıza ne geldiyse yaptık.

Güzel ve lezzetli pastalar da evden yapılıyormuş, bunu da öğrendik; son bir yılda dışarıdan hiç pasta almadık.

Geçen hafta Ramazan pidesi yaptık. Yurtdışında yaşayanlar bilir; simit, pide, poğaça gibi şeyler özlenir nedense. İşin romantik tarafı sanırım lezzet kısmından daha üstün, olmayan, olmayacak şeyleri isteme konusunda insana özgü bir tutkumuz da var elbette.

Karşınızda dursa dönüp bakmayacağınız şeyleri çeker canınız, memleketinden uzakta olmanın böyle handikapları, bir koku, bir melodi ile sizi olmadık yerlere, hatıralara götüren riskleri vardır…

Ramazan pidesi yaparken, evdeki “yabancı” ufaklığa, Ramazan nedir, Ramazan’da ne yapılırı da anlatmış oldum. Çizgi filmlerde gördüğü “sahurun” ne olduğunu da böylece anlamış oldu. “Karanlıkta kalkıp ailece yemek yiyorlar!” derken gözleri parladı. Belli en çok o kısım “ilginç” gelmiş.

Ben Ramazan’ı ilk keşfettiğimde sanırım 7 yaşımdaydım.

O yaşlarda bayramlar ve ritüeller kendi çocuk takvimime göreydi, bayramların gelişini kestirebileceğim ipuçlarım vardı. Evimizde bahar aylarında yumurta boyanırdı, annem sakızlı çörek, anneannem midye dolması yapardı, bu işaretler paskalya yaklaşıyor demekti. Paskalya aynı zamanda içinde meyveli drajeler olan çikolatadan tavşanlar demekti.

Bayramları kendi kafamda birkaç gruba ayırmıştım, ilki sırf ailemizde, bizim ve “bizim gibilerin” kutladıklarıydı. Sessiz ve sakin geçerlerdi ve misafirlerimiz yine sadece “bizden” olanlardı.

İkincisi “bayraklı” bayramlardı. Çocukluk ve ilk gençliğimi geçirdiğim yer, Anadolu yakasının saygın nitelendirilen bir semtiydi. Moda’da özgür, rahat ve modern komşularımızın patolojik “laik refleksleri” vardı.

23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi tarihlerde mutlaka Türk bayrağı asılırdı balkonumuzdan. Bu devlete olan bağlılığımızı, ihanet etmeye niyetimiz olmadığını bazıları emekli askerler olan komşularımıza göstermemizin en kısa yoluydu.

Bir gün balkondan bakınca, sadece birkaç komşunun bayrak astığını gördüm ve “Onlar asmıyor biz niye asıyoruz baba?” diye sordum. “Bizim asmamız gerekli” cevabını aldım ve uzun süre anlamadım.

Üçüncü grup bayramlara gelince, bunlar Türkiye’de herkesin beraber ve yüksek sesle kutladığı dini bayramlardı. Bizim tam anlamıyla kutlamadığımız ama “duygusal” ve “lezzetli” taraflarından “yararlandığımız” bayramlar….

Ramazanların en güzel tarafı pideydi benim için.

O yıllarda sevdiğim diziler ortalarında kesilip bir çiçek, ya da böcek fotoğrafının ekranı kaplamasına olan isyanımı babaannem, orucun ne olduğunu anlatarak hafifletmişti. Ardından eklemişti: “Biz de oruç tutuyoruz Paskalya’dan önce, hatırladın mı? Ama bizimkinin tarihleri başka.”

Bu “bizimki” ve “onlarınki” durumları hem kafamı karıştırıyor, hem de “bizi” tanımama vesile oluyordu. Onları zaten tanıyordum, çünkü ülke “onların” düşünceleri, bayramları ve kutsalları etrafında dönüyordu.

Bazen paylaşabiliyorduk “onların” sevincini, bazen de paylaşmaya çalıştığımız halde başaramıyorduk. O dışarında kalma hali oldukça sık kendini gösteriyordu.

90lı yılların başlarında, bir kış günü Ramazan olduğu için pide kuyruğundaydım; kuyruğun sonunda ben ve bizim sokaktan bir oğlan çocuğu vardı. Sıra ikimize geldiğinde mahalle fırınında iki pide kalmıştı, kendisini laik olarak bildiğimiz, dilinden vatan millet Sakarya incileri daim olan fırıncı iki pideyi sarıp oğlanın eline verdikten sonra, bana dönüp, “Siz nasıl olsa oruç neyin bilmezsiniz, gavurlar bugün pide yemesin!” dediğinde hissetiklerimin tarifi zor. Bugün hala düşündüğümde, mideme bir şeyler olur.

Çocuktum, memleketimde, doğduğum, tüm ailemin doğdu topraklarda yabancı olmuştum, hem de ekmek kuyruğunda…

Hala Ramazan’ın özel bir dönem olduğunu ve dini bayramları paylaşmak için ne o dine, ne de farklı bir dine mensup olunması gerektiğini düşünüyorum.

Paylaşabilmek önemli. Paylaşmak ve paylaşılmasına izin vermek de. Memleketi, suyu, ekmeği ve hayalleri paylaşabilmek çok önemli. Önemliydi.