Eric Bouvet ile 40 yıl: Görmek, bakma cesareti; merak, güzel bir kusurdur

2021 yılı boyunca farklı sergi, yayın ve etkinliklerle meslek hayatının 40'ıncı yılını kutlayan Fransız foto muhabiri Eric Bouvet ile fotoğraf ve hayat üzerine...

SELAHATTİN SEVİ 19 Aralık 2021 SÖYLEŞİ

FOTOĞRAF: ZAMAN GAZETESİ

İyi bir fotoğraf için çok fazla şeyin bir arada olması gerekir kuşkusuz. Öncelikle iyi bir ışık, doğru bir zamanlama ve etkili bir kompozisyon… Yeterli mi? Eğer meslek yaşamınızda 40 yıl aynı başarıyı sürdürmek istiyorsanız ve hâlâ üretken bir fotoğrafçıysanız yetmez; “fotoğrafın içine kendinizi de koyabilmeniz” önemli.

Peki bu nasıl olacak?

Bu soruya en iyi  cevabı 2021 yılı boyunca farklı sergi, yayın ve etkinliklerle meslek hayatının 40’ıncı yılını kutlayan Fransız foto muhabiri Eric Bouvet verebilir.

İkinci Irak Savaşı, Suriye’deki iç savaş gibi istisnalar hariç yaşadığı dönemde dünyanın bütün önemli kriz bölgelerinde bulunan Bouvet, “Aslında birkaç günlüğüne Musul’a gittim ama param olmadığı ve beni gönderen dergi süreyi uzatmak istemediği için orada daha fazla kalamadım. Yakın zamanda Afganistan’a gitmeyi umuyorum.” diyerek yaptığı işin sürdürülebilmesi için gerekli olan mali desteğin önemine dikkat çekiyor.

40’INCI YIL YAYINI FİKRİ KIZINDAN

Bir zamanlar yıkılışına şahitlik ettiği Berlin Duvarı’na yakın bir mekanda üç yıl önce kızı ile otururken Helmut Newton Vakfı’nı ziyaret ettiklerini ve kitapçıda Saul Leiter’in günlüğünü gördüğünü hatırlatarak, “Kızım geçen yıl bana da 40 yıllık meslek hayatımı içeren bir günlük hazırlayabileceğimizi söyledi. Sonra bu sergiyi Visa pour l’image festivalinden Jean François Leroy’a önerdim ve o da kabul etti.” diyerek şahitlik ettiği yıllara ilişkin kutlamalardan aldığı keyfi paylaşıyor Eric Bouvet.

FOTOĞRAF: ERIC BOUVET / ÇEÇENYA SAVAŞI


Gençler için ise endişeli tecrübeli duayen fotoğrafçı. “Gençler için olduğu kadar benim de bir parçası olduğum yaşlılar için kesinlikle çok daha zor. Bizim bildiğimiz basın artık yok. Bizim ana işverenimiz basındı.” diyor ve ekliyor: “Artık kartlar yeniden dağıtıldı. Eskiden olduğu şekliyle foto muhabirliği aklımıza gelebilecek tüm nedenlerle günümüzde imkansız: Dijital, internet, tüm dünyada muhabirleri olan ana akım ajanslar, basının kaynak yetersizliği…”

‘ATÖLYELER BİR AKTARIM GÖREVİDİR’

Yine de kapıları tamamen kapatmıyor ve onlara gidecekleri yol konusunda rehberlik ediyor. “Üzerine giderlerse, kendilerini geliştirirlerse, farklı olurlarsa, buna inanırlarsa, çok azının başaracağı kesin olmakla birlikte, başaracaklardır. Denemeye değer diye düşünüyorum zira bu dünyanın en güzel işi.” diyor ve “Atölyeler bir aktarım görevidir, paylaşmak fotoğrafın özüdür.” sözleriyle usta-çırak ilişkisine dikkati çekiyor.

Artık yeteri kadar sponsor desteği olmadığı için üretmenin zor olduğunu kabul etse de, ‘kutsal bir iş’ diye tarif ettiği foto muhabirliğini sürdürmek için “Kendi başınıza savaşmanız gerekiyor” ifadelerini kullanıyor. Çünkü hayatta kalmak ve hayatı yaşamak önemli. Bunu yapabilmek için ise ona göre herkesin farklı nitelikleri var.

FOTOĞRAF: ZAMAN GAZETESİ


Her dönemde kendisini etkileyen fotoğrafçıların olduğunun altını çizen Bouvet, “Fakat genel kültürü unutmamak gerekiyor, bilhassa resim sanatını” diyerek bir ipucu da veriyor.

‘MERAK GÜZEL BİR KUSURDUR’

Son dönemde ise farklı kameraları kullanarak bütün zamanını yine fotoğraf üretmeye ayırıyor: “Fuji dijital fotoğraf makinelerinin kullanımı harika. Ağırlık, hacim, teknik gibi unsurlardan beni kurtararak kullanım kolaylığıyla kendimi geliştirmeme izin veriyor. Geniş formatlı kameraya gelince, onlar kendimi daha çok ortaya koymamı ve daha fazla düşünerek çalışmamı sağlıyor.” diyor: “Birkaç farklı parkurda ilerlemeye çalışıyorum. Bu bana bilmediğim ortamları, insanları, toplumları, ülkeleri keşfetmemi sağlıyor. Merak güzel bir kusurdur.”

Foto muhabirliğindeki 40. yılına ve daha sonraki yıllara ilişkin ise, “Gelecek yıl için hazırlık aşamasında olan üç kitabım ve çok sayıda serginin dışında iki de projem var.” diyerek mottosunu ilan ediyor: Asla durma!

 

Eric Bouvet’in çalışmaları dünyanın önemli yayınlarında yer aldı.

GÖRMEK, BAKMA CESARETİDİR*

Fotoğraf projelerinizi belirlemek için hangi temel noktaları göz önüne alıyorsunuz?
-Fotoğrafta; spor, gazete, moda, reklam, mimarî, doğa gibi branşlar arasında gerçekten çok fazla fark var. Bu anlamda fotoğrafçılıkta yirmiden fazla uzmanlığınız olabilir. Fakat her halükârda fotoğrafçılar için öncelikli olan bir şey var; o da ışık. Evet ışık her şeyden önce geliyor ama bir de kendinden bir şeyler aktarabilme yetisi var. Fotoğraf, benliğinizden çıkıyor, her şeyden önce büyük bir keyif. Zevk… Göz zevki… Düşünce zevki…

Size göre, bir fotoğraf projesini mükemmel kılan başlıca unsurlar neler?
-Ben mükemmelliğe hiçbir zaman erişemediğim için bu konuda çok fazla şey söyleyemem. Fotoğrafta olağanüstü olan şey, ona kendinizi yansıtabilmeniz, fakat hiçbir zaman mükemmele erişemiyorsunuz. Hayatımın sonunda ben o noktaya gelecek miyim, bilmiyorum. Otuz yıldır çalışıyo rum ve hâlâ istediğimi yapamadım. Bu, bitmeyen bir arayış. Öyle bir şey ki, her geçen gün, her geçen yıl daha iyiye gidiyorsunuz fakat bazen boşluklar oluyor. Çünkü zaman zaman göz, işlevini yerine getirmiyor. Bu bir saat, bir gün, bir hafta, bir ay ya da bir yıl sürebilir. Bazen de daha iyiye gitmek için istediğiniz kadar çalışın, yine de yol kat edemezsiniz. Fotoğrafçılık, robot gibi yapılan bir şey değil. Bizler birer makine değiliz. Aynı durum bir yazar için de söz konusu. İlham her istendiğinde gelmiyor. Dolayısıyla bu, hiç bitmeyen bir arayış.

Basın fotoğrafı ile belgesel fotoğraf arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
-Günümüzde basın ile belgesel fotoğrafçılığı algısı tamamen değişmiş durumda. İkisini birleştirme, iç içe geçirme yönünde bir eğilim var. Bu olağanüstü, bana çok ilginç geliyor. Belgesel fotoğraf ile basın fotoğrafı arasında köprüler kuruldu ve bazen bunlara konsept de katılıyor. Fakat ilginç olan, her şeyi biraz karma şekilde vücuda getirmemiz. Bugün 15-20 yıl önce yaptığımız gibi bir fotoğrafçılık yapamıyoruz, bunda ısrar etmek saçmalık. Satmıyor ve artık kimseyi ilgilendirmiyor. Fazlasıyla ilkel ve ilginç değil. Fotoğraf bir bakış açısı, araştırma, çalışma, fotoğrafçının kendisinden bir şeyler vermesini talep ediyor. Fransızcada biz buna “hamur” ya da “stil” diyoruz. Ben hâlâ stilimi bulamadım, arayış içindeyim. Bugün artık değişik fotoğrafik yaklaşımlar birleşmiş durumda.

Teknolojik gelişmeler sayesinde fotoğraf kullanımının değiştiğini söyleyebilir miyiz? Ayrıca multimedya çalışmaları da yaygınlaştı. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Evet multimedya projeleri yaygınlaştı. Bu olağanüstü bir şey. Öncüsü, Canon 5D oldu ve bize bir fotoğraf makinesi gövdesi içinde, görüntüsü dondurulabilen videoyu getirdi. Oysa beş yıl önce, hatırlıyorum, biz fotoğrafçılar, “Bu bir felaket. Hepimiz yok olacağız, sadece kameramanlar kalacak. Videolarından birkaç fotoğraf çıkaracaklar ve fotoğrafçıların dışında herkes mutlu olacak.” diyorduk. Ama bunun tamamen tersi çıktı ve müthiş oldu. Çünkü multimedya olarak adlandırılan bu yeni mecra ortaya çıktı. Fransızcada biz bunlara “Küçük multimedya eserleri” diyoruz. Bize başka kapılar ve ufuklar açtı, başka çalışma ve görme biçimleri öğretti. Tek sorun; nispeten karmaşık olması. Her şey bir arada olmuyor. Örneğin, Libya’da Kaddafi’nin kışlası işgal edilirken, Bab el Aziziye çatışması olurken ben Trablus’taydım. Böyle bir durumda ilk düşündüğünüz şey, hayatta kalmaya çalışmak oluyor. Fotoğraf çekmeye sonra sıra geliyor ve geriye zamanınız kalırsa ve gergin değilseniz bir multimedya projesi yapmak için video çekiyorsunuz. Fakat böyle bir durumda film yapmak aklıma bile gelmez. Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değil. Paraşütle atlayan veya kayak yapan sporcuların kullandığı gibi, kaskınızda veya vücu- dunuzda, kendi kendine çekim yapan küçük bir kamera bulundurabilirsiniz. Bu da bir şeydir ama bir bakış değildir. Bu tür bir cihaz kullanılırsa iz bırakır ama bu bir gösteri çekimi olur. Bir bakış açısı seçmeden sadece önümüzde olup biteni kaydetmiş oluruz. Ve bu da olayı sıradan kılar. Her şeye rağmen fotoğraf makinesiyle multimedya yapmak bana daha iyi bir seçim gibi gözüküyor.

Size göre, foto muhabirlerinin özgürlüğü ve üretkenliği açısından, kadrolu çalışanlar ile bağımsız çalışanlar arasındaki fark nedir?
-Bu, üzerinde çok konuşulan bir konu. Ben yirmi yıldan beri bağımsız olarak çalışan bir fotoğrafçıyım. Meslek hayatımın ilk on yılı boyunca Gamma Ajansı’nda çalıştım, fakat maaşlı değildim. Masrafları ve geliri ajansla yarı yarıya paylaştığımız bir sistem vardı. İyi bir sistemdi ama ar- tık geçerli değil. Şimdi elli yaşımdayım ve bir dergi bana maaşlı çalışmayı teklif etse büyük bir ihtimalle kabul ederim. Çünkü hayat artık çok zor bir hale geldi. Bizim gibi bağımsız çalışanların hayatı daha da zor. Örneğin geçen yıl Libya’ya, Afganistan’a, Kazakistan’a, Haiti’ye ve birçok Avrupa ülkesine gittim. Ağustosta çatışmalar için Trablus’a geri döndüm. Bu on kadar projeden sadece bir tanesi için sipariş aldım. Ötekilerin prodük- siyonunu kendim yapmak zorundaydım. Uçak biletimi kendim alarak sa- vaşa gittim. Yaşam mücadelesi vermek zorundasınız, her zaman kolay ol- muyor. Hele bir de bakmakla yükümlü olduğunuz bir aileniz varsa.

Bağımsız çalışmanın zorlukları neler sizce?
-Çok kısa bir süre önce iki arkadaşımla karşılaştım. Onları otuz yıldır görmüyordum. Gençlikte, fotoğrafçı olmaya birlikte karar vermiştik. Ben devam ettim, onlar bıraktı ve şimdi büyük pişmanlık duyuyorlar. Belki başaramayacaklardı ama denemediler bile. Onlar için artık bir şey yapamam, üzgünüm sadece. Ben her ay sakin bir şekilde maaşımı almayı seçmedim. Halen bir sonraki ay ne kazanacağımı, bir sonraki yıl nasıl yaşayacağı mı bilmiyorum. Tabii bu da bir seçim. Ama fotoğraflarıma bakınca hepsi- ne değiyor. Yine de bir istikrar bulmak lazım. Ailem sayesinde bu istikrarı bulabildim. Harika bir eşim ve iki çocuğum var, bana çok destek oluyorlar. Bir seferinde onlara Trablus’a gideceğimi söyledim ve “Trablus düşecek.” diye ekledim. Onlar ne demeye çalıştığımı anladılar ve bana “Çok güzel, git tabii.” dediler. Eşim beni uğurlarken, “Kendine dikkat et.” dedi sadece. Güveniyorlar ve beni destekliyorlar. Bu, gerçekten muhteşem bir şey.

Fotoğrafçı her daim gezgin midir?
-Daha gençken yurtdışına gitmeyi hayal ediyordum. Uzak diyarlara gi- dip oradaki hikâyeleri anlatmak istiyordum. Gamma Ajansı’nı kuran ve şimdi Magnum Ajansı’nda çalışan bir fotoğrafçı bana, “Evinin yakınlarında dolaş, orada da çok güzel hikâyeler bulabilirsin.” demişti. “Bu adam neden bahsediyor böyle, canımı sıkıyor.” diye düşündüğümü hatırlıyo- rum. Zamanla onun ne kadar haklı olduğunu gördüm. Evimizin yakınlarında da çok ilginç hikâyeler var.

Fotoğraf çekerken; başkalarına, örneğin okurlarınıza veya editörlerinize karşı sorumluluğunuz üzerine düşünüp kendi kendinizi sorguluyor musunuz?
-Tabii, muhakkak. Her şeyden önce kendinizi sorguluyorsunuz. Bu ya bir belgeselci bakışıdır ya da bir foto muhabiri bakışı. Evet, kendi kendimi sansürlediğim oldu, bazı görüntüleri çekmedim. Çünkü çok korkunçtu. Bir işe yaramayacaklarını biliyordum. Şoktaydım. Bazen de gerekli olmadığını bildiğim için bazı görüntüleri çekmedim, özellikle karşımdaki insanlara saygımın bir ifadesi olarak. Meslek sıradanlaştı; bu işe başlayan çok kişi var. Benzer durumlarda, karşılarındaki insanlarla diyaloğa pek de özen göstermiyorlar. Diyorlar ki: “Ben Batılıyım. Boynumda sıra sıra fotoğraf makinelerim… Rahatım ve beyazım. Yani bu belirli bir zenginliğe sahip olduğum anlamına geliyor.” Oysa ki Afrika’nın derinliklerine, açlı- ğın ve savaşın yaşandığı yerlere, insanların pek az şeye sahip olduğu şans- sız ülkelere gidildiğinde insanlara fazlasıyla saygı duyulması gerekiyor. Onlara, tanıştığım New Yorklu bankacıya oranla daha fazla saygı duyuyorum. Çünkü artık onun kanıtlayacağı bir şey kalmamış. O istediği her şeye sahip. Oysa Afrikalıları herkes unutmuş, adeta bu dünyada lanetlenmişler. Dolayısıyla, onlar için gelip geçici olsak ve pek fazla bir şey ifade etmesek bile, saygı göstermenin bir yaşam biçimi olduğunu düşünüyorum.

FOTOĞRAF: ERIC BOUVET / TIME IN TURKEY, ZAMAN


“Türkiye’de Zaman” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Çok ilginç bir proje. Epey zaman önce bu konuda görüşmüştük. Davet edilen fotoğrafçıları, önerilen konuları öğrendiğimde çok mutlu oldum. Bu açıdan şanslıydım. Çünkü bana uyan bir konu önerilmişti. Konular gerçekten akıllıca seçilmişti. Yani, bildiğim, tanıdığım fotoğrafçılar göz önüne alındığında, konuların çok iyi dağıtılmış olduğunu gördüm. Ben İstanbul’da gece polislerini takip ettim. İstanbul, dünyada en çok sevdiğim şehirlerden biri. Burada çalıştığıma çok memnunum. Anladığım kadarıyla daha önce bu alanda bir proje gerçekleştirilmemiş. Polis aracın- da onlarla birlikte olmak, olanı biteni paylaşmak güzeldi. Fransız polisiyle birlikte çok çalışmış olduğumdan bu benim için daha da ilginçti. Sistemin Türkiye’de nasıl işlediğini görmeme imkân verdi. İnsanların, neredeyse her yerde polise karşı önyargıları var. Burada insanların polise çok saygı gösterdiğini gördüm ve şaşırdım. Evet polis teşkilatı geçmişte çok sertti. Bu insanların hafızasına kazınmış olabilir. Fakat polise çok saygı duyulu- yor. Karşılaştığım polis memurları da insanlara aynı şekilde saygıyla karşılık veriyordu. Tabii insanlar zil zurna sarhoşsa, taşkınlık oluyorsa bir şeyler yapmak gerekiyor. Ama bu gibi durumlarda çok sakince konuşuyorlar. Hiçbir zaman sözlü şiddet yok ve işler çığırından çıkmıyor. Tabii ben her gün, her gece burada değilim. Ama nihayetinde gördüklerim, bir foto muhabiri olarak benim için gerçekten çok ilginçti.

İstanbul’da gece polisiyle çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz?
-Benim için bu meslekte bazı şeyler çok önemli. Bir foto muhabiri, bir gazeteci olarak öncelikle fotoğrafını çektiğim insanlara saygı göstermek durumundayım. İstanbul’da polislerle çalışırken, ilk gece gerçekten ağırdan aldım. Onlarla aramdaki mesafeyi korudum. Fotoğraf çekerken agresif olmadım, onlara çok yaklaşmadım, “zoom” yapmadım. Örneğin çalışırken biri geldi, sarhoştu, kafası yerinde değildi ve polisleri aşağılamaya başladı. Onu tutukladılar. Bu gibi şeylerin fotoğrafını çekmedim. Eğer ilk gün bunu yapsaydım, bütün bu görüntüleri almaya kalkışsaydım, beni sansürlemek isteyeceklerdi. Bu yüzden ertesi gün belki de içlerine giremeyecek, çalışmamda derinleşemeyecektim. O yüzden insanları rahatsız etmeden yavaş yavaş içlerine girmek, onlara saygı göstermek çok önemli. Dans ediyormuş gibi davranmak, birlikte uyum içinde olduğunuzu hissetmek çok önemli. Kimseyi rahatsız etmeden, güler yüzle yaklaşmalı ve fotoğraf çekeceğiniz anları çok iyi belirlemelisiniz. Onları en az rahatsız edecek şekilde, onlarla uyum içinde çalışmalısınız.

Foto muhabirliğinin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin için foto muhabirliğinin üstatları kimler?
-Foto muhabirliği 1800’lü yıllarda başladı. 1928 yılı Leica’nın doğuşu oldu. Gerçekten bu makine sayesinde basın fotoğrafının doğduğunu söy- leyebilirim. Daha sonra 1936 yılında Life dergisi çıktı. Fotoğrafçılığın ge- lişimi için bu derginin ortaya çıkışı, İspanya iç savaşı sırasında çekilen fo- toğraflar çok önemliydi. 1944’te ise Normandiya Çıkarması’nın fotoğrafları çekildi. 1948 yılında Magnum Ajansı kuruldu. Basın fotoğrafını bilen herkes zaten bunları bilir. Ve nihayet 2000’lere geldik. İnternet ve dijital fotoğrafçılık ortaya çıktı. Basın fotoğrafının üstatları benim için Alfred Stieg- litz, Walker Evans ve Robert Frank… Tabii başka birçok isim de var ama asıl referans noktaları bu fotoğrafçılar. “Fotoğraf” sözcüğünün etimolojisine baktığımızda ne kadar olağanüstü olduğunu görüyoruz. Fotoğraf, “ışık” ve “yazmak” sözcüklerinden oluşuyor. Işıkla yazmak anlamına geliyor. “Fotoğraf”, gerçekten çok güzel bir sözcük…

Fotoğrafın araştırmacılık boyutu hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Fotoğrafçı olarak bizim araştırmacılarla da yakından ilişkimiz var. Öncelikle gözlemliyoruz. Daha sonra kaydediyoruz ve sınıflandırıyoruz. Gerçekten bir araştırmacı gibi aralıksız çalışıyoruz. Bir ressam ya da bir yazar, araştırmasını önceden yapabilir. Örneğin bir yazar yazdığı şeylere tekrar geri dönebilir ama biz fotoğrafçılar için bu mümkün değil. Biz bir görüntü oluşturuyoruz. Bu, anlık bir durum. Güzel bir görüntü için her şeyin yerli yerinde olması gerekir. Bir durumun sonucudur bu. Öğeler birbirinin üstüne gelerek bir imajı, bir imgeyi oluşturur. Fotoğraf oluşturmak bazı in- sanlar için kolay olabilir. Amatör fotoğrafçılarla profesyonel fotoğrafçılar arasındaki fark da budur aslında. Biz profesyonellerin, konumuza kendi- mizi adamamız lazım. Mesleğini iyi yapan kişiler sonuna kadar kendilerini işlerine adarlar. Foto muhabirleri olarak bizim dezavantajlarımızdan biri de artık herkesin elinde bir fotoğraf makinesi olması. Herkes bizim gibi fotoğraf çekebileceğini düşünüyor. Bunun o kadar kolay olmadığını göstermekse bize düşüyor. Fotoğrafla beraber bir hikâyeyi yazabilmek herkesin yapabileceği bir şey değil. Her zaman araştırma yaparım. Bilgilenme çok önemli. Basit bir turist bile olsanız sonuçta araştırma yapmadan seya- hat etmez, bir şeyler öğrenmeye çalışırsınız. Savaşta, bölgeye erişim yolla- rını bilmeniz ve düşman bölgesinden uzak durmanız gerekir, hazırlıklarınızı tamamlamadan yola çıkamazsınız. Araba bulmak, yolda benzin istas- yonu olup olmadığını öğrenmek, yiyeceğinizi, suyunuzu ayarlamak… Örneğin Bab el Aziziye’ye giderken yanımda çok fazla ağırlık taşımak istemedim. İki fotoğrafçı, iki gazeteci ve bir televizyoncu bir aradaydık. Olay bittiğinde saat 18.00’di. Dışarı çıktım ve 100’e yakın gazetecinin gelmiş olduğunu gördüm ama olaylar artık çoktan durulmuştu.

Dijital fotoğrafçılığın gelişimi sizce neleri değiştirdi?
-Yeni fotoğrafçılar sadece dijital çekiyor. Eskiden fotoğraflar filmle çekilirdi. Filmleri satın alıyorduk, o yüzden de her yerde fotoğraf çekmiyor, daha dikkatli çalışıyorduk. Şimdi dijital fotoğrafçılık çağı başladı ve insanlar sürekli fotoğraf çekiyor. Çok fazla görüntü oluşturuyorlar, nicelik hızla artıyor ama ne yazık ki nitelik o oranda gelişmiyor. Bunu Perpignan Fotoğraf Festivali’nde fark ettim. Her akşam iki buçuk saat boyunca fotoğraf gösterimleri yapıldı. Çok fazla fotoğraf vardı, gerçekten dayanılmazdı. Bu kadar çok fotoğraf insanı rahatsız ediyor, güzel fotoğraflar güzel olma- yanların arasında kaybolup gidiyor. Korkunç bir şey bu bence. Fotoğrafçılıkta irade, istek ve konuya kendinizi adamak çok önemli. Çalışırken konunuza kendinizi adamaz, iradenizin ve enerjinizin yüzde yüzünü ortaya koymazsanız, başaramazsınız. Hiçbir şeyin peşini bırakmamak lazım. Kesinlikle sonuna kadar gitmek gerekiyor.

Bir fotoğrafçının retrospektifinde çekmediği fotoğrafların da önemli bir yeri olmalı...
-Henri-Cartier Bresson’dan bir cümle aktarmak istiyorum: “Öncelikle anları çekmeye başlarız. Ama çok keskin, tilki gibi gözlerinizin olması lazım. Flaşsız fotoğraf çekmelisiniz.” Flaş kullanmaktansa fotoğraf çekmemeyi tercih ediyordu kendisi. Bir dergide ya da bir gazetede çalışır- ken bu pek de mümkün değil tabii, flaş kullanmak zorundasınız ama ben bu cümleyi yine de çok ilgi çekici buluyorum. Bir gün çekmediğim fotoğrafların albümünü yayımlamak isterdim. Büyük ilgi görürdü. Otuz yıldan beri çalışıyorum. Öyle çok görüntü kaçırdım ki. Belki çok da önemli değil. Çünkü önemli olan aslında yapabildiğimiz şeyi göstermek ve daha sonra pişmanlık duymamaktır. Aslında görüntüler etrafımızda, her yerde. Ama onları her zaman görmüyoruz. Çünkü steril bir rutin ve korku içerisinde yaşıyoruz. Bu görüntüleri görmek, onlara bakma cesarettir.

Fotoğrafların seri halinde işlenip kapsamlı bir hikâye anlatması, belgesel fotoğrafçılıkta yeni uzmanlık alanlarının da önünü açıyor sanki…
-Bir fotoğrafçı bazı şeyleri farklı şekilde işlemeli. Ben Paris’teki hastanelerin acil servislerinde bir çalışma yapmıştım. Bu seride fotoğrafları birbirine bağlayan ortak bir unsur var. Bunların arasında olağanüstü bir şey yok ama bir seri oluşturuyor, bir bütüne varıyorlar. Amatörlerin bilmediği ama bizim bildiğimiz bir şey var; o da “editing”… Yani fotoğrafların işlenmesi ve değerlendirilmesi süreci. Bu çok önemli. Kimi zaman bir fotoğraf tek başına çok önemli olmasa da seriyi tamamlayabilir. Seri oluştururken güçlü başlamak gerekir. Sinemada film izlerken ya da bir kitap okur- ken mesela, kitabın ilk sayfasını açar ve ilgimizi çekmezse bırakırız. Ya da sinemaya gireriz ama sıkılırsak çıkmak isteriz. Bu nedenle insanların ilgi- sini çekebilmek için güçlü başlamak lazım. Ve sonunda yine güçlü bitirmek şart. Sonuca giderken güçlenmek gerekir. Sinemada aksiyon sonda çok güçlü olur, kahraman kazanır. Fotoğrafçılıkta da öyle. Bir hikâyeye güçlü başlarsınız, daha sonra akışa geçer ve güçlü bitirirsiniz. Bir editöre fotoğraf verdiğinizde, ona bunun gerekli olduğunu hissettirmeniz lazım. Bütün gün böyle görüntüler görüyor zaten, sizin onu şaşırtmanız gerekiyor. Çok çarpıcı bir etkiyle başlarsınız, on iki fotoğraf gösterirsiniz ve yine çarpıcı şekilde bitirirsiniz. Ve o sizin diğer fotoğraflarınızı da görmek ister.

Konularınızı nasıl seçersiniz?
-Paris’te cinsel tercihleri farklı insanlar üzerine bir belgesel çalışması yaptım. Ben aslında normal bir aile hayatı olan iki çocuklu bir adamım. İki yıl önce yurtdışına çıkabilmek ve başka projeler yapabilmek için imkan bulamamıştım. Bu çalışmayı yapıp para kazanmayı düşündüm. Tabii bunun için bir fikir üretmek lazımdı. Ve bu fikri buldum. Benim için fotoğraf her şeyi denemektir. Gözlerimi, düşüncemi, fikrimi açmak ve çekebil diğim şeylerin fotoğraflarını çekmektir. Bir fotoğrafçı kendini arayabilir, farklı şeyler yapabilir. Savaş alanında ya da bir hastanenin acil servisinde çalışabilir. Aslında kafanızda ne varsa hayata geçirebilir ya da bunların pe- şine düşebilirsiniz. Fotoğraf sadece o anda fotoğraf çekmek değildir. İlgi çekici pek çok şey önce meydana gelmiş olabilir ama sonra da gerçekleşe- cek olabilir, bilemezsiniz. Olay anında çekilen fotoğraflar daha çok ajanslar veya günlük gazeteler içindir. Ben bu insanlarla mücadele edemem. Onlar olay anında fotoğraflarını çeksinler, ben bununla yetinemem. Teknik olarak da fotoğraflarımı anında yollama yetisine sahip değilim, böyle bir imkânım yok. Bu nedenle olayların biraz öncesinde ya da sonrasında bir şeyler yapmaya çalışıyor, konularımı bu şekilde oluşturuyorum. Bir fikir ve eksen oluşturmaya uğraşıyorum. Tabii olay anında fotoğraf çekmek de çok önemli. Mesela Bab el Aziziye’nin alınışı, fotoğrafı gerçekten etkiliydi. Belki üç-dört senede bir mümkün olur böyle güçlü bir fotoğraf çekebilmek.

Savaş meydanlarında kendinizi nasıl koruyorsunuz? Çevreden nasıl tepkiler alıyordunuz?
-Gerçekten şanslı olduğumu düşünüyorum. Gençken çok aptallık ettiği- mi söyleyebilirim. Ama artık tecrübeliyim, daha dikkatli davranıyorum. Savaş bölgelerinde çalışırken yaptığım ilk şey tabii ki hayatta kalmak. Hayatımı bir hiç uğruna riske atacak değilim. Hayatta kalmayı başardıktan sonra çalışmak önemli. Libya’dayken de nerede olduğuma dikkat ediyordum. Nereden ateş gelebilir diye düşünmeye, kendimi korumaya çalışıyordum. Türkiye’de veya Fransa’da rahatça fotoğraf çekebilirsiniz, orada başınıza pek bir şey gelmez. Ama birkaç yıl sonra daha da sakin olacağım. Söz veriyorum. Aslında kaosun içerisinde olmak her zaman kolay. İnsanlar sizden hiçbir şey talep etmi- yor. Her şey birbirine karışmış durumda. Ortada bir savaş varsa insanlar sizin- le ilgilenmiyor doğal olarak, yapacakları çok daha önemli şeyler oluyor. Kimse “Bu adam burada ne yapıyor?” diye sormuyor. Ben yabancı bir fotoğrafçıyım. Genelde onların hizmetinde olduğumu düşünüyorlar. Belki de orada olmamdan mutluluk bile duyuyorlar.

İyi bir fotoğraf için hangi unsurlar bir araya gelmeli sizce?
-İyi bir fotoğraf için çok fazla şeyin bir arada olması gerekir. Öncelik- le iyi bir ışığınızın olması lazım. En iyi anı yakalamalısınız. Ve bir de tabii kompozisyon… Fotoğrafın içine kendinizi de koyabilmeniz önemli. İnsanları nasıl yönlendiriyorsunuz? Tabii siz müdahale etmiyorsunuz onla- ra ama kendinizi konumlandırabilirsiniz.

Fotoğraf makinesinin seçiminde hangi ölçütleri göz önünde bulunduruyorsunuz? Seçiminizi nasıl yapıyorsunuz?
-Fotoğraf makineniz Canon, Nikon ya da Leica olabilir. Makine çok da önemli değil, önemli olan; göz, beyin ve el. Sizin yeteneğiniz önemli. Fotoğrafçı olarak fotoğrafı yapan sizsiniz, makine değil. Ama tabii sevdiğiniz, güvendiğiniz makineyi kullanmalısınız. Ben Leica’yı tercih ediyorum. İki tane var. Bir yanıma 50 mm, diğer yanıma 35 mm asıyorum. Onlarla dünyanın öbür ucuna gidebilirim. Çok ağır değil, kalitesi yüksek, gerçekten iyi maki- neler. Dijital olarak Canon 5D kullanıyorum. Sevdiğiniz makineyi, size zevk veren makineyi kullanmanız önemli. 80’li yıllarda Nikon kullandım, 90’larda Canon. 2000’lerin başında Leica’m vardı. Sonra dijital Canon’a geçtim. Bir se- rimde 4-5 inçlik filmlerle çalıştım. Büyük formattı. Malzemenin çok da önemi yok aslında. Benim için kesinlikle konsantrasyon, çalışırken kendimi rahat hissetmem önemli. İnsanlara yakın olmak lazım. Ben 35 ve 50 mm ile kendimi rahat hissediyorum. Bunlarla istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz ama tabii bir devlet başkanını ya da olimpiyat oyunlarını çekemezsiniz. Ben kendi fotoğrafçılığım için bunu söylüyorum, artık genç değilim, çalışırken hafif olmam, hızlı hareket etmem lazım. 35 mm ya da 50 mm lensle fotoğraf çekerken önce nerede duracağınızı bilmelisiniz.

 

ERIC BOUVET KİMDİR?

1961 yılında Paris’te doğdu. Güzel sanatlar ve grafik eğitimi aldıktan sonra 1981’de fotoğraf kariyerine başladı.

1980’lerde Fransız fotoğraf ajansı Gamma’da kadroluydu, 1990 yılında bağımsız çalışmaya başladı. 1986’da, Kolombiya Omeyra’daki bir yanardağ patlaması sonrası kurtarma çalışmalarında çektiği fotoğraflarla uluslararası alanda tanındı. Bouvet, o tarihten bu yana Afganistan, Libya, Irak, İran, Çeçenistan, Sudan, Somali, Lübnan, Yugoslavya, İsrail, Kuzey İrlanda, Surinam ve Burundi’deki çatışmaları görüntüledi.

Bouvet; İran’da Humeyni’nin cenazesinden Tiananmen Meydanı katliamına, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından Nelson Mandela’nın serbest bırakılmasına pek çok önemli olayın fotoğraflarını çekti. Paris banliyölerinde çalışan polislerin hayatını inceledi, Rus hapishanelerine, tedavi gören kanserli çocukların hayatına tanıklık etti. Eserleri; Time, Life, Newsweek, Paris Match, Stern ve The Sunday Times Magazine gibi birçok uluslararası dergide yayımlandı. Sivil toplum örgütleri ve hayır kurumları için fotoğraf kampanyalarına öncülük eden Bouvet; beş kez World Press Photo ödülü kazanmasının yanı sıra; Visa d’Or, Paris Match, Bayeux Calvados gibi çok sayıda ödüle de layık görüldü.

* Bu söyleşi editörlüğünü yaptığım Time in Turkey projesi çerçevesinde yayımlanan Fotoğraf Konuşmaları kitabında yer almıştır.

Eric Bouvet’nin çalışmalarını görmek için www.ericbouvet.com sitesini tıklayınız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram