‘Erdoğan’ın büyükelçi atamaları da Ulusalcılara güven bunalımının işareti’

Eski diplomat Ömer Murat kritik başkentlere yapılan son siyasi atamaları değerlendirdi: Erdoğan üç ay öncesine nazaran çok daha fazla kendi cemaatinin kontrolü altında bir “tek parti, tek adam rejimi” istiyor ve 'ulusalcı' grupla arasında giderek artan bir güven bunalımı ve muhtemelen kriz var.

KRONOS 05 Nisan 2021 SÖYLEŞİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir süredir büyükelçi atamalarında kariyer diplomatlar yerine eski AKP’li vekilleri ve danışmanları daha fazla tercih ediyor. Muhalefet tepkili. CHP’li Utku Çakırözer, eski AKP’li Cahit Bağcı’nın Bakü’ye atanmasını ‘Büyükelçilikler AKP’li eski vekillerin emeklilik projesi mi?’ diyerek eleştirdi. Erdoğan, Washington Büyükelçiliğine de AKP kurucularından Murat Mercan’ı atamıştı.

Erdoğan’ın AKP’li eski vekilleri büyükelçi atadığı Washington ve Bakü gibi yerlerde görev yapmış eski diplomatlardan Ömer Murat’a bu durumun Dışişleri Bakanlığı’nın yapısında ne tür değişimlerin habercisi olduğuna dair görüşlerini sorduk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kariyer diplomatlar yerine siyasi atamaları neden tercih ediyor? 

Meseleyi anlayabilmek için biraz öncesinden anlatmaya başlamak gerekiyor. Bilindiği üzere Dışişleri Bakanlığı dünya görüşleri ne olursa olsun geleneksel olarak devletin en nitelikli bürokratlarının yetiştiği müstesna kurumlardan biridir. Dışişleri Bakanlığı’nda 15 Temmuz sürecinde rejimi oluşturan koalisyonun yapısını yansıtan yeni bir düzen oluşturuldu. Şunu hatırlatmak gerekir ki bütün kurumlar içerisinde oran olarak en büyük tasfiye Dışişleri Bakanlığında yapıldı.

En büyük tasfiye neden Dışişlerinde yapıldı? 

Bu AKP’ninkinden çok “ulusalcı” denilen kesimin hırs ve öfkesini yansıtıyordu. Bu kesimi tanımlamak için mecburen bu terimi kullanıyoruz, yoksa ortada “ulusalcılık” kisvesi altında kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden dar bir grup söz konusu… Bu tasfiyelerin boyutu çarpıcıdır, çünkü Bakanlık bir güvenlik kurumu veya yargı organı değildir. Erdoğan’ın yolsuzluklarını ortaya çıkaran soruşturmalarla, Suriye’deki şaibeli bazı örgütlere yapılan gizli silah yardımları gibi hadiselerle veya 15 Temmuz’daki olaylarla neredeyse hiçbir ilgisi olmayan bir kurumdur.

Bunu nasıl anlamak gerekir?

Burada öncü rol oynayan “ulusalcı grup”, fırsattan azami istifade ederek kurum içinde, onların “suyuna gitmeyeceğini” düşündüğü herkesi iyice sindirmeyi hedefledi. Erdoğan da o dönemde onlardan yurtdışında etkili oldukları odakları kullanarak 15 Temmuz rejiminin tanınması için kendisine destek vermelerini bekliyordu ve tabi bir de kindarlık ve aşırılıkta kimse kendisiyle yarışamayacağı için tasfiyelerin o boyutlara çıkmasını onaylamakta bir beis görmedi.

KHK’lılardan boşalan yerlere ‘ulusalcı’ kadrolar mı yerleşti?

Tasfiye sadece KHK’larla Bakanlıkla ilişiği kesilen diplomatları kapsamadı, saray bağlantısı olmayan muhafazakar yapıdaki pek çok diplomat da pasifize edildiler, KHK’larla mesleklerinden tamamen uzaklaştırılmadıkları için hallerine şükreder durumda kaderlerine razı oldular. AKP iktidarı sanki Dışişleri Bakanlığını “ulusalcı” ortaklarına devretmiş gibi bir tavır sergiledi. Bu grupla bağlantılı diplomatlar kritik görevlere getirildiler, hatta içlerinde, Bakanlık geleneklerinde görülmediği şekilde kendilerinden 5-6 yıl kıdemli meslek memurlarının üzerine amir olarak atananlar oldu. Bakanlıkta “artık döndük ve eskisinden de güçlüyüz” mesajı sert bir üslupla verilerek herkes adeta hizaya getirildi. Kurumda son dönemde ülkede etkinliği çoğalan güvenlik ve istihbarat kurumlarıyla farklı bağlantılara sahip kişilerin gücü arttı.

AKP, ulusalcı kadroların bu denli kontrolü ele almasından rahatsız mı oldu?

Muhtemelen öyle, çünkü yavaş yavaş bu düzende bazı sarsıntılar yaşandığı hissedilmeye başlandı. Bu değişimin dışarı yansıyan boyutu AKP’li milletvekilleri ve danışmanların artan sayıda kritik ülkelere büyükelçi atanmasıyla gerçekleşti. Aslında AKP hükümeti başından itibaren bazı büyükelçiliklere siyasi atamalar yapmıştı ama bunlar sayıca azdı ve genelde Türkiye’yle yoğun ilişkileri olmayan ülkelere yapılan atamalardı. Ve atanan şahsiyetler belirli likayatları olanlar arasında seçiliyordu. Gerçi daha o zamanlar bugünleri haber veren gelişmeler de yok değildi. Mesela bir AKP’li vekil, büyük Müslüman ülkelerden birine büyükelçi atandı, kendisinin niye tercih edildiği anlaşılamadı, hatta atandığı görevle ilgisi o kadar azdı ki sık sık Bakanlığa haber vermeden bulunduğu başkenti haftalarca terkedip Türkiye’ye geliyordu. Buna rağmen hakkında hiçbir işlem de yapılmıyordu. Kendisinin atanma nedeni olarak o zaman “borçlarını ödeyebilmesi için” yardım edildiği gibi bir neden dedikodu halinde paylaşılıyordu. Açıkçası ben daha makul bir açıklama bulamadığım için bunun doğru olduğunu düşündüm.

Kritik başkentlere de siyasi atamalar yapılması sadece ulusalcılara güvensizlikle mi ilgili? 

Sanırım o sadece bir boyutu… Eskiden kurum dışından “siyasi tavassut” olumsuz algılanırken, gelinen noktada bu iyice kanıksandı, hatta kural haline geldi. Yeni yaklaşımın “apeks” yani zirve noktası Erdoğan’ın Washington ve Tel Aviv Büyükelçiliklerine kariyer diplomatları yerine AKP’li kişilikleri atamasıyla yaşandı. Türk dış politikası bakımından diğerlerinden daha önde konumu olan, kritik önemde bir düzine başkent vardır. Bunlar Washington, Berlin, Paris, Londra, Moskova, Atina, Tel-Aviv, Şam, Tahran, Bakü gibi yerlerdir. Bugüne kadar Erdoğan bu tür kritik önemdeki ülkelere, “ulusalcı gruba” yakınlıklarını sorun yapmadan kariyer diplomatları atamayı yeğliyordu. Artık bu tercihini bir kenara bıraktığına ilişkin kesin işaretini Washington ve Tel-Aviv’e yapılan atamalarla gösterdi. Eğer böylesine kritik iki başkente AKP’li vekil veya danışman atamakta bir sorun görmüyorsanız, bu aslında diğer tüm büyükelçiliklere de rahatlıkla AKP’li vekiller atayabileceğiniz anlamına gelir. Hele dövizin giderek değerlendiği bir ortamda bu makamların taliplilerinin ne kadar çok olacağını tahmin etmek zor değildir.

Son büyükelçi atamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakü’ye de siyasi atama yapıldı…

O çok çarpıcı bir gelişme… Çünkü Aralık ayında Anadolu Ajansı aracılığıyla duyurdukları büyükelçi listesinde Bakü’ye bir kariyer diplomatı atanmıştı. Fakat ilgili ülkelerden agremanlar alındıktan sonra Resmi Gazetede yayınlanan nihai listede Bakü’ye onun yerine eski AKP’li bir vekilin atandığı görüldü. CHP milletvekili Utku Çakırözer’in basına yaptığı açıklamaya göre değişiklik sadece bununla da sınırlı olmayacak, Berlin’e de duyurulduğu gibi kariyer diplomatı değil bir başka AKP’li vekil atanacak. Bu ilginç gelişme ister istemez son üç ay içinde neyin değişmiş olabileceği sorusunu akla getiriyor. Hükümet bu konuda bir açıklama yapmış değil. Düşünün ki Çavuşoğlu Berlin’e atadıkları sefiri, Alman Dışişleri Bakanı’nın son Ankara ziyareti sırasında mevkidaşına takdim etmiş, hatta bu basına verilen görüntülere yansımıştı.

Sizce son 3 ay içinde ne ya da neler değişmiş olabilir?

Sanırım buradan bir kaç husus çıkarabiliriz: Bunlardan ilki, Erdoğan’ın kafasındaki devlet rejimi, üç ay öncesine nazaran çok daha fazla kendi cemaatinin kontrolü altında olan bir “tek parti, tek adam rejimi”. İkincisi Erdoğan’la ulusalcı grubu arasında giderek artan bir güven bunalımı ve muhtemelen kriz var.

Esasen Boğaziçi gibi köklü ve prestijli bir üniversitenin rektörlüğüne, kendi içindeki muhafazakar öğretim üyelerinden birini getirmeyi bile yeterli görmeyerek dışarıdan birini kayyım gibi atama tercihinde görüldüğü üzere Erdoğan’ın artık “siyaseten doğruluk”, “dengecilik” gibi kavramları tamamen lügatından çıkarmış olduğu anlaşılıyor. Yani Dışişlerinde yaşananlar Türkiye’deki genel gidişattan farklı bir durum değil.

Bu atamalar Türk Hariciyesi’ni nasıl etkiler. Dışişleri Bakanlığını neler bekliyor sizce?

Mevcut haliyle Bakanlık bürokrasisinde yeni bir hiyerarşi oluşuyor. Burada tepe noktada artık eski AKP’li vekiller ve danışmanlar, onların hemen altında ulusalcı gruba mensup kariyer diplomatları yer alıyor. Kendilerinin tepe noktasındaki konumlarının artık öngörülebilir bir gelecekte sarsılmayacağını düşünen ulusalcılar için yeni durumun çok büyük bir hayal kırıklığı oluşturduğu belli. Fakat burada asıl mağduriyet içerisinde olan Bakanlıkta özveriyle çalışan, aslında diplomatik iş yükünün büyük kısmını üstlenen diğer geniş kesim… Yeni hiyerarşi onların tamamen dışlanması anlamına geliyor. Kariyerlerini büyükelçilikle taçlandırma ihtimali neredeyse kalmamış gibi gözüken bu memurların ciddi bir moral bozukluğu ve karamsarlık içinde bulunmaları, tabiatıyla yaptıkları işin kalitesini ister istemez etkileyecektir.

Öte yandan, büyük ölçüde usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen, kendini devamlı yetiştirmeyi gerektiren bir mesleği, “meritokrasinin” kaldırıldığı bir ortamda geliştirebilmek pek mümkün değildir. Nitekim Bakanlık açıklamalarının hem Türkçesi, hem de İngilizcesinde son dönemlerde yaşanan üslup ve ifade bozuklukları bu motivasyon düşüklüğü ve genel kalite kaybının bir yansıması olmalıdır. Osmanlı devletine uzanan bir geleneği yansıtan Hariciye’nin gerçek emekçileri diyebileceğimiz bu geniş kesim yavaş bir ölüme terk edilmiş durumda… Neticede Türkiye bir gün düştüğü yerden kalkacaksa, ki buna inanıyorum, bu insanların uzmanlıklarına, tecrübelerine ve özverili çalışmalarına mutlaka ihtiyaç duyacaktır. Dışişleri Bakanlığı herhangi bir partiye, gruba, cemaate mensubiyetin değil, liyakatin esas alınması gereken en öncelikli kurumlardan biridir. Erdoğan sonrası dönemde bunun daha iyi anlaşılarak bu doğrultuda reformlar yapılacağını umut ediyorum.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram