Erdoğan’ın Biden kumarı

Köşeye sıkışmışlığın verdiği ruh hali ile olayı yokuşa sürüyor Erdoğan, şart koşuyor, “Ama siz de Suriye’de PKK/YPG/SDG’ye desteği keseceksiniz.” diyor. Kısaca pazarlık yapıyormuş gibi görünmeye çalışıyor ama o da farkında, konu pazarlığa kapalı.

ALİN OZİNİAN 18 Şubat 2021 YAZARLAR

ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’ın Trump’tan koltuğu devralıp 20 Ocak’ta göreve başlaması, tabir yerinde ise “varını yoğunu Trump’a yatıran” Erdoğan için oldukça can sıkıcıydı. Biden’ın Türkiye’ye yönelik beklenen ve duymaya başladığımız söylemler ile kendini belli eden politikaları, aksini iddia etseler de Erdoğan ve yakınlarının moralini oldukça bozuyor.

Erdoğan ile Trump ikilisi arasındaki tuhaf kişisel ilişkiye benzemeyeceği ilk günden belli olan ve kurumsal bir zemine oturulması planlanan Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni dönemi ilk günden sancılı başladı. Biden, pek çok ülke lideriyle görüşme yapmasına rağmen halen Erdoğan ile “görüşemedi”.

Diğer yandan, Türkiye ABD’nin gündeminde değil dersek yanlış yapmış oluruz. Türkiye’de üzerinde durulmasa da, konu Türkiye olunca yan yana gelen Cumhuriyetçi ve Demokrat 54 Senatörün Erdoğan’ın içeride ve dışarıda muhalifleri bastıran “otoriter tavrını durdurması” konusunda adım atması için Biden’e yazdığı mektup bunun en önemli kanıtı. Biden’ın henüz üçüncü haftasındayken, Trump’ın azli konusunda senatörlerin oldukça yoğun çalıştığı bir dönemde bu mektup, gelişecek “Erdoğan durmalısın!” siyasetinin ilk mesajı.

Çiçeği burnunda Biden yönetiminin HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve sivil toplum lideri Osman Kavala’nın tutukluluğun sona ermesi, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine yönelik tutuklama ve baskılara son verilmesi çağrıları da gözden kaçmamalı.

Washington altını çize çize ABD’de ve dünya genelinde otoriterleşme ile savaşacağını, insan hakları ihlallerine duyarlı olunacağının altını çiziyor. Bu anlamda, Beyaz Ev’in Türkiye’yi, Rusya ve Çin ile aynı kefede değerlendirdiği bir sır değil. Türkiye’nin NATO üyesi olması tabi ki ilişkilerin geleceği konusunda büyük bir etken, lakin insan hakları konusunda Türkiye’nin sözü geçen ülkelerin yanında görüldüğü çok açık.

Biden ve Erdoğan

NATO üyeliği bu kez Türkiye’nin elini rahatlatmıyor, aksine son yıllardada gelişen Rusya ile “adı konulmayan ilişkisi” ve S-400 hava savunma sistemlerinden kurtulmasına yönelik baskıyı daha da ağırlaştırıyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken göreve geldikten sonra yaptığı bir konuşmasında Türkiye’yi “sözde stratejik ortağımız” olarak anması tüm bunların özeti niteliğinde.

F-35 jetlerinin tesliminin iptali, Rahip Brunson olayı, Halkbank’ın İranlı iş insanı Reza Zerrap ile ilişkisi ve İran yaptırımlarının delinmesi, Fethullah Gülen’in iadesi için Trump ile yaptığı pazarlıklar, dış siyasetteki saldırganlığının ve Doğu Akdeniz’de ve Kafkaslara taşınması, ABD-Türkiye arasında hala çözülemeyen sorunlara yol açtı.

Görünen o ki, Biden yönetiminin esas olarak Türkiye’den iki temel beklentisi var; öncelikle dış siyasette bir NATO üyesi gibi davranması, dolayısı ile S-400’lerden kurtulması ve içerinde demokrasi ve insan hakları öncelikli bir politika benimsemesi.

Erdoğan hükümeti için ikisi de olanaksız derecede zor.

ABD’nin talepleri ve Türkiye’nin “şartları” arasındaki uçurum, iki ülke arasında hem değerler hem çıkarlar açısından bir uyumsuzluğun varlığını da kanıtlıyor.

Erdoğan, Batı aleyhtarı siyasetin iç siyasetteki “kazanımlara” rağmen uzun vaadede işe yaramayacağını anlıyor ama manevra yapabilecek yeri neredeyse yok. “Etrafındakilerin” tutumu ve söylemleri ABD söz konusu olduğunda değişken olsa da Erdoğan’ı bu krizden kurtarmaya yönelik değiller.

Ortağı Bahçeli’nin Batı konusundaki tutumu zaten ortada. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise bu kriz ortamında bile, “15 Temmuz darbe girişiminin” arkasında ABD ve Biden olduğu iddialarını dillendirmekten vazgeçmiyor. Aksine daha da sert söylemler benimsemiş durumda.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise ABD ile ilişkilerin önemini anlayan ve durumu toparlamaya çalışan az aktörlerden biri, lakin onun da önerileri gerçekçi değil. S-400’ler hakkında Yunanistan (S-300) ve eski Varşova Paktı ülkelerini örnek vererek “Sürekli kullanacağız diye bir şey yok.” diyen bakanın bahsettiği ülkelerdeki sistemlerin NATO’ya entegre şekilde çalıştığından ve S-300 ile S-400 sistemlerinin teknolojik açıdan oldukça farklı olduğundan haberi olmaması mümkün değil. Herhalde başka bir çözüm önerisi aklına gelmiyor.

Tüm bunların ışığında iş yine Erdoğan’a düşüyor. Köşeye sıkışmışlığın verdiği ruh hali ile olayı yokuşa sürüyor Erdoğan, şart koşuyor, “Ama siz de Suriye’de PKK/YPG/SDG’ye desteği keseceksiniz.” diyor. Kısaca pazarlık yapıyormuş gibi görünmeye çalışıyor ama o da farkında, konu pazarlığa kapalı.

Görünen o ki ABD’nin derdi S-400ler, Erdoğan’ınki ise Kürtler.

Türkiye’nin Gare’ye yönelik hükümet tarafından henüz sebebi tam olarak açıklanamayan operasyonunda 13 Türk vatandaşının hayatını kaybetmesi sonrası ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen açıklama, Ankara ile Washington arasında yine “gerginliğe” neden oldu.

ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price imzalı açıklamada, Türkiye’nin hayatını kaybedenlerin “PKK tarafından infaz edildiğine” dair açıklaması doğrudan kabul edilmedi, kullanılan “eğer doğru ise” ibaresi can sıktı.

“Türk vatandaşlarının terör örgütü PKK’nın elinde öldüğü haberleri doğrulanırsa, bu eylemi en güçlü şekilde kınarız” ifadeleri ABD’nin Türkiye’ye güvenmediğinin resmi bir ilanı. Erdoğan hükümeti bunu hazmedememekte haklı olsa da, durum bu.

Biden ve Erdoğan

Erdoğan’ın ABD’ye yönelik “Bal gibi de PKK’nın arkasındasınız” sözleri Ankara’nın Washington ile zor bir yola girdiği konusunda şüpheye yer bırakmıyor.

Geçen hafta George Washington Üniversitesi tarafından düzenlenen “Biden Yönetimi ve Dünya: Ne beklenmeli?” başlıklı panelde ABD-Türkiye ilişkileri de tartışıldı. Biden yönetiminin dış politikasının NATO, Ortadoğu ve Asya ayağının konu alındığı paneldeki görüşler yine iç açıcı değil.

Uzmanlar, S-400 konusunda bir çıkış noktası bulunabilse bile, “iki ülke arasındaki ittifakın temellerinin artık yok olduğunun” altını çizdi. George Washington Üniversitesi Ortadoğu Projesi Direktörü Marc Lynch, Erdoğan’ın 10 yıl öncesindeki Erdoğan olmadığını belirten konuşmasında “Türkiye şu anda 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın paranoyasının tetiklediği bir otokrasi” dedi.

ABD’li düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nün, Türkiye-ABD ilişkileri üzerine yayınladığı rapor da ABD’nin Türkiye’ye baskılarını çoğaltacağı yönünde görüşlere yer verdi. “Batı ile bağların yeniden kurulmasından fayda sağlayacağına demokratik olarak seçilmiş bir Türk hükümeti karar verecek. O zamana kadar Washington’un önündeki zorluk, bunu görünür kılmak için yeterli baskıyı sürdürmek olacaktır” ifadelerinin yer aldığı Nicholas Danforth imzalı raporda, Türkiye’nin ‘ABD’yi bir müttefik olmaktan çok stratejik bir tehdit olarak gördüğü’ belirtildi.

Rapor, Türkiye’nin kendini “yükselen bir güç”, Batı’yı ise ‘gerilemekte olan bir düşman’ olarak gördüğünün altını çizerken, Biden’ın önünde CAATSA’yı kullanma fırsatının yanı sıra, Türkiye’nin dış politikasından endişe duyan ülkelerle daha etkin çalışabileceği görüşüne yer veriliyor.

Türkiye’deki “Ankara-Washington ilişkileri” yorumları ise evlere şenlik. Ana akım medyada tam bir akıl tutulması yaşanıyor. Hürriyet yazarı Hande Fırat, ABD – Türkiye ilişkileriyle ilgili olarak “ABD istediği kadar açıklama, baskı yapsın, S-400 konusu geride kalmıştır” dedi. Nedim Şener ise ‘ABD ile askeri çatışma kaçınılmaz görünüyor’ dediği yazısında ABD’nin Amerika Türkiye’ye her cepheden saldırdığını ve saldıracağını iddia etti.

Birçok uzmanın da tahmin ettiği gibi, ABD, Türkiye’yi elinden geldiğinde NATO’da tutmaya ve Rusya’ya daha fazla itmemeye çalışacak, dahası NATO üyesi olmayan bir Türkiye Rusya’nın ne kadar işine yarayabilir, o da büyük bir muamma. Tüm bunların yanı sıra büyük bir ekonomik gerileme ile kendini gösteren yönetilememe krizine dış politikadaki bu sıkışmışlık eklendiğinde Türkiye’nin geleceği konusunda iyimser tahminler yapabilmek çok zor.