Erdoğan sonrasında İslamcı ya da sağcı bir askeri rejim mi gelecek?

AKP kulislerinde Erdoğan’ın emekliye ayrılmayı tercih etmesi halinde yerine Akar’ın geçebileceği konuşuluyormuş. Türkiye’de ordu yine ön plana çıkarsa, asker eskisine benzer bir rol takınmayacak, kurulacak yeni askeri rejim kendisini milli iradenin tezahürü olarak takdim etmek isteyecektir.

ÖMER MURAT 12 Ekim 2021 HABER ANALİZ

ABD’nin saygın dış politika dergilerinden Foreign Policy’de yer alan ve Erdoğan sonrasında Hulusi Akar’ın öne çıkabileceğini öngören yazı çerçevesinde yaptığım değerlendirme sonrası bir hafta içinde konuyla ilgili kritik yeni gelişmeler yaşandı. İktidara yakınlığıyla bilinen ORC adlı kamuoyu araştırma şirketinin başkanı Mehmet Pösteki, AKP kulislerinde Erdoğan’ın ikinci dönemi sonunda kendi isteğiyle emekliye ayrılmayı tercih etmesi halinde yerine geçmesi için Hulusi Akar’ı öne sürebileceğinin konuşulduğunu, halihazırda anketlere göre kabinenin en güvenilen bakanının açık ara Akar olduğunu söyledi. Pösteki’yle mülakatı gerçekleştiren Nevşin Mengü bunu “Erdoğan’ın aday olmak istememesi ya da olamaması durumunda, partiyi değil de devleti temsil edecek, parlamenter sisteme olası bir dönüş durumunda siyaset üstü olabilecek bir figür gibi görülüyor” şeklinde aktardı. Bu Mengü’nün kendi yorumuydu. Oysa Pösteki, Akar’ın böyle bir siyaset üstü şahsiyet olarak değil, AKP’nin adayı olarak ortaya çıkabileceğini belirtmişti. Gazeteci Kadri Gürsel de Mengü’nün yorumuna katılan bir yazı kaleme alarak Erdoğan’dan sonra Akar’ın AKP’nin iktidarını uzatmak için değil “AKP’nin tüm Türkiye’yi selamete, barışa ve huzura ulaştıracak, bu otoriterlik badiresini de büyük tecrübeler elde etmiş ve olgunlaşmış bir halk olarak atlatmamızı kolaylaştıracak, Erdoğan’sız, güzel ve haysiyetli bir seçim yenilgisi yaşaması için” geleceği öngörüsünde bulundu.

Mengü ve Gürsel’in yorumları, Türkiye’de AKP öncesi dönemde olduğu gibi asker vesayetinde parlamenter demokrasiye geri dönüleceği beklentisini yansıtıyor. Bunun aslında çok gerçekçi olmadığını ortaya koyan bir başka dikkat çekici açıklama da yine bu tartışmalar devam ederken yapıldı.

Erdoğan’ın TSK’yı şekillendirme ve doğrudan kendisine bağlı özel silahlı milisler oluşturma enstrümanı olarak kullandığı bir yapılanma olarak bilinen SADAT’ın (Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.) kurucusu emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, 15 Temmuz’dan sonra Harp Okulu mülakatlarında kendi ekiplerinin görev aldığını kabul etti, kendisinin 2020’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı görevinden ayrılmasından sonra SADAT ekibinin de artık mülakat heyetinden çıkarıldığı iddiasını da sert bir şekilde “tezvirat” olarak nitelendirerek reddetti. Tanrıverdi’nin çok şey anlatan bu itirafı, benim önceki yazımda paylaştığım öngörümü de doğrular mahiyettedir. Bu açıklamanın mevcut siyasi konjonktürde ne anlama geldiğini daha iyi oturtabilmek için hikayeyi biraz geriden almamız gerekmektedir.

Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Şnin (SADAT) kurucusu Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi.

Her politik rejim, istikrarlı olsun ya da olmasın belirli bir siyasi sosyoloji üzerinde oturur. Antik çağlarda devletler büyük bir savaşı kaybettiklerinde, bundan dolayı tanrılarına kızarlar, küserlerdi. Tanpınar bunu “Siteler mağlup olunca, kabahat ilahlara yüklenir” diye anlatır ve benzer bir sürecin Osmanlı tarihinde de gözlemlenebileceğine işaret eder. I. Dünya Savaşı sonrasında Türk halkı da böyle bir tepki gösterir, kendi dinine küskünlük yaşanır. Şevket Süreyya Aydemir cumhuriyetin kuruluşunun arefesinde halktaki bu psikolojiyi şöyle anlatır: “Bu duygu, uğradığımız felaketten, hatta Allah’ı bile mesul tutacak kadar kuvvetliydi. Ona: Ey Bulgar vahşet ve canavarlığının en büyük amili! diyecek kadar azgındı. Bu parça, asi ve kızgın bir şarkının bir parçasıydı. (İzmir’de musiki öğretmeni İ.Zühtü Beyin eseri) Bu şarkı, bütün mekteplerde okutuluyordu.”

Aşırı laik Cumhuriyet rejimi toplumun bu psikolojisinin üzerine bina edildi. Fakat halktaki geçici bir kızgınlıktı. Kemalizm sosyal, ekonomik, kültürel ve hatta dini ihtiyaçlarını tümüyle karşılama gibi büyük iddiasını yerine getiremedikçe, kızgınlığının geçmesine paralel olarak halk da artık dinine dönme özlemi duymaya başladı. Cumhuriyet’in hayatlarında köklü bir dönüşüm sağladığı, çoğunlukla şehirlerde yaşayan bir azınlık dışındaki geniş halk kesimleri, alışık oldukları yaşam kodlarına, adeta bir tsunaminin çekilişindeki dramatiklik ve hızda geri dönmeye yönelik ciddi bir arzu gösteriyorlardı. Önceki hayatlarını simgeleyen ezan, alaturka musiki gibi her şeyi özlüyorlardı. Cumhuriyet rejimini kuran CHP eliti, böyle bir gidişatın kaçınılmaz şekilde devlet rejiminin de İslamlaşmasını doğuracağını farkettiğinden, bunu engellemek için, Atatürk’ü tanrılaştıran, Kemalizm’i iyice seküler bir din haline getiren noktaya doğru savruldu.

Bu cepheleşme ve gerilim 1950’den itibaren siyasi sisteme şu şekilde yansıdı: Devletin sahibi, bugün CHP tabanı olarak gördüğümüz, ülkede çoğunluk olmayan, daha çok şehirlerde mukim bir kesime dayanıyordu. Bunun karşısında da ülkedeki geniş sağ, muhafazakar tabana dayanan hükümetler ortaya çıktı. Asker vesayetinde parlamenter demokrasi bu gerilimi yönetebilmek için zorunlu olarak getirilmiş bir siyasi rejimdi. Çünkü bir devletin, halkın ancak dörtte birini, belki daha azını teşkil eden bir azınlığa dayanarak idare edilebilmesi mümkün değildi. Bir şekilde geniş sağ kesimin, devleti ele geçirmeden yönetimde temsil edilmesinin bir yolunun bulunması gerekiyordu. Böylece Türkiye’de 20. yüzyılın ikinci yarısının alameti farikası olan siyasi rejim vücut buldu: Bir tarafta geniş sağ tabana dayanan seçilmiş hükümetler, diğer tarafta sosyo-ekonomik açıdan daha gelişmiş olmakla birlikte, daha dar bir tabana dayanan ve ordudaki gücü sayesinde bürokrasiyi elinde tutan Kemalist devlet yapısı vardı.

Toplumsal tabanı zayıf olan Kemalist devlet, devamlı bir savunma içerisinde gücünü kaybediyordu. Bir noktada yenilgiye uğramaya mahkumdu. Kendi “milli iradelerinin” yansıması olan hükümetin ülkeyi istediği gibi yönetemediğini gören muhafazakarlar için devleti ele geçirmek, o surda bir gedik açmak, en kutsal hedef haline gelecekti. Bu tür bir değişimin kolay gerçekleşmeyeceği ve çok sancılı olacağı da belliydi. Erbakan kendi kutuplaştırıcı çizgisini yansıtır şekilde, Kemalist elitin kasten damarına basarak “kanlı mı olacak, kansız mı” derken bunu kastediyordu.

2007’de Anayasa Mahkemesi’nde AKP’yi kapatmaya yönelik açılan davadan bu yana yaşananlar, bu sancılı geçiş sürecinin son perdesidir. Bugüne geldiğimizde, SADAT’a biçilen rol, Türkiye’nin sağ tabana dayanan daha İslami yeni rejiminde, eskisine benzer fonksiyonlar görecek bir “derin devlet” yaratılması arzusunun kurumsal dışavurumu olması bakımından yadsınamayacak önemdedir. “Mehdi gelecek, ortamı buna göre hazırlamalıyız” şeklindeki açıklaması sonrası 2020’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Güvenlik ve Dış Politika Kurul üyesi görevinden ayrılmak zorunda kalan, SADAT’taki görevini ise sürdürdüğünü öğrendiğimiz Tanrıverdi’nin açıklaması AKP tabanına aslında şu mesajı vermektedir: “Ordu artık bizden yana… Ordunun yeni yapısından endişe edilecek bir durum söz konusu değildir.”

Mesela böyle bir açıklamayı devletteki ultra-Kemalist yapılanmayla ilişkili bir kişi, diyelim Perinçek yapmış olsaydı, bugün herkes Erdoğan sonrasında ultra-Kemalist subayların “yönetime el koyabileceği” ihtimalini konuşuyor olacaktı. Tanrıverdi’nin açıklamalarına da aynı perspektiften yaklaşmamak için ciddi bir sebep yoktur. Erdoğan sonrasında Türkiye’de yine ordu ön plana çıkarsa, siyasi rejimde eskisine benzer bir rol takınmayacak, geniş sağ tabana dayanarak meşruiyetini orada arayacaktır. Böyle bir rejimin öncelikli gündemi, muhalefetin bir seçim zaferiyle iktidara gelmesini temin edecek şekilde, parlamenter demokrasiye geçiş sürecini idare etmek olmayacaktır. Ülke tarihinin en ağır ekonomik krizinin eşlik edeceği geçiş sürecinin kaotik ortamında, geniş sağ tabanın devleti kaybetme korkusuyla göstereceği refleksler, orduyu onu teskin ederek, yeni rejimin teminatı olduğunu ispat edecek şekilde hareket etmeye itecektir.

Yanlış anlaşılmasın, Türkiye’de dini bir rejimden bahsedildiğinde kafalarda canlanabildiği gibi ortaya bir Taliban rejimi çıkacağını ne iddia ediyorum, ne de öngörüyorum. Ama Sünni Müslüman çoğunluklu Pakistan veya Mısır’dakine benzer bir rejimin, yani seküler kesimin fazla kısıtlamalara maruz kalmadan hayatını devam ettirirken, devletin kendisini dinin karşısında değil, belki koruyucusu olarak tanımladığı bir rejimin ortaya çıkma ihtimali hiç de düşük değildir.

Sağ kesimin sola nazaran devleti paylaşma konusunda daha az kıskanç olacağını beklemek yanıltıcı olur. Devletin yeni sahipleri için onlara karşı tehdit oluşturacak, güçlü bir tabana sahip bir kesim bulunmayacaktır. Belki artık ordunun siyasetteki müdahaleleri bu geniş sağ tabana dayanan ve kendi ayrıcalıklı konumunu sorgulamayacak olan partilerin iktidara gelmesini sağlama odaklı olacaktır.

Orduya dayansa bile yeni rejim başlarda kendisini fazla güvende hissetmeyecektir. Geçiş süreçlerinin yüksek geriliminin, merkezde yer alan ılımlı güçlerin etkinliğini kaybederek uçtaki grupların öne çıkmasına yol açtığı örnekler çoktur. Okuyucu yazıları fazla uzatmamı istemediğinden bunun pek çok çarpıcı tarihi örneğine girmeyeceğim. Yeni rejimin öncelikli gündemi, 1950’lerden beri devam eden bir mücadelenin, geniş sağ tabanın zaferiyle nihayete erdiğini ortaya koyan ideolojik ve siyasi söylemlerin sembolü bürokratik kurumlar inşa etmek olacaktır.

Fakat bu sürecin çok çalkantılı geçeceğine ilişkin de pek çok güçlü işaret bulunmaktadır. Erdoğan “devletin ele geçirilmesini” sağladığı için sağ taban nezdinde popülerdir. Bugün ise attığı üst üste yanlış adımlar ve kötü yönetimle sağ tabanda “acaba devleti kaybediyor muyuz?” endişesine yol açmış gözükmektedir. Bu korkular, işlerin iyice kötüye gitmesi halinde Hulusi Akar’dan bir kurtarıcı rolüne soyunması beklentisine yol açmış gibidir. Tanrıverdi’nin açıklamaları sanki sağ tabanı rahatlatmaya yöneliktir. Üstü kapalı verilen mesaj “Ordunun yapısı değişti. Bundan sonra milli iradeye yönelik bir askeri darbe gerçekleşmeyecektir” şeklindedir. Bunun bir adım ilerisi, bir askeri rejimin bizatihi milli iradenin tezahürü olarak takdim edilmesidir. Neticede her şeyin planlandığı gibi gideceğini sanmak da yanıltıcı olmakla birlikte, tüm mücadelenin cereyan edeceği saha da bellidir. Tahmini imkansız olan sadece, nihayetinde bu rollerin hangi siyasi aktörler tarafından ne şekilde üstlenileceğidir ki, önceki yazımda da belirttiğim gibi bu ayrıntıları bugünden öngörebileceğini sanmak “siyasi falcılıktan” başka bir şey değildir.