Erdoğan sonrası için tezler: Robespierre iktidarı neden ve nasıl yıkıldı?

Erdoğan ne kadar popüler olursa olsun, ekonomiyi düzeltemeyen, enflasyonu durduramayan bir otokrat liderin koltuğunu koruması gitgide güçleşir. Robespierre örneği de dahil tarih bize 'terör rejimleri'nin gidişlerinin kimsenin beklemediği anilikte gerçekleştiğini söylemektedir.

ÖMER MURAT 17 Kasım 2021 HABER ANALİZ

Bütün siyasi değişim kanallarını tıkamış bir otoriter rejimin nasıl iktidardan düşeceğini tahmin etmeye çalışıyoruz. Demokratik rejimlerin en büyük gücü, iktidar değişimlerinin öngörülebilir ve olabildiğince sancısız gerçekleştirebilme mekanizma ve kabiliyetlerine sahip oluşudur. Bu ihtimalin artık Türkiye için geçerli olmadığını kabul etmek, gerçekçi bir değerlendirmedir. Bu durumda neler olabileceğine dair öngörümüzün tarihi örnekler üzerinden yürütülmesi dışında fazla bir seçeneğimiz yoktur.

Tarih, ders alınmadığı hallerde acımasızca tekerrür etmekten bıkmayan büyük bir laboratuvardır. Burada doğru bir kıyaslama yapabilmek için tarihteki benzer örnekleri bulabilmemiz gerekmektedir. Öncelikle karşımızda siyasi literatürdeki adıyla bir “terör rejimi” söz konusudur. Bu, siyasi muhalefete karşı, “vatan haini, devlet karşıtı” gibi yaftalarla geniş çaplı şiddet ve baskı uygulamak demektir.

Erdoğan’ın 2013’de Gezi protestoları ve 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında giderek artan oranda bir siyasi terör rejimi kurduğuna kuşku yoktur. 2016-2020 yılları arasında ‘silahlı terör örgütü’ suçundan yaklaşık 1,6 milyon kişiye soruşturma açıldı, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 125 binin üzerinde kamu görevlisi terörist ilan edilerek tüm hakları ellerinden alındı. Türkiye tarihinde buna benzer bir terör dönemi bulabilmek pek mümkün değildir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sırasında Bektaşilere yönelik takibatlar, İttihatçıların muhaliflerine yönelik baskıları, İstiklal Mahkemeleri ve savaş dönemlerinde azınlıklara yapılan zulümler olmakla birlikte bu olaylar bugün yaşananlardan farklı dinamiklere dayanmaktadır.

Oysa modern dünyanın tüm siyasi hareket ve hadiselerinin bir kıvılcımı olduğu ölçüde, batılılaşma sürecine girmiş her toplumda etkileri belli ölçülerde görülen Fransız İhtilali’nde söylem ve eylemleri Erdoğan’ı hatırlatan bir lider bulmakta zorlanmazsınız. Modern siyasi tarihe “terör” lafzını armağan eden bu kişi Robespierre’dir. Onun beklenmedik sonuna ilişkin ayrıntıları bilmek, Türkiye’de yaşanacaklara ilişkin isabetli öngörülerde bulunmamıza belki yardımcı olacaktır.

Robespierre Fransız İhtilali sırasında sans-culotte olarak adlandırılan halk kesiminin lideri konumuna yükselir. Sans-culotte’un kelime anlamı “çulsuz” veya belki daha iyi bir tercümeyle “baldırıçıplak” demektir. Tabiri asillerin radikal devrimcileri küçümsemek için ürettikleri sanılmaktadır. Bunlar aslında çoğu işçi, esnaf ve zanaatkârlardan oluşan “ekmek derdindeki yığınlardır.” Robespierre’in bu halk kesiminin “dini lideri” gibi olduğu belirtilir ve sans-culotte’ların kendisine olan güveni şu benzetmeyle anlatılır; “Eğer kendi gözleriyle hırsızlık yaptığını görseler yine inanmazlar.”

Ateşli konuşma ve makaleleriyle sans-culotte’lar arasında oldukça popüler olan Jean-Paul Marat’ın arkasında kimlerin olunduğu bilinmeyen bir suikast sonucu 13 Temmuz 1793’de öldürülmesi hadisesini ustaca kullanan Robespierre iktidar iplerini tamamen ellerine alır. Başlangıçta idam cezasına karşı çıkanlar arasında bulunan Robespierre böylece binlerce insanın devrimi koruma adına giyotinden geçirildiği “terör” rejiminin lideri olur.

O dönemde halk, özellikle de şehirli fakir alt sınıflar aç ve kızgındır. Robespierre’in başında bulunduğu hükümet, halktaki kızgınlığı iç ve dış düşmanlara yönelterek terör siyasetine yönelir. Muhârip ordulara erzak gönderilmesi gerekmektedir, Paris’te ekmek kıtlığı başlamıştır, oysa yeni hasada rağmen ortada yeteri kadar tahıl yoktur. Çiftçi tahılını pazara sürmeyerek saklamaktadır. Bu devrime karşı bir muhalefet değil midir? “Milli iradenin” etkili bir şekilde ortaya koyularak “hainlerin” üzerine şiddetle gidilmesi sesleri yükselir. Üst üste bu doğrultuda yasalar çıkartılır. Temel ihtiyaç maddeleri için azami fiyat çıpaları konulur. Binlerce san-culotte’dan oluşan devrim orduları kurulur, bu ordulara köylülerin ellerinde tuttukları tahıl fazlasını vermeye zorlama, karşı-devrimcileri tasfiye etme, vergi toplama gibi geniş yetkiler verilir. Makul şüphe tutuklanmaya (böylece çoğunlukla idama) yetecektir, birinin şüpheli sayılabilmesi için ise sadece söyledikleri veya yazdıkları değil, devrim muhaliflerine kayıtsız kalması veya ürkek davranması kafidir.

Olağanüstü yetkilerle donatılan bir hükümet oluşturulur. Böylece meşrutiyeti getirmeyi hedefleyen ihtilal artık keyfi bir rejime dönüşür. Bütün siyasi muhalif liderler sırayla giyotinden geçirilmeye başlanır. Giyotine başını uzatmadan önce meydandaki özgürlük anıtına bakan Madam Roland, şu meşhur sözünü söyler; “Ey Hürriyet, adına ne suçlar işleniyor!”

Rousseau’nun “Sosyal Sözleşme” kitabını bir vahiy gibi benimseyen Robespierre için bütün muhalifler suçludur. Çünkü Rousseau’ya göre “faziletli” temsilcilerin önderlik ettiği “milli irade”nin yanılması mümkün değildir, bu iradeyi meclis temsil etmektedir. Öyleyse meclisten geçen kararlara karşı çıkmaya kimsenin hakkı olamaz.

İdam edilen bazı kişilerin suçları, yakınları için gözyaşı dökmeleri veya onlara reva görülenlere kızmaları, yani “yanlış” insanların akrabaları oluşlarıdır. Birinin suçu “eften püften nedenlerle çok kan dökülüyor” demektir. Hâlâ bebeğini emziren bir anne (giyotin kafasını kestiğinde sütü celladına sıçrayacaktır) bile idam edilir. “Ben eskiden aristokrat idim, millet (fikri) beni ilgilendirmiyor” dediği için bir terzi kadın da… Kart oynarken sinirlerine hâkim olamayıp olay çıkartınca kendisine “iyi bir vatanperver gibi davranması” söylendiğinde kızgınlıkla “iyi vatanperverlerin canı cehenneme!” diye bağıran bir adam da… İsim benzerliği nedeniyle tutuklanan bir kadın, yanlışlık yapıldığı anlaşılmasına rağmen, “madem burada, onu da götürelim!” diyen savcı tarafından idam ettirilir.

Tutuklamalar genellikle gece yapıldığı için pek çok insan korkarak başını yastığa koyar. Çoğunun idamına yol açan asıl saik, kıskanç veya kindar komşularının kendileri hakkındaki ihbarlardır. Hedefte olan artık sadece nizam-ı kadim yani eski düzenin artıkları, aristokratlar değil zengin ve eğitimli burjuvalardır, pek çoğunun servetlerine ve evlerine el konulur. “Gözetim komitesi sekreterliği” yapan bir kahvehane sahibi, gerçek bir sans-culote’u tanımlarken sözlerine şöyle başlar: “Eğitimin vereceğinden daha fazla sağduyuludur.”

Terörün despotizme dönüştüğü algısı oluşmakta gecikmez. Ateşli konuşmalarıyla ihtilalin başında halkı ayaklandıran, Robespierre’in öğrencilik yıllarından beri yakın dostu Camille Desmoulins şöyle der; “Bütün düşmanlarınızı giyotinden geçirerek mi yok edeceksiniz! Bundan daha büyük bir ahmaklık olabilir mi? Her darağacına gönderdiğiniz kişi için, ailesi ve dostlarından on düşman ediniyorsunuz.”

Danton ve Desmoulins gibi önde gelen devrimci muhalifler tutuklanırlar. Desmoulins, Robespierre’in iktidara gelişinde aldığı rolün getirdiği derin pişmanlıkla ağlar. ‘Terör’e yönelik getirdiği eleştirilerle, oğlunun vaftiz babası da olan Robespierre’i kızdırmıştır. Davanın savcısının öz kuzeni olması da sonucu değiştirmeyecektir. Suçları şöyle ilan edilir; “Bir adam tutuklulara karşı merhamet gösterirse Cumhuriyet’e karşı suç işlemiş olur. Suçludur çünkü teröre muhalefet etmiştir.” İkisi de 34 yaşındadır ve göstermelik bir mahkemenin ardından idam edilirler. Robespierre, kocasının idamına karşı isyankârlık gösteren Desmoulins’in 23 yaşındaki dul karısını da –kucağında defalarca sevip okşadığı bebeği bu kez de anasız bırakmaktan çekinmeyerek- sonraki hafta giyotine gönderir.

Robespierre

Robespierre, eleştirilere cevaben “İçinde bulunduğumuz durumda, siyasetimizin temel düsturu halkı akılla, halk düşmanlarını ise terörle idare etmektir. Terör adaletin hemen, sert ve şiddetle yerine getirilmesidir” der. Bu konuşmayı yaptıktan kısa süre sonra rahatsızlanınca halk (yani sans-culotte’lar) büyük üzüntü yaşar, Robespierre ölürse her şeyin kaybedileceği konuşulur. İyileşmesi sevinçle karşılanır, o halkın sevgilisidir, ona güvenmektedirler. Hastalığının bir zehirlenme sonucu olduğuna ilişkin komplo teorileri yayılır. Bir vekil, halk üzerindeki gücünü “Kamuoyunu o, sadece o belirliyor” diye anlatır.

Ülkede tam bir korku atmosferi hâkimdir. Yaklaşık 300 bin kişi tutuklanmış, 40 bin kişi (idamlar dâhil) katledilmiştir. Sıkı bir sansür uygulanır. Bir tiyatro oyununda geçen bir sözden devrime yönelik eleştiri sezen biri ayağa kalkıp oyuna müdahale edince seyirciler tarafından susturulur, bunun üzerine yapılan ihbar sonucu bütün oyuncular tutuklanır. Herkes “devlet düşmanlarını tespit için tetikte bekleyen” ajanlara yakalanabileceği endişesiyle dikkatli konuşur.

Robespierre, o sırada bir dinsizleşme siyaseti yürüten vekillere köpürür, onları “karşı-devrimcilerin” ekmeğine yağ süren bir siyaset yürütmekle suçlar. Ateizmi fanatiklik olarak gördüğünü ve hem dindar, hem iyi bir cumhuriyetçi olunabileceğini söyler, “Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi” der. Bir festival düzenleyerek, tanrısına “Yüce Varlık” adını verdiği, ruhu ölümsüz kabul eden yeni bir “sivil din” ilan eder. Vekiller arasında her şeyi bir saçmalık olarak görenler azımsanmayacak sayıdadır. Biri şöyle mırıldanır: “Baş belası! Başkan olmak yetmiyor, illa Tanrı da olacak!”

Bu festival Robespierre’in aslında bir diktatör olduğu kanaatini güçlendirerek konumunu sarsar. Fakat bu memnuniyetsizliğin Robespierre’i düşürecek boyutta olduğunu gösterir ciddi bir emare ortada yoktur. Nitekim Paris’te bulunan bir İngiliz, Londra’daki bir tanıdığına yazdığı mektupta Robespierre’in güçlü iktidarının öngörülebilir bir gelecekte yıkılamayacağı inancını paylaşır; çünkü “dürüstlüğüne halkının inancı tamdır, bu nedenle belki ancak suikast ve benzeri bir yöntem sonucu ortadan kaldırılabilir ama normal bir süreçle kendisine zarar verilmesi imkânsızdır.” Bu değerlendirmenin üzerinden kırk gün geçmeden Robespierre’in dik başı halkın destekleyici tezahüratları arasında giyotinin keskin kılıcıyla tanışacaktır.

Popülerliği düşüşe geçen Robespierre’in artan şüphe ve korkuları, yürüttüğü terörü şiddetlendirir. Düşman işgali tehlikesinin ortadan kalkmasıyla, hükümetin diktatöryal yetkileri daha fazla sorgulanır. Konvansiyon’da 26 Temmuz’da yaptığı konuşmada “devrim düşmanı” vekilleri içeren yeni bir listeden bahsetmesi bardağı taşıran damla olur. Zaten çoğu vekilde bir şekilde sıranın kendisine geleceği endişesi vardır, böyle muğlak bir tehdit herkesi tedirgin eder. Hedefte kendilerinin olduğunu düşünen bazı vekiller cesaretle ayağa kalkarak ilk kez kendisine muhalefet ederler. Bir anda hava tersine döner. Meclis’te çoğunluk listenin açıklanmasını ister. Karşı karşıya kaldığı tepkiyle şaşıran Robespierre korku düzeninin devamı için bu tür belirsizliği şart görmektedir, belki 4-5 isim zikr etse Konvansiyonu sakinleştirecektir ama buna yanaşmaz ve “gerekirse açıklarım” der. Fakat bu cevabıyla kontrolü iyice kaybeder. Açığa çıkan muhalifler, Konvansiyonda hâkimiyet kurabilecek kadar kalabalık olduklarını görmüşlerdir ve artık bir ölüm-kalım savaşı verdiklerinin bilincinde hareket ederler.

Konvansiyonun ertesi günü gerçekleştirilen oturumunda, Robespierre ve kardeşi dâhil yetmişe yakın adamı hakkında tutuklama kararı çıkartılır. Bunun üzerine, Robespierre ve adamları kendilerine sadık Paris Komünü’nü, Konvansiyon’a karşı isyan haline sokar. İki taraf da Paris’in 48 ilçesine adamlarını göndererek destek talep eder. Tüm yükselişini sans-culotte’lar arasındaki popülerliğine borçlu olan Robespierre bu kez aradığı desteği bulamaz, 48 ilçenin sadece 17’si onun tarafındadır, diğerleri Konvansiyona tâbi olur. Robespierre’e destek verenlerin çoğunluğu da azınlıkta olduklarını anladıklarında saf değiştirirler.

Olaylar sırasında çenesinden vurulan (veya intihar etmek kastıyla kendisini vuran) Robespierre, kanlar içerisinde platforma getirilir, düne kadar onun giyotine gönderdikleri aleyhine tezahüratta bulunan kalabalıklar şimdi “Yaşasın Cumhuriyet! Kahrolsun Tiran!” bağırışlarıyla onun ve adamlarının kanını ister. Kafasını giyotine uzatırken, kanama dursun diye doktorların yaptığı bandaj sökülüp de alt çenesi düşünce, bir müşahidin anlatımıyla, kesilmiş koyun gibi kan fışkırır ve tüm meydanı kaplayan bir inleme duyulur.

Peki, ne olmuştur da Robespierre bu kez halkın desteğini arkasında bulamamıştır? Halk Robespierre hükümetinin iktisadi politikalarından memnun değildir, “enflasyon canavarı” bir türlü yenilememiştir. Onu yenmek için temel ihtiyaç maddeleri için azami fiyatlar belirlenmiş, ama uygulamada bu başarısız olmuş, ekmek haricinde hemen her şey karaborsaya düşmüştür. Bunun üzerine enflasyonu düşürme hedefiyle işçi ücretlerini sabitleyen ve maaş artış taleplerini yasaklayan bir kanun çıkarılmış, kanuna uyulmaması halinde sert cezalar koyulmuştur. Ama bunlar da meseleyi çözememiştir. Kamuya ait atölyelerde çalışan işçileri, artan gıda fiyatları ve kıtlık nedeniyle greve giderler. Hasat sezonu yaklaşırken binlerce tarım işçisi yüksek maaş talebiyle protesto gösterilerinde bulunurlar.

Robespierre’in düşüşünden üç gün önce açıklanan azami işçi ücretleri, pek çok işçinin kazancında büyük kesintiler anlamına gelir. Temel gıda fiyatlarının dondurulmasını talep eden alt sınıflar, bu iktisadi siyasetin uygulanabilmesi için gerekli görülen sabit maaş uygulamasından hoşlanmamışlardır. Robespierre ve adamları idam edilirken, her kesilen kafa sonrası izleyici kalabalıklar “A bas le Maximum!” yani “Kahrolsun Azami (ücret uygulaması)!” sloganı atar. Robespierre’in kesik başı düştüğünde, meydandaki işçiler “böylece azami ücretler çöpe gitti” diye neşeyle bağırır ve sonrasında maaşlarında artış yaptırır. Ertesi günü Paris gazeteleri, tirandan kurtuldukları için halkın nasıl mutlulukla birbirlerine sarıldıklarından bahsedeceklerdir.

Terör döneminde tutuklananlar serbest bırakılır, idare ve yargıda görev alanlar ise yargılanırlar ve çoğunlukla idam edilirler. Sürgündeki zadegânlara dönüş yolu açılır. Terör sırasında yakınlarını kaybedenler intikam amaçlı “Beyaz Terör” estirirler, önceki dönemde görev alanların pek çoğu dövülür, linç edilir, hapishanelerde katledilir, suikastlara maruz kalırlar, yüzlercesi kalabalıklarca linç edilir.

Liberalizmin kurucuları arasında kabul edilen Benjamin Constant bizzat şahit olduğu bu olaylara ilişkin “Keyfi idareden hukukun üstünlüğüne birden geçiş kadar nadir bir şey yoktur” tespitinde bulunur. Bize de burada noktayı koyarak bu vecizenin bugünün Türkiye’si için neyi ifade ettiği üzerinde düşünmek kalmaktadır.