Edebiyatın hafızası, sanatın tanıklığı

“Unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçerdin” cümlesi ile açılan Kiraz Ağacı “hatırlayanlara” ithaf edilmiş. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu ikinci romanı ile Türkiye'de, Osmanlı’ya, Tanzimat dönemine dayanan gazeteci-romancı geleneğine eklemleniyor.

FİRDEVS CANBAZ YUMUŞAK 14 Kasım 2021 KÜLTÜR

Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Eymür ile yaptığı röportajı çokça konuşulan Gökçer Tahincioğlu yayımlanan ikinci romanı Kiraz Ağacı (2020) ile bu yıl Yunus Nadi roman ödülünü aldı. Romanda 2000’deki ölüm oruçları ve cezaevi operasyonlarını konu alan yazar, bu bağlamda okuru hatırlamak-unutmak kavramları üzerine düşünmeye ve edebiyat yoluyla toplumu bir yüzleşmeye çağırıyor. Gökçer Tahincioğlu daha önce de haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe ve Abdi İpekçi gazetecilik ödüllerini almıştı. Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş’la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016) Tahincioğlu’nun daha önce yayımlanan mesleki kitapları. Aslında bu kitap isimleri bile yazarın toplumsal hafızaya dikkat çekmek, her şeyi pek çabuk unutan bir ülkenin tarihine not düşmek için nasıl çabaladığını gösteriyor. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu Türkiye’de, Osmanlı’ya, Tanzimat dönemine dayanan gazeteci-romancı geleneğine eklemleniyor. Mühür’ün (2018) ardından yayımlanan Kiraz Ağacı yazarın ikinci romanı.

“Unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçerdin” cümlesi ile açılan Kiraz Ağacı “hatırlayanlara” ithaf edilmiş. Roman, Hivda ve Deniz’in yollarını kesiştiren politik mücadelelerini ve bu mücadele ile iç içe geçen aşklarını, ölüm oruçlarını, Korsakoff sendromu sonrası yaşadıklarını konu alırken okuru kişisel ve toplumsal bir hesaplaşmaya çağırmanın kapısını aralıyor. Yazar bir röportajda, bu sürecin “sağlıklı” gerçekleşebilmesi için, yaşananların “uygun bir törenle uğurlanması gerektiği görüşünde”: “İnsan unutmadan yaşayamıyor ve hatırlamadan da. Unutmak istediklerini ise hatırlamadan unuttuğunda, bir biçimde karşına dikiliyor bana kalırsa. Toplumsal olarak da bireysel olarak da böyle… Gömmek istediğin her neyse, uygun bir törenle uğurlaman gerekiyor bana göre.” Bu roman da bu anlamda bir “tören” aslında. “Hatırlamak” ve “Unutmak” adında iki bölümde sunulan roman “Kalp, gerçekten çarptığı hiçbir şeyi unutmuyor” cümlesiyle bitiyor. Kapağa da estetik bir çizimle aktarılan “kiraz ağacı” romanda imgesel bir anlam taşıyor. Hem roman kişileri Hivda ve Deniz hem de yazar için önemli bir hatırası olan kiraz ağacı, toprağa bağlanan kökler gibi, hatıralarla, geçmişle kurulan önemli bir bağ aslında.

Kiraz Ağacı için unutulmaz bir roman demek zor; öte yandan unutmayı-hatırlamayı sorunsallaştıran bir metin olmakla birlikte edebiyatın, siyasi hayatı konu alarak toplumsal hafızaya katkısını da hatırlatan önemli bir çaba. Edebiyatın hayatı yansıtıp resmi tarihin unutmak istediği şeyleri not düşmesinin güzel bir örneği. Bilindiği gibi hayatın, sanat ve edebiyat üzerindeki etkisi pek çok sanat kuramının temel meselelerinden. Bu yazıda sanatın işlevini konu alan kuram ve değerlendirmelere girmek gibi bir niyetim yok ancak edebiyat metninin kimi zaman hayatın bir yansıması olduğunu ve hafızasız ülkemizin tarihini kimi zaman edebiyat metinlerinde okuduğumuzu hatırlatmak isterim. Öte yandan Tanzimattan bugüne kurmaca, bilhassa roman kimi zaman toplumda tartışılması ve içselleştirilmesi istenen meseleleri de ele aldı. Özellikle Milli edebiyat ve erken dönem Cumhuriyet romanında siyasi konuları ele alan romanlar ulus-kimlik inşasını hazırlayan kanonik metinlerdi ve siyasi projenin bir parçası gibi görüldü. Dönem dönem iktidarların himayesinde ve teşvikiyle üretilen edebiyatın hayata nüfuzu da, sözcülüğünü ettiği iktidarın gücü oranında arttı ancak tarihsel süreç içinde gücünü kaybeden iktidarla birlikte unutulup değersizleşti ve hatta bazen gülünçleşti.

Türkiye’de edebiyat dönem dönem siyasal iktidarı desteklemek ya da resmî ideolojiyi meşrulaştırmak için kullanıldı. Türk edebiyatı özellikle Millî edebiyat olarak tanımlanan dönemde hâkim ideolojinin taşıyıcısı ve meşrulaştırıcısı olmak görevini gördü. Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece (1928), Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye (1926), Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban (1932) adlı romanları, o dönemdeki siyasal erki onayan ve destekleyen başlıca örneklerdir. Cumhuriyet’in özellikle ilk yirmi senesinde devrimlerin halka anlatılması için yazarlardan istifade edilmesi sistemin yazara direkt müdahalesiydi. Daha erken dönemlerde Halide Edip’in Yeni Turan (1912) ve Müfide Ferit’in Aydemir (1918), Ahmet Hikmet’in Gönül Hanım (1920) romanları yaşanan sorunlara Türkçülüğün çözüm olacağı konusunu işlemişlerdi. 1950 sonrasında Anadolu’da yaşanan ihlaller, köylünün problemleri ve hak sömürüsünü konu alan “köy romanı”nı doğurdu. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt dönemin velud yazarlarıdır.

Türkiye’de bütün siyasi baskılara rağmen ülke gerçeklerinin, siyasi konuların edebiyata bütün gerçekliği ile yansıdığı dönem 12 Mart ile başlar. Bu dönem romanı resmi ideolojinin unutmak istediklerini kayıt altına aldı. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbesi toplumda derin yaralar açmış ve bu da edebiyata yansımıştır. O dönem yazılan roman ve öykülere baktığımızda darbe döneminde yaşananların izlerinin, şiddet olaylarının, antidemokratik uygulamaların, şüphe ve güvensizlik ortamının, bireyler ve devlet ekseninde yaşanan çatışmaların, politik göçmenlerin, darbeden sonra yapılan özeleştirilerin,  faili meçhullerin, işkence ve gözaltılarının edebiyata konu olduğu görülmüştür. Yazarların bir kısmı tutuklanmış, hapse atılmış ve bizzat eserlerinde anlattıkları hak ihlallerine maruz kalmışlardır. Sevgi Soysal, Fürüzan, Vedat  Türkali, Erdal Öz, Çetin Altan bu dönem romanları ile öne çıkan isimlerdir; devam eden yıllarda Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Attila İlhan, Oya Baydar, Sevinç Çokum siyasi sorunları romanlarına konu edinen romancılardır. Yakın zamanlarda ise Burhan Sönmez, Murat Uyurkulak, Ayhan Geçgin yakın dönem siyasi sorunları romana taşıyan ve okuru kimi zaman “rahatsız ederek” yüzleşmeye çağıran isimler oldular.

Sanatın çağına tanıklık etme gibi bir işlevinin olup olmaması tartışmasına girmeden “hatırlama ve hatırlatma” bağlamında çokça münakaşaya neden olan bir başka sanat olayına daha bakmak istiyorum. Bilindiği gibi geçtiğimiz haftalarda resim, kavramsal sanat ve heykel alanında çalışmaları bulunan Ahmet Güneştekin, Diyarbakır Keçi Burcu’nda “Hafıza Odası” isimli sergisinde Türkiye’de yaşanan faili meçhul cinayetleri ve hak ihlallerini konu edinen eserlerini sergilemeye başladı. Sergi, Türkiye’nin ve bölgenin tanınmış isimlerinin katıldığı bir törenle açıldı ancak daha çok Kardeş Türküler’in müziği eşliğinde çekilen halayla gündeme geldi ve hem açılışta yaşananlar hem de Ahmet Güneştekin’in hak ihlallerini yansıtmaya yönelik yaklaşımının geçmişte yaşananları hatırlamaya nasıl bir katkısı olduğu sorusu çokça tartışıldı ve eleştirildi.

Hafıza bu kadar kıymetli bir şeyken ve toplumsal hafızaya kaydetmek, tarihe not düşmek bu kadar önemliyken üretilen sanatın “neye hizmet ettiği” meselesi üzerine belli ki daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Bunu hem etik hem de estetik kaygılarla söylüyorum. Evet sanat eseri çağına tanıklık ederken, edebiyat olup bitenleri hafızasına alırken okurun, insanların vicdanına seslenip toplumu rahatsız etmeli, ama bu rahatsız ediş iyiye ve güzele, demokrasi ve özgürlüğe yönelik bir adım atma cesareti ve isteği veren bir rahatsız ediş olmalı. Edebiyatın hayata etkisi elbette daha yavaş, derin ve sezgisel olacaktır, ama öyle veya böyle sanat, resmi tarihi ve zamanı aşar. İnsanın kendisini, diğerini, yani birbirimizi anlamamızı sağlar. Edebiyatla empati kurar, hatalarımızla yüzleşir, hesaplaşır, bağışlar, kabul eder, affederiz.

Yaşanan hak ihlallerini sanatçılar, yazarlar, şairler nasıl anlatacak, nasıl işleyecek meselesi sanatın en önemli sorunlarından biri. Can Bahadır Yüce “İşkencenin Gölgesi” adlı yazısında, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın işkence hakkındaki en çarpıcı filmlerden biri olduğu halde içinde tek işkence sahnesi olmadığının altını çizer çünkü “işkence mağduriyeti romantize edilemeyecek kadar ciddi bir şeydir”. Yüce, işkence “bir kahramanlık-korkaklık ikileminin, bir irade kahramanlığının konusu yapılamaz—bir hukuk sorunu olarak ele alınabilir” diyerek sanatın bu hassas konuları ele alırken durması gereken çizgiyi de işaret eder. Dolayısıyla diyebiliriz ki ancak derdini nasıl anlatacağına kafa yoran, öznesini anlayan ve onun derdini muhatabı ile buluşturabilen sanatçıların eserleri kitlelerde kalıcı bir etki uyarabilir; aksi halde eser hiç de amaçlamadığı ve arzulamadığı yerlere varabilir, konu ettiği şeyi hatırlatmak bir yana unutturan, sıradanlaştıran ve değersizleştiren bir şeye dönüşebilir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram