‘Cumhurbaşkanı halka hesap versin, parlamenter sistemi konuşuruz’

MB Eski Başkanı İyi Partili Durmuş Yılmaz: Cumhurbaşkanı ''Hadi gelin o zaman, parlamenter sisteme dönüyoruz' derse ne yapacağız? Bence Cumhurbaşkanı önce seçime girsin, hesabını vatandaşa versin. Aksi halde inisiyatifin cumhurbaşkanında olacağı bir masadan kazançlı çıkamayız.

FİKRİ DOĞAN 08 Ocak 2021 SÖYLEŞİ

İYİ Parti Ankara Milletvekili Durmuş Yılmaz’ı, Cumhuriyet tarihinin en başarılı Merkez Bankası başkanlarından biri olarak tanır kamuoyu. 2007 yılında “Dünyanın En Başarılı Merkez Bankası Başkanı” seçilmişliği de var. Son zamanlarda Twitter hesabından özellikle parlamenter sisteme dönüşle ilgili ‘yargı’ dağıtan twittler paylaşınca kapısını çalalım dedik. 50 yıllık ekonomi bürokratı ve yeni siyasetçi Durmuş Yılmaz, hakim olduğu konularda fırtınalar estirdi, siyasette ise topu sürekli ‘genel merkeze’ attı.

Ve çok faydalı bir söyleşi oldu…

Geçtiğimiz Twitter hesabınızdan ‘’İlk turda seçilemeyeceği kesin olan Cumhurbaşkanı haydi güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiyoruz derse ne yapacağız? diye sordunuz. Ben de sorayım masaya mı oturacaksınız, yoksa yurttaş hesap sorsun mu diyeceksiniz?

Genel başkanımız verdiği mülakatlarda ve çıktığı programda açık ve net olarak şunu söylüyor. Söylerken de belli verilere, anketlere, o anketlerden çıkan sonuçlara dayanarak söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı, erken veya normal bir seçimde birinci turda seçilemeyecek. Eğer cumhurbaşkanında da böyle bir bilgi varsa ki var, o da tekrar seçilmek isteyeceği için, bütün bu yoklamalar, birinci turda seçilemeyeceğini (hatta belki ikinci tur da tehlikeye girebilir) artık Türkiye’nin de bu yönetim biçimini kaldıramayacağı sonucuna varır; ya da fikir değişikliğine uğrar da ”Hadi gelin o zaman. Madem parlamenter sistem istiyorsunuz. Ben de bunu istiyorum. Gelin, oturalım konuşalım” derse… Şu anda mevcut parlamentoda grubu bulunan siyasi partilerin ülkeyi yönettiği bir dönem içinde mi yapacağız, yoksa biz bir seçime gireceğiz ve seçim sonucunda oluşacak parlamenter yapı içinde mi yapacağız?

‘CUMHURBAŞKANI ÖNCE BİR SEÇİME GİRSİN İCRAATLARININ HESABINI VERSİN’

Sizce hangisi yapılmalı?

Ben Durmuş Yılmaz olarak, Ankara İYİ Parti milletvekili olarak ikincisini tercih ediyorum. Yani diyorum ki, sayın Cumhurbaşkanı bir seçime girsin şu ana kadar yaptığı icraatların hesabını bir vatandaşa versin. Sonuç: Belki birinci parti çıkabilir, ikinci parti olabilir ben sonucun ne olacağını bilmiyorum. Ama benim gönlümden geçen bir seçime girilmesi ve o seçim sonucunda ortaya çıkacak yeni parlamento aritmetiği çerçevesinde bir sistem değişikliğine gidilmesi. Bu sistem değişikliği şüphesiz anayasanın tadil edilmesidir. Şimdi sıfırdan bir anayasa yapılması pek kolay gözükmüyor. Biz mevcut anayasa ile seçime girmiş ve parlamentoya gelmiş bir siyasi heyetiz. Diğerleri de aynı şekilde. Dolayısıyla sıfırdan bir anayasa yapılması için bir halin olması lazım. Yeni bir oluşumun olması lazım. O sistem içerisinde millete yaptığı icraatların hesabını vermiş ve o hesabın sonucunda da ortaya çıkan yeni bir siyasi heyet.  İyileştirilmiş parlamenter sisteme dönüşü sağlayacak anayasa tadilatını, o heyet yapsın diyorum.

ERDOĞAN’IN İNİSİYATİFİ KURULMUŞ MASAYA OTURMAKTAN YANA DEĞİLİM

Neden parlamenter sisteme dönüş için gerekli değişiklikleri hali hazırdaki değil de yeni oluşacak meclis yapsın istiyorsunuz?

Şu anda gidersek bu iyileştirmeye, inisiyatif cumhurbaşkanında olacak. Cumhurbaşkanının kurmuş olduğu masaya onun inisiyatifiyle oturmuş olacağız diye düşünüyorum. Ama bu benim şahsi fikrim. Herkes benim gibi düşünmek zorunda değil. Farklı düşünceler de var. Herkes hesabını kitabını buna göre yapmalı.

‘MERAL HANIM EVİNE DÖNECEK’ ALGISINI ORTADAN KALDIRMAMIZ LAZIM’

Anketlere göre MHP’nin oyları çok düştü. Hükümetin yeni bir ortağa ihtiyacı var. Sayın Bahçeli, sürekli olarak Sayın Akşener’e ‘evine dön’ çağrısı yapıyor. Görünen o ki İyi Parti’nin oylarına ihtiyaçları var. Meral Hanım dönecek mi evine?

Benim bugüne kadar genel başkanın sorulan sorulara verdiği yanıtlardan çıkardığım husus bizim partinin AKP’nin yanında olacağı konusunda bir intiba yok. Ama kamuoyunun algısında böyle bir şey var dolayısıyla bu algının ortadan kaldırılması gerekir diye düşünüyorum.

Sizce neden kamuoyunda İYİ Parti AKP ile işbirliği yapabilir algısı var?

Şimdi biz yeniden parlamenter sisteme dönelim, diyoruz bunu da ısrarla söylüyoruz, güçlü bir şekilde söylüyoruz dolayısıyla Cumhurbaşkanın da 1. turda seçilemeyeceği hep söyleniyor. Bu bir yakıştırma gibi geliyor ve bunu pompalayanlar var. Bana göre bize düşen görev bu algıyı ortadan kaldırmak.

AKP’NİN KURACAĞI MASADAN BİZ KAZANÇLI ÇIKMAYIZ

Siz anladığım kadarıyla İyi Parti ile AKP’nin yan yana gelmesinden rahatsızsınız.

Ben bu tür bir cümle kurmak istemiyorum. Ben hesap verebilirlikten yanayım. Oturulacak masadan optimum faydanın sağlanabilmesi için tarafları maddi ve manevi psikolojik koşullarının eşit olması lazım. Önce sandık sonra masa ile önce masa sonra sandık şeçeneklerinin elbette artıları eksileri var. Ben diyorum ki işlerin düzgün yapılabilmesi için günün birinde eşit şartlar içinde bu dönüşümün yapılması lazım. Şu anda inisiyatifi elinde bulunduran AKP’nin kuracağı bir masada biz kazançlı çıkamayız diye düşünüyorum. O nedenle diyorum ki önce bir seçime gitsin hesabını versin ortaya çıkacak sonuca göre masaya oturalım. Herkes benim gibi düşünmek zorunda değil. Öte yandan genel başkana evine dön çağrısı yapılmasının cevabını genel başkan kendisi verdi.

Bahçeli, Akşener’i köşeye mi sıkıştırılmaya çalışıyor. AKP’nin oyları düşüyor ama bu oylar göründüğü kadarıyla muhalefete de gitmiyor.

Bu abesle iştigalden başka bir şe değil. Ben bu söylemlerin doğru olmadığını düşünüyorum. Genel başkanın oraya döneceğine dair bir endişem de yok. Genel başkan bir parti kurdu o partiyle de siyaset yapmaya devam edecektir diye düşünüyorum. Verdiği yanıt da zaten bu dedi ki ben işimi bitirdim şu an evime dönüyorum dedi.

EKONOMİK KOŞULLAR UYGUN OLMASA DA SEÇİM İÇİN 2023’ÜN BEKLENECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM

Son anketlerde İYİ Parti %11’in üstünde gözüküyor. Bir erken ya da baskın seçim beklentiniz var mı?

Aslında yukarıda sorduğunuz bazı soruların yanıtı da burada. Amaç Partimizin yakaladığı ivmelenmeyi durdurmak, millet ittifakına zarar vermektir. Genel başkan bunlara kesinlikle prim vermiyor. Seçime gelince; Ben 2023’e kadar bekleneceğini düşünmüyorum. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar an itibariyle bir erken seçime uygun görünmüyor. Böyle bir ortamda böyle bir kararı alamazlar. Şunu da gördük, geçmişte erken seçimi ne kadar inkar ederlerse arkasından mutlaka bir erken seçim geldi. Ama bu koşulların bir erken seçime olanak tanımadığını düşünüyorum.

Erken seçimin maliyeti anlamında mı söylüyorsunuz ekonominin kötü gidişatı anlamında mı?

Ekonominin içinde bulunduğu koşullar, işsizlik, istihdam, fakirleşmeye doğru gitme, milli gelirin azalması… Her cephede insanlar sıkıntı içerisinde. Dolayısıyla böyle bir ortamda mevcut iktidarın bir erken seçime gideceğini düşünmüyorum ama 2023’e de kalmaz bu iş.

‘SÜRDÜRÜLEBİLİR BÜYÜME ANCAK ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İLE  MÜMKÜN’ 

‘Adalet’ vurgulu bir sabit twetiniz var. Neden bu vurgu? Adalet eksikliği ekonomiye nasıl yansır?

Dünyada bu konuda bir hayli çalışma var. Kendisiyle gurur duyduğumuz Daron Acemoğlu’nun bu konuda çalışmaları var. Çalışmalar uzun vadede sürdürülebilir büyümenin katılımcılıkla ilgili olduğunu ve katılımcılığın da ancak demokrasiyle mümkün olabileceğini söylüyor. Buradan hareketle Çin gibi merkezi otoritenin çok güçlü olduğu, demokrasinin çok zayıf olduğu yerlerde ekonomik büyüme var, hızlı büyüme var, fakat onun sürdürülemez olduğunu söylüyorlar. Benim söylediğim şey şu; biz hem büyüme istiyoruz hem özgürlük istiyoruz. Bir noktaya kadar paranın bol olması için özgürlüğünüzden feragat etmemelisiniz ama diyelim ki ettiniz, paranın sürdürülebilmesi için özgürlüğün gerekli olduğunun farkına varacaksınız.

Yani özgürlük olmazsa Çin gibi otoriter rejimler devam edemez mi?

Bu dediğiniz şu an için çok büyük bir cümle olur. Ama bu işin erbabı bu işin uzun vadede sürdürülemeyeceğini söylüyorlar. Mutlaka katılımcı bir demokrasinin şart olduğunu söylüyorlar.

‘MERKEZ BANKASI’NIN GÖREVİ TARLAYA NADAS ETMEK, EKİME HAZIRLAMAKTIR’

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası başkanlarıyla pek anlaşamıyor. Neden sizce?

Merkez Bankasının görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. Fiyat istikrarı tarlayı nadas etmektir, ekime hazırlamaktır. Eğer bunu yapmazsanız oraya ekeceğiniz tohumdan fazla bir verim alamazsınız. Merkez Bankasının yapacağı iş, ekonominin sürdürülebilir büyümesini sağlamak ve ekonomiyi potansiyel büyüme hızında büyütebilmek ve o potansiyeli zaman içinde artırabilecek koşulları oluşturacak çerçeve oluşturmaktır. Bunun için de merkez bankasının temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. Yani yatırım yapacak kişi için önümüzdeki 3-5 yıl belirsizliği ortadan kaldırmak, öngörülebilir hale getirmek ve enflasyon endişesinin de ortadan kaldırılması lazım fiyat istikrarı bu demek. Dolayısıyla Merkez Bankası şu anda bunu yapmalı.

‘İŞLER SARPA SARINCA MERKEZ BANKASI CAN HAVLİYLE DOĞRU KARARLAR ALDI AMA…’

T.C Merkez Bankası bu görevlerini yerine getirmiyor mu?

Maalesef siyasi müdahalelerden dolayı bunu yapamadı. İşler sarpa sarınca can havliyle bir takım doğru kararlar aldı. Enflasyon yükseldi, geç kaldı, geç kaldı, geç kaldı o enflasyon yükselince o enflasyona bir tepki verdi. Verdiği tepkinin sonucunda işler biraz düzelmeye başlayınca bu kez sabırsızlık başladı. Tekrar siyasi baskıdan dolayı aldığı kararın nihai sonucunu almadan tedbirleri geriye aldı bu kez faizi düşürmeye başladı. Her defasında biz hüsrana uğradık. Yüksek faizin maliyeti ortada kaldı ama o yüksek faizden dolayı ortaya çıkan düşük enflasyonu bir türlü yakalayamadık. Burada siyasetçinin kabahati ya da siyasetçinin yapması gereken şey Merkez Bankasının aldığı kararların sonucunu görmek için sabırlı olmak. Ülkemizdeki ekonomik durumun özetinin özeti nedir derseniz: SABIRSIZLIK derim. Sabırsızlık bize büyük bir bedel olarak dönüyor. MB bir karar aldı faiz oranlarını artırdı ve bunun sonucu olarak bir ortaya bir iyimserlik çıktı. Piyasalar da bunu gördü ve iyimserliği satın aldı. Şimdi alınan kararın hedefe ulaşabilmesi için bir etkinlik süresi var. Biz buna aktarım mekanizması diyoruz. Aldığınız karar bazı makro ekonomik değişkenlikleri etkileyecek, bu etkileme daha düzgün işler haline gelecek ve sonra da önünüze koyduğunuz hedef yani düşük enflasyon olacak. Siz yarı yolda bu hedefe giden politikayı tersine çevirir ve piyasaların kafasını karıştırırsanız o zaman daha fazla bedel ödemek zorunda kalırsınız. Geçen sene bu zamanlar politik faiz neredeyse yüzde 14’tü. Temmuza geldiğimizde yüzde 7’lere düştü. Zamansız indirimlere gidildi. Bugün geldiğimiz noktada bir önceki yılın yüzde 14’ünün de üzerine çıktık.

Sorun nedir? Sorun, MB’nin aldığı baştan aldığı doğru kararın sonucunu beklemek yerine yarı yolda politika değiştirerek geriye dönülmesidir.

‘YÜKSEK FAİZ ENFLASYONUN SEBEBİDİR’ BİZE PAHALI BİR DENEY OLDU’

Peki neden işler doğru giderken müdahale etme ihtiyacı duyuyorlar? Tek neden gerçekten sabırsızlık olabilir mi?

İşte bütün mesele bu. Önce kafalarında bir paradigma var. Yüksek faiz enflasyonun sebebidir diyor. Fakat bu Türkiye ekonomisi için bir deney oldu. Üstelik çok pahalı bir deney oldu. Biz bu deneyi yaptık ve bu deneyin sonucunda da yüzde 17 faize geldik. Dolayısıyla işi belirleyen sabırsızlık. Ekonominin bir büyüme kapasitesi var. O potansiyel büyümesi belirleyen şey sabit sermaye yatırımlarıdır. Yani ortaya koyduğunuz fiziki sermayedir. Fiziki sermayenin oluşmasından dolayı ortaya çıkacak üretken kapasiteyi artırmadan bir takım kredi tedbirleriyle talep artırması yoluna gidiliyor. Kısa vadeli talep artırması yolu ile de ekonomi kısa vadede büyütülüyor. Fakat bir noktada potansiyel büyüme hızının üzerine çıktığı için tekrar başa dönüyoruz.

Çünkü yüksek enflasyonun olduğu yerlerde krediyle büyümenin öyle çok fazla mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla siyasetçinin bakış açısını ve kafa yapısını değiştirmesi lazım. Her defasında da kısa vadeli büyümeyi önceliyor ama büyümenin gerekli şartı olan fiyat istikrarını, finansal istikrarı ve sürdürülebilir kredi büyümesini sağlayacak tedbirleri almıyor. Seçim kazanabilmek için ekonomiyi ısıtıyor. Seçimi kazandıktan sonra da tekrar bambaşka bir dünyaya gidiyoruz.

SİYASET BİR KURUM AMA NİHAİ KARARI VEREN KİM? SAYIN CUMHURBAŞKANI.

Siyasetçiden kastınız sayın Cumhurbaşkanı mı?

Siyaset bir kurum. En tepesinden en aşağısına kadar herkes bu siyaset kurumunun içerisinde. Ama son Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde son tahlilde nihai kararı veren kim? Sayın Cumhurbaşkanı.

‘MERKEZ BANKASI’NA BAĞIMSIZLIĞINI VEREN TBMM’DİR, MECLİSTİR’

Cumhurbaşkanı kamuoyu önünde MB Başkanlarıyla polemik yaşıyor. Özellikle faiz artırımı-indirimi konularında. Siz de uzun yıllar MB Başkanlığı yaptınız. Siz çalıştığınız dönemde Sayın Cumhurbaşkanı ile çatışma yaşadınız mı, size de baskı oldu mu?

Siyasetçi her zaman düşük faiz ister ve siyasetçinin fonksiyonu oy toplamaktır ve seçim kazanmaktır. Bu dünyanın her yerindeki siyasetçiler için geçerlidir. Siyasetçide kısa vadecilik vardır, seçim kazanmak vardır ve oy toplamak vardır. Bu da gayrimeşru bir şey değil. Zaman içerisinde toplumların uzun vadeli çıkarları siyasetçinin kısa vadedeki çıkarları çatışır. Siyasetçi seçmen baskısıyla birlikte seçimi düşünerek acele eder ama ekonomiyi düzeltmek de uzun vade ister. İşte Merkez Bankası’nın bağımsızlığı da tam bunun için gereklidir.

Çünkü Merkez Bankası’nın bağımsızlığını parlamento vermiştir. Parlamento bunu neden vermiştir? Parlamento şunu görüyor ve diyor ki, ‘Alınan ekonomik kararların belli bir etkileme süreci var. Bu süreç içerisinde inişli-çıkışlı kararlar alınmasın. Alınan kararların nihai sonucu görünsün’’ diyor. Bizim üzerimizde seçmen baskısı var. Parlamento Merkez Bankasına bu yüzden bağımsızlık vermiştir. MB zorla bağımsızlık almamıştır. Dolayısıyla, siyasetçinin parlamentonun Merkez Bankasına uzun zaman önce vermiş olduğu -toplumsal çıkarı sağlayacak olan- bağımsızlığı içselleştirmesi lazım. Ama maalesef bizim siyasetçimiz bunu içselleştirememiştir. Hep kısa vadeli düşünmüştür. Oysa kısa vadeli düşünmenin bedelini biz şu anda yüksek cari açık, yüksek bütçe açığı, yüksek faiz ve yüksek kur olarak ödüyoruz. Ve artan işsizlik olarak ödüyoruz.

‘YANİ ÖYLE BİR ZAMANDA FAİZ ATTIRDIK Kİ, YAPTIĞIMIZ YANLIŞLARDAN DOLAYI’

Peki kısa vadeli düşünmenin uzun vadeli sonuçları ne olacak Türkiye ekonomisi üzerinde?

Bu işin böyle yürümeyeceğini artık hükümet de gördü. Bir takım operasyonlar yaptı. Merkez Bankası Başkanını değiştirdi, Hazine ve Maliye Bakanını değiştirdi ve şu anda Merkez Bankası Başkanı da piyasada olumlu sinyaller veriyor. Dolayısıyla ne yapılması gerektiği konusunda piyasa algısını ve beklentileri olumlu yönde yönetmeye çalışıyor. Şu ana kadar da belli bir kredibilite kazandı. Fakat bunum sürdürülüp sürdürülemeyeceği konusunda piyasa kesin emin değil. Yani biz öyle bir zamanda faiz artırdık ki!!! Normalde ekonominin ısındığı dönemlerde enflasyonu düşürmek ve toplam talebi daraltmak için faiz artırılır. Biz şu anda ekonomi daralırken faiz artırmak zorunda kaldık. Geçmişteki yaptığımız yanlışlardan dolayı.

‘MERKEZ BANKASI REZERVLERİ ULUSLARARASI PİYASALARA VERİLEN GÜVENCEDİR’

Merkez Bankasında eksi bakiyeden bahsediyoruz. Eksi bakiyeye tam olarak ne demek ve nasıl düşüldü eksi bakiyeye?

Merkez Bankasının rezervleri döviz ve altından oluşuyor. Dövizin içinde dolar, Euro, yen, sterlin gibi konvertbıl paralar var. Altın da bildiğimiz altın. Standart dışı bir miktar altın da var. Rezervin sağladığı şey uluslararası piyasalara ve MB ile iş yapanlara teminat yani güvencedir. ‘Evet MB’nin kasasında para var. Eğer ben Türkiye’ye gidersem ve yatırım yaparsam çıkmak istediğimde paramı alırım’ demektir. Rezervin tutulmasının ana nedeni güven vermektir. Rezerv son derece de pahalı bir enstrümandır. Piyasadan dövizi alacaksınız bunun karşılığında ulusal paranızı vereceksiniz başkasına. Sonra o parayı piyasaya çıktığı zaman sizin enflasyon hedefinizle uyumlu değilse likiditenin bolluğu onu bir de açık piyasa işlemleriyle geri çekeceksiniz. Ona bir de faiz ödeyeceksiniz. Aldığınız dövizi de likid halinde bulunduracaksınız. Hemen istediğiniz zaman kullanılabilir halde tutacaksınız. Onu tutmanın yolu ne? Bankada vadesiz mevduat olarak tutacaksınız hemen kullanabilmek için. Eğer vadeli tutarsanız vadesi gelmeden doğal olarak o parayı kullanamazsınız. O zaman ne yapacaksınız? Hemen nakde dönen hazine kağıdına yatırım yapacaksınız. O nerede? Amerika’da. Ya da Euro bölgesinin nakde çevrilebilir tahvillerine yatıracaksınız. Bu da şu demek siz kendi paranızla o ülkelerin açıklarını finanse ediyorsunuz demek. Onlara borç veriyorsunuz bir bakıma. Ve şu anda da onları getirisi çok düşük. Hazine şu anda yüzde 6-7’den borçlanıyor. Yüzde 6-7’den borçlanıp aldığı parayı hazine götürüp Merkez Bankası’na koyuyor. Merkez Bankası da bu rezervi yönetmek durumunda. Onun için gidip Amerikan hazine kağıdına yatırıyor. Likiditeyi muhafaza edebilmek için. Onun getirisi ne? Yüzde 0.6! Çok pahalı bir şey.

KATAR VE ÇİN YARIN BİZE VER PARAMI DESE, VERECEK PARAMIZ YOK, EKSİ REZERV BU DEMEK

Ekonomist olmayan okuyucularımız da anlaması için sorayım. MB rezervlerini eksiye düşüren hata neydi?

Merkez Bankası rezervi güven unsuru olduğu için çok ihtiyatlı kullanılması lazım. Ama bizim MB maalesef bu ihtiyatlılığı arka plana atmış. Şeffaf olmayan bir şekilde döviz satılmış. Satılan dövizin bir kısmı Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerin borçlarının geri ödemesinde kullanılmış. Bir kısmı zaten yabancının getirdiği ki dövizi getiren yabancıdır. Onlar geri çıkarken alıp gitmişler.  Bir kısmını da maalesef yerliye güven olmadığı için enflasyondan kendilerini koruyabilmek için döviz almışlar. Döviz mevduat hesabı açmışlar. Bizim eriyen rezervimiz oraya gitmiş. O kadar döviz satmışız ki biz! Kendi malımız olan dövizi satmışız, o yetmemiş başkalarından borç alıp o borcu da satmışız, sonra bakmışız ki eksiye düşmüşüz. Bu eksiyi kapatabilmek için de başkalarından alım-satım yoluyla değil bu kez ödünç para almışız. Bu ne demek SWAP’lar. Bankacılık sisteminden yerli para vereyim sen elindeki dövizi bana ver demişiz. Çin ve Katar’la da karşılıklı swap işlemleri yapmışız. Yani bu paraların sahipleri yarın ‘Verin Paramızı’ dese Merkez Bankası’nın kasasında bu insanlara paralarını verecek döviz yok. Eksi bu demek.

BORCUNUZ KADAR REZERVİNİZ OLMALI AMA TÜRKİYE’DE DÖVİZ KITLIĞI VAR

Şu çizdiğiniz perspektiften sonra dövizle ilgili bir öngörüde bulunabilir misiniz?

Ben yatırım danışmanı değilim. Nokta atışı olarak ‘’Önümüzdeki dönemde dolar şu kadar olur, Euro şu kadar olur’’ demem. Bunu bu şekilde söyleye bileni de düşünmüyorum. Bir takım makro verilerden hareketle ülkenin içinde bulunduğu makro dengeleri dikkate alarak, ülkenin döviz ihtiyacının ne olup olmadığına da bakarak yön söyleyebiliriz. Aşağıya gidebilir ya da yukarıya gidebilir diyebiliriz.

Şu anda Türkiye’nin bir yılda ödemesi gereken vadesi gelmiş borçlarına bakıp brüt rezervlerimize böldüğümüz zaman ortaya çıkan rasyo oran yüzde 50’nin altında. Dolayısıyla uluslararası standartta kabul edilen rasyo bunun yüz olmasını öngörüyor. Yani borcunuz kadar döviz rezerviniz olması lazım. Türkiye’nin böyle bir döviz rezervi yok. Bize benzeyen ülkelerde bu oran yüzde 150-160-170. Dolayısıyla Türkiye’de bir döviz kıtlığı var. Bu kıtlıkta ödenecek olan borç da belli. Bu TL’nin üzerinde baskı yapacaktır. Dolayısıyla TL değer kaybeder karşısında olan paralar da yani döviz dediğimiz de değer kazanır.

Şimdi bunu önlemenin yolu nereden geçiyor. Rezerv biriktireceksiniz ve enflasyonu kontrol altına alacaksınız. Yurt içinde yerleşiklerin döviz talebini ortadan kaldıracaksınız. Yani kendi paranıza güven inşa edeceksiniz. İnsanlar cebinde dolar Euro yerine TL taşıyacak. Enflasyon üzerine birkaç puan da reel faiz vermeniz lazım ki insanlar başkalarının paralarına gitmesin kendi paralarında kalsın.

ENFLASYONUN YÜKSEK, BÜTÇEN AÇIK VERMİŞ, YABANCI BUNDAN YARARLANIR TABİ

Ekonomi ne zaman kötüye gitse iktidar ‘Dış güçler ekonomimize saldırıyor’ söylemine sarılıyor. Bizi batırmaya çalışan bir dış güç gerçekten var mı?

Dış güç söylemi bir iç politika aracı ve vitrinlere oynama aracıdır. Ama maalesef Türkiye’de bunun alıcısı var. Su uyur düşman uyumaz diye bir atasözümüz var. Biz uluslararası camiada saygın bir devlet olarak kendi irademizle bir takım düzenlemelerin içerisine girmişiz. Gitmişiz işte OECD’nin üyesi olmuşuz, G20’nin üyesi olmuşuz, BM’ye üye olmuşuz. Onun dışında da uluslararası sermaye ve para piyasalarında rol almak, ülke menfaatlerini gözetmek için de oyuncu olarak oynamaya karar vermişiz. Bunun için ödemeler dengemizin cari kısmını liberalleştirmiş, paramızı convertibıl hale getirmişiz ve demişiz ki ‘Ben evimi düzgün yöneteceğim, ben de oyuncu olacağım ve evimi düzgün yöneterek bu uluslararası piyasalarda ortaya çıkan  temettüden yani faydadan ben de yararlanacağım’ demişiz. Şimdi kendi iradenle girdiğin bu oyunun içerisinde elbette senin de karşında başkaları var. Onların da ulusal çıkarları var. Yabancının Türkiye piyasasında oynadığı oyun, yaptığı yatırım, aldığı döviz ya da gayrimenkul senin iradenle verdiğin şeyler. Sen evini düzgün yönetirsen başkalarının yönettiği gibi. Şunu bileceksin. Efendim benden kar etmek isteyen, benim ekonomim üzerinden para kazanmak isteyen insanlar olacak. Bunu baştan kabul etmişsin zaten. Bu oyunu oynarken evini düzgün yönetemezsen bir yerde oyunbozanlık yapıp, ekonomini iyi yönetemedin, paranın itibarını koruyamadın, enflasyonun yüksek, kurun yüksek, bütçe açıkların var. Dolayısıyla da bundan yararlanan yabancı var.  Senin üzerinden kar yapmaya çalışıyor. ‘E bana saldırı var’ bu doğru bir şey değil. İnsanın kendi eylemlerinin sorumluluğunu alması lazım.

TÜRKİYE’NİN DÜŞMANLARI VAR AMA…

Düşman dün vardı, bugün var yarın da olacak. Siz bu oyunu oynamaya karar verdiğiniz sürece de Türkiye’deki çıkarlarını maksimize etmeye çalışacaklar. Bize düşen görev bu oyunu oynayacaksak adam gibi oynayacağız. Başkasının bizim üzerimizden spekülasyon yapmasına izin vermeyeceğiz. Eğer oynayamayacaksan ya oyundan çıkacak kapılarını kapatacaksın ve bunu da açık ve net olarak söyleyeceksin. Ya da açık kalacaksan evini düzene sokacaksın. Mesele budur.

AKP iktidarının kamu özel ortaklığı, yap-işlet-devret modeli, geçiş garantili yollar-köprüler-hastaneleri kamuoyunda çok tartışılıyor. Gerçekten doğru yatırımlar mı?

Bizim refahımızı artırabilmemiz için ekonomimizi büyütmemiz lazım. Büyüttüğümüz ekonomiden elde ettiğimiz çıktıyı da hakça bölüşmemiz lazım. Kalkınmayı sağlamamız lazım. Herkese bu büyümeden pay vermemiz lazım. Sağlıkta, eğitimde, altyapıda devletin sağlaması gereken hizmetlerle ilgili altyapı yatırımları yapmamız lazım. Ekonominin bugün geldiği büyüklük itibariyle merkezi hükümetin bütçeden aldığı pay ve o payın içindeki yatırımların miktarı belli. Dolayısıyla bizim yola, hızlı trene, tünele, altyapı yatırımlarına ihtiyacımız var. Bunu ekonominin bugünkü geldiği büyüklük itibariyle oradan ayrılan parayla yapmamız mümkün değil. Bu kısıtı aşmak için 1980’li ve 90’lı yıllarda özel sektörü bu işin içine dahil ederek bu kısıtı aşmak gibi fikirler oluştu. Bunu başlatan da İngiltere idi. İleride elde edeceğin gelirleri bugüne çekerek özel sektörü de buna dahil edip 15 yılda yapabileceğin yatırımları 3 yılda 5 yılda yapıp vatandaşa sunmak gibi bir konsepti var. Dışarıdan bakıldığında çok da yanlış bir şeymiş gibi görünmüyor. Ama zaman içinde göründü ki, uzun vadede feragat ettiğiniz gelirler kısa vadede yüklendiğiniz yükümlülüklerden çok çok çok daha fazla. Dolayısıyla bu işin mucidi olan ülkeler bu işten vazgeçtiler. Şimdi mümkün olduğu kadar bütçe yatırımlarıyla ilerliyorlar.

SAĞLIK BAKANLIĞI BÜTÇESİ O HASTANELERİN KİRASINI BİLE ÖDEMEYE YETMEYECEK

Türkiye’de süreç nasıl işliyor?

Türkiye’de bu iş çığırından çıktı. Bir kere şeffaflık yok. Sözleşmelerin içeriğinin ne olduğunu bilmiyoruz. Verilen garantiler var bu garantilerin detayını bilmiyoruz. Ancak ya yurt dışında birileri bu konuyla ilgili bir yayın yaparsa oradan öğreniyoruz. Ya da şu anda verilen garantiler bütçe üzerinde yük olmaya başladığında ilgili devlet kuruluşlarının o yatırımlarla ilgili ödemeleri gündeme geldiğinde endirekt yollardan biz bunları hesaplayarak öğreniyoruz. Geldiğimiz noktada bu çok çok pahalı bir sistem. Bu kontrolsüz ve denetimsiz.

RANT VAR VE BUNU PAYLAŞIYORLAR, BU KADAR BASİT BU İŞ

Şu anda Türkiye’nin merkezi hükümetinin borcunun milli gelire oranı yüzde 40’lar seviyesinde. Birkaç yıl önce yüzde 30’lardaydı bu. Bu oran yüzde 60’tan düşük olmalı. Şu anda iyi bir yerdeyiz diyebiliriz. Fakat ‘buna koşullu yükümlülük’ diyoruz bunların ne olduğunu bilmediğimiz için yani merkezi hükümetin borcunun milli gelire oranının yüzde 40 olduğunu düşünmüyorum şahsen. Bu rakam çok daha yukarılarda. Uzun vadede bu yap işlet devret modeli Türkiye’nin başını çok ağrıtacak. Bakın birkaç yıl geçtikten sonra belki de Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi sadece bu hastanelerin kiralarına yetmeyecek.

Bu söylediklerinizi hükümetin içindeki ekonomistler de az çok biliyorlardır. Neden yanlışta ısrar ediyorlar?  Kamuoyuna yansıyan isimler hep aynı şirketler. Mesela dünyada en çok altyapı ihalesi alan 10 şirketin 5’i Türk şirketi diye bir haber çıktı.

Burada büyük bir kazanç var, rant var bunu paylaşıyorlar. Bu kadar basit bu iş.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram