Dünyayı değiştirmek hâlâ mümkün mü?

Bir belirsizlik kıskacında sıkışıp kaldık. Şu sıkışmışlık halinde en çok bundan sonraki hayatımızın nasıl değişeceği konuşuluyor: Hiçbir şey eskisi gibi

CAN BAHADIR YÜCE 29 Nisan 2020 YORUM

Bir belirsizlik kıskacında sıkışıp kaldık. Şu sıkışmışlık halinde en çok bundan sonraki hayatımızın nasıl değişeceği konuşuluyor: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, salgın eski alışkanlıklarımızı unutturacak, insan ilişkileri farklılaşacak… Bu kehanetlerde pek değinilmeyen bir şey var: Dünya bizi değiştirirken, bizim onu değiştirme yeteneğimiz yok oluyor. Bir hülya (hayalle rüya karışımı) olarak ‘dünyayı değiştirmek’ten artık pek söz edilmiyor. Dünyayı değiştirmek bir ihtimalden çok nostaljik bir hatıra sanki.

Dünyayı değiştirebilmek gerçekten bir geçmiş zaman düşü mü? İnsanlığın son iki yüzyılını bu düş biçimlendirdi. On dokuzuncu yüzyılda ideolojiler dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmıştı (“dünyanın çocukluk çağı” bitiyordu), geçen yüzyılsa uçlara savruldu. (Eric Hobsbawm’ın kısa yirminci yüzyılı “aşırılıklar çağı” diye vaftiz etmesi boşuna değil. Yeni Hobsbawm biyografisinde* Richard J. Evans, dünyayı değiştirme arzusunun tarihçi için hem bir entelektüel saplantı hem bir yaşam biçimi olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Geçen yüzyılın yazgısı buydu.)

Peki, ‘dünyayı değiştirmek’ten ne anlamalıyız? Değişim olumlu bir evrilme demekse, yirminci yüzyıl çoğu hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir dizi deneyimin sahnesiydi. Nihayetinde Hitler’in, Stalin’in, Pol Pot’un şekil verdiği bir çağdan söz ediyoruz.

Dünyayı değiştirmek için yola çıkıp düş kırıklığı yaşayanlar ya anlaşılmadıklarından ya da dünyanın değişime hazır olmadığından yakındılar. (Türkiye’de 70’lerde düzeni değiştirmek ve ‘halkı kurtarmak’ için dağa çıkan devrimci gençler kurtarmak istedikleri halkın eliyle güvenlik güçlerine teslim edilmişti.) Yirminci yüzyılın sonuna gelinirken hikâyenin kahramanları, dünyayı değiştirmek isterken dünyanın değiştirdiği insanlardı.

Bugün dünyayı değiştirme hayali kuranlara omuz silken ya da küçümsemeyle bakanların zihninde belki bütün bu düş kırıklıklarının izleri vardır. (Greta Thunberg’e burun kıvıranların çoğunun eski kuşaktan olması rastlantı mı?)

Dünyanın nasıl değişeceği sorusu bize geçen yüzyıldan miras kaldı. Örneğin sadece fikirlerle dünyayı değiştirmek mümkün mü? (Dünyanın az da olsa değişeceğine inanmıyorsa niçin masaya oturup yazsın insan?) Eylem gerekli mi? Bu aydın çıkmazı, aydın-kurtarıcı geleneğiyle de ilişkilidir. Bizde ve Amerika’da cılız, Avrupa’da güçlü olan bu gelenek aydının toplumdaki yeri hakkında da ipucu verir. (Niçin birçok konuda söz söyleme ihtiyacı duyduğunu soran Amerikalı gazeteciye “Sizin anlamanız zor,” derken bunu kastediyordu Umberto Eco). Avrupalı aydın için dünyanın dönüşümüne katkıda bulunmak, hiç değilse tanık olmak başat meseledir. Bizdeyse kurtarıcılık daha çok liderle özdeştir. (Bu yüzden aydınlar bile kurtarıcı bekler.)

Edebiyat bütün bunların neresinde duruyor? Bütün büyük yapıtlar dünyaya karşı birer meydan okuma olduğuna göre yazının dünyayı değiştirmediği söylenemez. Steven Pinker, geride kalan 5 bin yılda şiddet eylemlerinin birden azalmasını edebiyatın yükselişiyle açıklıyordu. Roman ama öncesinde şiiri başka dünyaların var olduğunu gösterip insanlığa empatiyi, daha şefkatli olmayı öğretmiş, yani edebiyat dünyayı değiştirmişti.

Bir de şu var: ‘Dünyayı değiştirme’nin ölçüsü nedir? Dünyayı başka bir kalıba sokmak için illa bir ideoloji var etmek, ülke kurtarmak, devrim yapmak mı gerekir? Bir insan hayatının değişmesine katkı sağlayan biri de dünyayı değiştirmiş sayılmaz mı? (Yıllar önce bir dostum çantasını alıp dilini bilmediği bir ülkeye öğretmenlik yapmaya gitmişti—bu onun dünyayı değiştirme eylemiydi.) Yeri gelmişken, büyük dinlerin peygamberlerinden sonra bence dünyayı en köklü biçimde değiştiren kişi -ateşi ya da tekerleği bulanı tanımadığımıza göre- Roma imparatoru Konstantin: Onun Hıristiyanlığı devlet dini olarak seçmesi tarihin akışını, medeniyeti, kültürü, kısacası her şeyi değiştirdi.

İnsanın dünyayı değiştirmesi giderek zorlaşıyor. Salgın sonrası her şeyin daha kötü olacağına, hiç değilse iyileşmeyeceğine dair kötümserliğin arkasında bu kabulleniş de var. (Bu teslimiyetçiliğe bir itiraz Tuncay Birkan’dan geldi.) İnsanlığın sonunu düşlemek kapitalizmin sonunu düşlemekten kolaydır, diyenlerden değilim ama çok iyimser de olamıyorum. 1920’lerin sonundaki Fransız aydınlarını hatırlayalım: 1929 krizinin ardından Simone de Beauvoir kapitalizmin sonu geldi, faşizm sahneden çekiliyor diye sevindiklerini anlatır. Oysa üç yıl sonra Hitler iktidara gelecek, Mussolini’nin güç gösterilerini İspanya İç Savaşı izleyecektir. Dev bir ekonomik krizin neoliberal kapitalizmi yerle bir edeceğini söylemek hâlâ iyimser bir kehanet.

Yine de bugünlerin en önemli zihinsel uğraşı, dünyayı değiştirme yeteneğimizi hatırlamak olmalı.

Bir virüs karşısında çaresiziz—hayat bizi değiştiriyor, bize sınırlarımızı öğretiyor. Her şeye rağmen bizim onu değiştirebilme ihtimalimizin (hırsımızın değil) varlığı, insanlık durumunu korumamızı sağlayacak. Edebiyat tam da burada işe yarayabilir.

Dünyayı değiştirmek—bütün hayaller gibi güzel ama zor. Bunu hatırlatırcasına bir roman cümlesi gelip belleğin duvarına çarpıyor:

“Hayatı değiştirmek isteyenlerin kimsesi yoktur.”

 

* Eric Hobsbawm: A Life in History, Richard J Evans, Oxford University Press, 2019.