Diyanet ve kutsal sansür

Diyanet kurumu hem politik tavır almaması gerektiğinden hem de özgürlüklere en fazla ihtiyaç duyan dindarları temsil ettiğinden dolayı sansüre karşı çıkması gerekirken, maalesef hem ruhunu hem de vicdanını otoriteye teslim ederek sansürden yana tavır almıştır.

AYHAN TEKİNEŞ 12 Eylül 2021 GÖRÜŞ

Özgür ve bağımsız düşünce, her anlamda bağımsızlığını koruyabilen aydınlarla gelişir. Otoriteye bağımlı aydınların ve din adamlarının insanlığa katkısı olmadığı gibi özgür düşüncenin önündeki en önemli engel oldukları da unutulmamalıdır. Otoritenin ihtiyaç duyduğu zorbalık ve baskı rejimi sözde okur-yazarların ve din adamlarının desteği ile uzun ve kalıcı olmuştur. Aydınların ve din adamlarının en önemli destekleri de aslında kendilerini de yakıdan ilgilendiren düşünce ve inançların yasaklanması yani sansürdür.

Sansüre en çok karşı olması gerekenler din adamlarıdır. Çünkü bu kimseler, din adamları modern seküler toplumlarda ancak özgürlüklerin korunması ile toplumsal etkinliğini sürdürebilir. Dini kurumların bağımsızlıklarını koruyabilmeleri ise, bu kurumların temsilcilerinin politikacılarla aralarına koyacağı mesafeyle doğru orantılıdır. Otoriter rejimler muhaliflerinin sesini kısmak için sansürü sürekli silah olarak kullanmak isterler. Diyanet kurumu hem politik tavır almaması gerektiğinden hem de özgürlüklere en fazla ihtiyaç duyan dindarları temsil ettiğinden dolayı sansüre karşı çıkması gerekirken, maalesef hem ruhunu hem de vicdanını otoriteye teslim ederek sansürden yana tavır almıştır. Siyaset kurumunun sosyal medya ile alakalı sansür taleplerini sıklıkla seslendirdiği şu günlerde Diyanet İşleri Başkanı “Sosyal medyanın kullanımıyla alakalı yasal bir mekanizma, ötelenemez bir zorunluluktur” söylemiyle, sansürü desteklediğini açık bir şekilde beyan etti.

Kralın tanrı telakki edildiği firavunlar dönemi de dahil kadim geleneklerde saltanatın en büyük destekçileri hep din adamları sınıfı olmuştur. Sasaniler’de ‘Mûbed-i mûbedan’ denilen başrahip dini hayatı kutsal kral adına kontrol ederdi. Firavunlar zamanında da din adamları, güçlerini doğrudan kontrol ettikleri bilgiden almaktaydı. Bugün bilgiyi kontrol etmek neredeyse imkânsız olsa da sansürü bir çeşit bilgi kontrolü arzusunun dışa vurumu olarak okumak da mümkündür. Bir sonraki adım herhalde diyanetin yazılı ve görsel medyayı ve kitapları içerik denetimine tutma talebi olacaktır.

Dini kurumlar ve din adamları despot idarecilerin siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için propaganda yapmaya başladıklarında aslında bir şirketin reklam görevlisine ya da halkla ilişkiler memuruna dönüşmektedirler. Bağlı oldukları güç odakları için toplumu denetleme ve kontrol görevi üstlenen bu tarz entelektüelleri İtalyan yazar Antonio Gramsci ‘’organik entelektüel’’ diye adlandırır. Edward Said, organik entelektüeli ‘’hükümetlerin politikalarını pekiştiren; resmi düşmanlarına karşı propaganda yapan; kurumsal “menfaatler” ya da “ulusal onur” adına gerçekte neler olup bittiğini gizleyen ve hükümetlere uşaklık yapan’’ aydınlar olarak tasvir eder. Buna karşın ‘’Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar’’ diyerek, gerçek entelektüelin toplumsal sorumluluğunun altını çizer (Entelektüel).

Gerçek entelektüel gücünü toplumsal temsilden alır; buna bağlı olarak da halk tarafından sözü dinlenir. Organik entelektüelin referansı ise halk değildir. Toplumda görünür olmak onlar için yeterlidir. Bu görünürlüğü de zaten arkasını dayadığı güç odakları sağlar. Akademisyenlik ünvanı, medya yorumculuğu ya da dini kurumlarda yöneticilik ile kazandığı görünürlülüğü organik açıdan bağımlı olduğu odak adına kullanır.

Din adamlarının toplum üzerindeki etkisini kıramayacağını fark eden rejim, ilahiyat fakültelerini daha sonra da Yüksek İslam Enstitüleri’ni kurarak kendine bağlı din adamları sınıfı oluşturmak istedi. Kısa sürede bu kurumlarda devlete derinden bağlı organik din adamları sınıfı oluşturuldu. Farklı bir ifadeyle belirtecek olursak, devlet gerçek anlamda sadık kullarını ilahiyat fakülteleri ve diyanet kurumları sayesinde bulmuştur. İşte bahse konu olan organik din adamları devlet kapısına yaklaşmasını istemedikleri din alimlerine ve onların fikirlerine karşı hem rejimin yürüttüğü mücadeleye öncülük ettiler hem de destek verdiler. Hatta muhalif din adamlarının yalnızca fikirlerine değil, kitaplarının yayınına ve otoritesine karşı yürütülen propagandayı da bütün varlıklarıyla sahiplendiler. Devlet tarafından tanınıyor olmanın avantajlarını muhalif din adamlarına karşı büyük bir coşkuyla kullanmaktan çekinmediler.

Halka karşı devleti hatta dine karşı devleti savunan din adamları kısa zamanda itibarlarını yitirir. Tarihte de halkın mezhep imamı ya da tarikat kurucusu olarak itibar edip saygı gösterdiği alimlere bakıldığında ortak özelliklerinin muhalif karakterleri olduğu görülür. Devlet otoritesine sığınan ve sultanların gölgesinde yaşayan ulema hayattayken itibar görse de vefatlarından sonra hiç de iyi anılmamışlardır. Burada Ahmed b. Hanbel’e ve hadisçilere karşı işkence ve tenkil sürecini yöneten devletin baş kadısı Mu’tezilî İbn Ebî Duâd’ı (854) örnek olarak hatırlayabiliriz. Devletin gücünü kullanarak Mu’tezile’nin devlet mezhebi haline gelmesi için şiddet ve baskı uygulamaktan çekinmemiş ancak sonuçta Mu’tezile’nin tarihten silinmesine sebep olan şartları hazırlamıştır.

Devlet içindeki çeşitli güç odaklarına bağlı olarak hareket eden organik din adamları toplumda bir karşılıkları olmadığından dolayı hiçbir zaman toplumsal itibar elde edemediler. İran devriminden sonra mollaların kazandığı halk desteği ilahiyat ve Yüksek İslam hocalarının gözünü kamaştırdı. Her ne kadar devlet katında itibarları olsa da düşüncelerinin toplumsal karşılığı olmasını arzu eden ilahiyatçıların bir kısmı İran Devrimi’nin sıkı bir takipçisi oldu. Fakat 1980 darbesi birçok şeyi derinden etkiledi. Darbeyi destekleyen ya da İran devrimini desteklemiş olan din adamları ve ilahiyatçılar bu süreçte büyük itibar kaybına uğradılar. Daha sonraki süreçte diyanet ve ilahiyat hocaları kaybettikleri prestijlerini cemaatler ve tarikatlarla iyi ilişkiler kurarak telafi etmeye çalıştılar. Böylece toplumla ilişkilerini ve sosyal konumlarını iyileştirmeye çalıştılar. Cemaatler ve tarikatlar da devletin adamı olarak gördükleri ilahiyatçıların yakınlaşmasını devlet nezdinde tanınma ve itibar kazanma olarak telakki ettiklerinden dolayı bu yakınlaşma arzusuna sıcak baktılar.

Siyasi İslamcılığın yükselişi ile birlikte popüler ilahiyatçıların yeni durağı siyaset oldu. Şu an her zaman yaptıkları gibi devletin âli menfaatlerini savunuyormuş gibi yapıp yine güç ve otoriteden yana tavır alıyorlar. İktidarın zarar görmemesi ve yanaştıkları bu son kapının da kapanmaması için var güçleriyle zorbalığı ve hükümetin tüm hukuksuzluklarını hatta sansürü bile canı gönülden destekliyorlar. Bir zamanlar halkın çoğunluğunun kendi Kutsal Kitabı’nı asli dilinde okumasının dahi yasak olduğu bir ülkede dini bir kurumun sansürü savunması akıl alır gibi değildir. Evinde dini kitaplar bulunduğu için 163. maddeden yargılanan ve yıllarca hapis yatan insanların bir kısmı, şu an sosyal medyaya uygulanmak istenen sansürü destekliyor, en azından büyük çoğunluk sansür taleplerine karşı sesini çıkar(a)mıyor.

Unutmayalım son yüzyılda sansürden en büyük zararı din gördü. Şu son dönemde bile yayınevi ve yazarları bahane edilerek yüz binlerce kitap hükümet tarafından yasaklandı ve yakıldı. Bu süreçte Diyanet İşleri Başkanı’nın tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarının yasaklanmasına karşı bir açıklaması olduğunu da duymadık. Tam aksine tekfir fetvası yayınlayarak hırsızlığı tescilli bir liderin politik hırs ve linçini toplumsal linçe dönüştürmeye çalıştılar. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde yıllar önce yayımlanmış maddelerimizi sildiler, yeniden yazdırdılar. Herkesin bildiği gibi ansiklopedi maddeleri zararlı fikirlerin sezdirilmeden yazılabileceği yerler değildir. Kitap tanıtımı ya da ismini bile unuttuğunuz bir yazarın biyografisi ile alakalı bir yazıda ne bulmuş olabilirler? insan gerçekten merak ediyor.

Yüz binlerce masuma sivil soykırım yapılırken otoriteye yaslanıp Müslüman kardeşinin katline fetva vermeyi cihat sanan, hatta mesai arkadaşları için tekfir fetvası yayınlamaktan çekinmeyen, arkadaşlarının, hocalarının ve öğrencilerinin yazılarını ansiklopedilerden çıkaran, sempozyum kitaplarından silen organik din adamlarının, şayet sansür rejimi yerleşirse, inanç olarak karşıt ve siyasi olarak muhalif gördükleri kesimlere karşı neler yapabilecekleri az çok tahmin edilebilir. Kuşkunuz olmasın Bel’am, Haman ya da Mûbed-i mûbedan’ları aratacak boyutta cürüm işleme kapasitesine hâiz, hâhiş ve müştaktırlar.

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram