Dinin ideolojiye dönüşmesi

Sorumluluk sahibi bir bireyin özgür ve kısıtlanmamış iradesi ile Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmesini anlatır. Din kavramının merkezinde sorumluluk yani özgür irade vardır. Din, cebri fizik kanunlarını değil teklifi yükümlülükleri anlatır.

AYHAN TEKİNEŞ 25 Nisan 2021 YORUM

Metafizik dinin temel niteliğidir. İlahi kaynaklı oluşuyla din, diğer düşünce ekollerinden ayrılır. Sosyal ve politik alana indirgemek dini ideolojiye dönüştürür. Sosyal ve politik gerçekliğe dair zihinsel kurguların hayali olduğunu söyler Althusser. Ona göre ideoloji ‘’bir insanın ya da toplumsal grubun zihninde egemen olan fikirler, temsiller sistemidir’’. (İdeoloji) Kurumsal kimliklerle özdeşleştirmek ise dini, ideolojik bir aygıta indirger. Şüphesiz dinin konusu ve muhatabı insan ve toplumdur. Ancak insanın bireysel dini tecrübesi tamamen dinle aynı şey değildir. Bazı İslamcı düşünürler bu ayrımı dikkate almaksızın din karşısında hissedilen bireysel dindarlık duygusuyla dini eşitlemişler, benzer hislerin dünyevi bir otoriteye duyulmasını de din telakki etmişlerdir.

İslamcılar, dini siyasi bir ideoloji gibi tasvir etmişler ve diğer seküler ideolojilerin yerine ikame etmeye çalışmışlardır. Böylece din, egemenlik kavramı etrafında şekillenen politik seküler bir ideoloji olarak algılanmıştır. İslamcı partilerin egemen olduğu rejimlerde ise din, ideolojinin topluma dikte ettirilmesine yarayan kurumsal bir aygıta dönüşmüştür.

İslam hukukunu uygulama talebiyle ortaya çıkan ilk dönem İslamcılarından farklı olarak M. Esed ve Mevdudî ile başlayan ikinci dönem İslamcılık merkeze soyut egemenlik kavramını koymuştur. Soyutlama, İslam’a göre yeni bir siyaset felsefesi üretme arzusundan kaynaklanmaktadır. Politik ideolojilerini egemenlik üzerinden kurguladıklarından dolayı ed-Din kavramını da egemenlik üzerinden yorumlamışlardır.

ed-Dîn, Mevdudi’nin Dört Terim adlı eserindeki temel kavramlardan birisidir. Mevdudî, Cahiliye dönemi Arap dilinde ve Kur’an-ı Kerim’de dinin dört özelliğinin vurgulandığını söyler: 1) Hakimiyet/egemenlik, en yüksek otorite, 2) itaat, ubudiyet ve bir kişiye ya da emrine boyun eğme, 3) kanun, yol, mezhep, örf ve adetler gibi her türlü teorik ve pratik düzen/nizam 4) karşılık verme, hükmetme ve yargılama.

Mevdudi, soyut ilahi egemenlik ve otoriteyi din olarak tasvir etmiştir. Din kavramının egemenlik ve otorite üzerinden nitelendirilmesi, dinin politik yorumuna kapı aralamak içindir. Bu durumda dünyevi otoriteye boyun eğme ve egemenliği paylaşma dinin karşısına konumlandırılmış olmaktadır.

Mevdudi, dinin bireysel alana yansımasını da yine egemenlik ve otorite üzerinden açıklar. Ona göre bir kişinin dünyevi bir otoriteye boyun eğmesi de din anlamına gelir. Bu boyun eğme aynı zamanda ibadet anlamı da taşır. Bir önceki yazıda dikkat çektiğimiz gibi, yine Mevdudi’nin yaklaşımına göre yalnızca ilahi otorite ve hakimiyete itaat, ibadet anlamına gelmelidir. Ancak Mevdudî, meşruiyetini dinden almayan dünyevi otaritelere itaati de ibadet olarak yorumlar. Zira ona göre din yalnızca ilahi otorite değil, ilahi hakimiyet ve otoriteye dayalı olarak teşekkül etmesi gereken pratik ve teorik her türlü düşünce sistemi ve kurumsal yapıdır. Referansını dinden alan düşünce sistemleri ve kurumsal yapılar dinin hayata yansıması değil bizzat tecessüm etmiş dindirler. Bu yaklaşım, İslami referanslara dayandığını iddia eden politikacılara ve siyasi kurumlara tartışılması söz konusu bile edilemeyen bir otorite ve güç kazandırarak, İslamcı diktatörlüklere zemin hazırlar. Ancak daha da vahimi sahih! dini referanslara dayanmayan düşünce ve siyasi görüşlere mensup muhaliflerin de müşrik olduğunu varsayar.

Din, Mevdudi’ye göre, yalnızca ilahi otorite değil, aynı zamanda insanların boyun eğdiği seküler düzenlerdir. Dinin kurumsal yapılar ve siyasi düzenlerle özdeşleştirilmesi ve insanların özgür iradeleri ve farklılıkları yok sayılarak, soyut boyun eğme mefhumu üzerinden din olgusunun açıklanması, despotizme dayanak yapılacak bir din tasavvuruna zemin hazırlamaktadır. Bu yaklaşım, insanların tartışmasız boyun eğmek zorunda oldukları, muhalefetin dinden çıkmak ya da başkaldırmak anlamına geldiği dine dayalı bir toplum düzeni ve politik örgütlenme öngörmektedir. Halbuki devletin parti ve ideoloji eksenli biçimlendirildiği, boyun eğmeyenlerin cezalandırıldığı bir siyasi düzende din, yalnızca despotizmi perdeleme aracı haline dönüşür.

Öte yandan İslam bilim tarihi açısından incelendiğinde din kavramı yukarıda anlatılandan tamamen farklı tanımlanmıştır. Dinî kavramlarla alakalı kıymetli bir eser kaleme alan Hanefi fakih Ebulbekâ, Kuran’da geçen bütün din kelimelerinde hesap anlamının bulunduğunu söyler. İnsanların hesaba çekileceği İlahi yükümlülükleri ifade eder. Sorumluluk sahibi bir bireyin özgür ve kısıtlanmamış iradesi ile Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmesini anlatır. Din kavramının merkezinde sorumluluk yani özgür irade vardır. Din, cebri fizik kanunlarını değil teklifi yükümlülükleri anlatır.

Şayet tanımlamak gerekirse din kavramını, iki farklı açıdan tanımlamak mümkündür. Mantıkçıların metoduyla mahiyeti ve hakikati açısından dini tanımlayabileceğimiz gibi sufilerin yaklaşımıyla insan üzerindeki etkisi üzerinden de tanımlayabiliriz. Kelamcılar, mantıki tanım yöntemine uygun olarak dini “baskı altında olmadan özgür iradeleriyle insanları dünyevi maslahatlara ve ahiret kurtuluşuna sevk eden İlahi kanundur” diye tanımlamışlardır. Sufiler ise deruni ve psikolojik perspektiften yaklaşarak dini, “insanın Allah’a bağlılığı ve emirlerini yerine getirme yolundaki çabası (sülûk)” şeklinde anlamışlardır. Sufilerin yaklaşımını din kavramından ayırmak için “tedeyyün” olarak adlandırmak mümkündür. Tedeyyün (dindarlık duygusu) dini vecibelerin beşerî tecrübesi, soyut dini tefekkürün somut hayata yansıması olarak görebiliriz. Tedeyyün, subjektif beşerî tecrübedir, teolojik anlamda din ise, din mefhumunun tanımıdır. Beşerî tecrübe ile İlahi buyrukları birbirinden ayırmak gerekirken, Mevdudi’nin yaklaşımında, beşerî boyun eğme, itaat etme duyguları ferdi farklılıklar ve insan iradesi dikkate alınmadan din olarak tasvir edilmiştir.

Böylece dinin iki farklı yönü karşımıza çıkmaktadır: Teolojik ve psikolojik. Din ile tedeyyün arasındaki fark bize ilahi olanla, sübjektif din algısı arasındaki farkı da vermektedir. Din ile müesses kurumlar arasındaki farkı da yine bu perspektiften tefrik etmek mümkündür. İnsanların ortaya koyduğu ürünler, referansını hangi kaynaktan alırsa alsın neticede insanidir. Gelişmeye ve değişime açık olmalıdır. Halbuki, Mevdudi’nin yaklaşımında dinin hayata yansımaları din olarak nitelendirilmiş, insanların dini kaynaklardan yaptıkları çıkarımlar ve bu çıkarımlara dayalı uygulamalar din ile adeta özdeşleştirilmiştir.

Mevdudi ve takipçilerinin sosyal ve bireysel gerçeklikten tamamen kopuk din teorileri, bugün bizzat İslamcı ve selefiler arasından çıkan bazı entelektüeller tarafından bile eleştirilmektedir. Mesela Mısırdaki modern selefi düşünürlerin öncülerinden Abdulcevâd Yasin, dinin üç kaynağı olduğunu söyler. Birincisi vahiydir, ikincisi sosyal çevredir, üçüncüsü ise bireysel olarak her bir insandır. Birincisi sabiteleri ve aşkın hakikatleri verir, ikincisi insanoğlunun tarih içindeki birikimini, sosyal ilişkilerini ve zaman ve mekâna bağlı değişimleri içerir. Bu birikimi dil vasıtasıyla idrak ederiz. Üçüncüsü ise tedeyyün yani bireyin dini duyguyu nasıl yaşadığı ile alakalıdır. (ed-Dîn ve’t-tedeyyün)

Mevdudi dinin kendisini değil iltizam ettiği yani gerekli kıldığı anlamları din olarak takdim etmiştir. Halbuki mantıkta temel kural ‘’delaleti iltizamiye, mutabakat delaletini göstermez ama mutabakat delaleti, iltizami delaleti kapsar’’. Diğer bir ifadeyle, iltizami sonuçlarından hareketle bir şey tanımlanamaz. Allah’a boyun eğmek ibadettir, çünkü O’na iman edenin itaat etmesi gerekir. Ancak başka herhangi bir şeye ya da kişiye itaat, ibadet anlamına gelmez. İbadet anlamına gelmesi için ilah olarak inanarak itaat edilmesi gerekir. Aynı şekilde din vahiyle bildirilen buyruklardır. Bu buyruklar ilahi kaynaklı olduğu için dine inanan insanların itaat etmesi gerekir. Ancak itaat edilen her sistemli düşünce ve hukuk nizamının din olduğu söylenemez. Hatta insanın dini emirlere karşı hissettiği itaat duygusunun bile sübjektif bir algı olduğu için dinin kendisinden tefrik edilmesi gerekir.

Kısacası dinin ne olduğu ve ne olmadığı sorusu günümüzde din, toplum ve devlet ilişkisini anlamak için kritik bir eşik olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinin politik düzen ya da sistemle özdeşleştirilmesi dinin ideolojik bir aygıta dönüşmesine sebep olur. Louis Althusser’ in kavramıyla ifade edecek olursak, yöneticiler dini, devletin ideolojik bir aygıtına indirger. Böylece din, hâkim sınıfın siyasi meşruiyetini toplumsallaştırma aracı haline gelir. Hatta dini kurumlar, kendilerini finansal açıdan destekleyen politikacıları hoşnut etmek için tekfir silahını toplum üzerinde baskı oluşturmak için kullanır. Dinin yönetici seçkinlerin ideolojik bir aygıtı haline dönüşmesi ilahilik yönünü zayıflattığı, hatta deforme ettiği ya da tamamen ortadan kaldırdığı gibi bireysel dindarlığa da ciddi manada zarar verir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram