Din ve saltanat

Fatımi halifesi Hâkim Biemrillah ihtişamlı camiler inşa etti, ilmi faaliyetler için akademiler kurdu. İçki ile mücadele ettiğini göstermek için üzüm bağlarını imha etti, kadınların sokağa çıkmasını ve müziği yasakladı. Politik gücünü korku ve terörle korumaya çalıştı. Sonunda kendisini tanrı ilan etti.

AYHAN TEKİNEŞ 30 Mayıs 2021 YORUM

Hükmetme talebi gücü ele geçirmeyi içerir. Hükmetme talebi aslında güç talebidir. Gücün bizatihi bir değer haline gelmesiyle ahlaki erdemler ve toplumsal bağlar da güce göre şekillenir. Böylece güç, tüm diğer değerleri baskılar.

Gücün toplumsal ilişkilerdeki etkisi en açık siyaset alanında gözlemlenebilir. Politik güce sahip olmak isteyenler, kitleleri ikna için çeşitli araçlara ihtiyaç duyarlar. Kitleleri iknada somut dini semboller ya da dini sloganlardan yararlanılması ikna sürecini kolaylaştırır. Dini semboller, halkın kolay algılayabileceği ikna ve propaganda araçlarıdır. Bundan dolayı dini semboller her zaman iktidar sahipleri için pozitif veya negatif propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Dinler aslında insan tabiatında bulunan hükmetme duygusunu kontrol etmeyi hedefler. Hatta insandaki güç isteğini disipline etmek için dini gelenek içinde çeşitli metotlar geliştirilmiştir. Nefsin hükmetme, sahip olma ve sınırsız yaşama tutkusu gibi dünyevi arzularına baş kaldırmak, ruhi terbiye yoluyla hayvani ve cismani isteklerden arınmak ideal mümin olmanın gereğidir.

Sosyal alanda ve beşerî ilişkilerde bencillik değil fedakârlık ve yardımlaşmak; yönetimde despotluk değil tevazu ve mahviyet dini hayatın vazgeçilmez prensipleridir. Ayrıca insanlar arasında ayrımcılıktan sakınmak, yöneticiliği halka hizmet telakki ederek, toplumun sıradan bir ferdi gibi yaşamak dindarlık duygusunun toplumsal hayata yansımalarıdır.

Sosyal ilişkiler çatışma üzerine değil Said Halim Paşa’nın da dikkat çektiği gibi yardımlaşma ilkesi üzerine kurulmalıdır. Halbuki politikanın tabiatı güç elde etmek olduğundan dolayı, politik tutum çatışmadan beslenir. Çatışma ile yardımlaşma karşı karşıya geldiğinde çatışmacı tutumun kazanması neredeyse kaçınılmazdır. Zira halkı çatışmaya ikna etmek daha kolaydır. Çatışma duygusunu harekete geçirerek kutuplaştırma üzerinden politik ve ideolojik hedeflerine ulaşmak isteyen liderler kısa sürede başarılı olmuş ve politik güçlerinin zirvesine çıkmışlardır. Ancak geride ahlaki açıdan tükenmiş bir ideoloji ve yöneticilere güvenini yitirmiş bir toplum bırakmışlardır.

Din üzerinden üretilen toplumsal çatışmalar kısa vadede iktidar sahiplerinin otoritesini kuvvetlendirse de uzun vadede ciddi toplumsal sorunlara sebep olmuştur. Abbasi Halifesi Me’mun (833), ilim ve sanata meraklı bir halifeydi. İslam tarihinde ilimler akademisi olarak önemli bir yeri olan Beytü’l-hikme onun zamanında gelişti. Lakin Mu’tezile mezhebinin görüşlerini benimseyen Me’mun kendi görüşlerini benimsemeyenlere karşı adeta terör uyguladı. Devlet mezhebi olarak zorla yerleştirmeye çalıştığı inanç esaslarının toplumsal yıkıma götürdüğünü fark eden halefleri, Me’mun’un görüşlerini terk ettiler. Ancak uzun süreli iç savaşları ve devletin parçalanmasını engelleyemediler. Zira Me’mun’un mutlak otoritesine dayanarak dayattığı ideoloji halk tarafından benimsenmedi. Abbasilerin Ehl-i beytin uğradığı zulümleri bahane ederek ele geçirdiği iktidar, Me’mun’un hırsı yüzünden toplumsal desteğini kaybederek zayıflama sürecine girdi.

Şii Fatımi devletinin kudretli halifesi Hâkim Biemrillah (1021) uzun süre hükmetti. Devletin güçlü olduğu bir dönemde kendi saltanatını ve mutlak kudretini göstermek, kendi inanç esaslarını yaymak için birbiri ile çelişkili uygulamalarla sürekli insanları şaşırttı. Halkın temayüllerini ölçerek insanlar ne istiyorsa onu en marjinal bir şekilde uygulayıp popülaritesini korumaya çalıştı. İhtişamlı camiler inşa etti, ilmi faaliyetler için akademiler kurdu. Şarap içmenin yaygınlaşması üzerine alkolle mücadele ettiğini göstermek için üzüm bağlarını imha ettirip üzüm yetiştirmeyi yasakladı. Ahlaksızlıktan şikayetler çoğalınca kadınların sokağa çıkmasını ve müziği yasakladı. Kontrolsüz ve abartılı uygulamalarla toplum üzerindeki politik gücünü korku ve terörle korumaya çalıştı. Toplumsal itibarını ve meşruiyetini güçlendirmek için İsmaili mezhebini yaymaya önem verdi. Sünni Müslümanlara ve Hristiyanlara karşı çok katı ve zalimce davrandı. Fatımîler kendilerinin Hz. Fatıma soyundan geldiğini iddia etmesine rağmen Hâkim Biemrillah hutbelerden Hz. Peygamber’e okunan salat u selamları kaldırıp kendisine selam edilmesini emretti. Sonunda 1017 yılında (1 Muharrem 408) kendisini tanrı ilan etti. Camilerde Hâkim’in Tanrı olduğunun propagandası yapılmaya başlanınca halk ayaklandı. Hâkim, kendi halkını Afrika’dan getirttiği yabancı askerlere katlettirdi. Hâkim Biemrillah’ın mutlak güç isteği, hem kendi sonunu hem de Fatımi devletinin yıkılışını hızlandırmıştır.

Din yalnızca iktidarı ele geçirmek için ya da saltanatı korumak için kullanılmamış, bazen de mutlak güç, sultanları kendi dinlerini kurma, böylece hem maddi iktidarı hem de manevi gücü tek bir elde toplama düşüncesine sevk etmiştir. Sünni Babür devletinin kudretli şahı Ekber Şah (1605) yarım asır ülkesini yönetmiştir. Gücünün zirvesine çıktığında, kendi şahsını kült haline getirdiği ‘Din-i İlahî’ adıyla yeni bir din kurmuştur. Hatta bu dine kimin gireceğini bile kendisi belirlemiştir. Bazı tarikat şeyhleri ve alimler Ekber Şah’a yeni kurduğu din konusunda yardımcı olmuşlardır. Din adamları kendisini İlahi bir vazife ile görevlendirilmiş olduğu fikrine inandırmışlar, dünyevi otorite gibi dini otoriteyi de elinde toplaması gerektiğine ikna etmişlerdir. Bunun üzerine hutbeye çıkıp ulûhiyetini ilan etmiş ve kendi kurduğu yeni dine iman etmeleri için ulemaya baskı yapmıştır. Uç bir örnek gibi gözükebilir ancak din-iktidar ilişkisinin tipik bir örneğidir Ekber Şah ve etrafındaki din adamları.

Dinin otorite aracı olarak kullanılmasının sınırı yoktur. Başlangıçta dini bir önder olarak ortaya çıkan bazı kişiler zamanla kendilerini önce gavs sonra mehdi veya mesih hatta Tanrı olduğunu iddia etmiştir. Bu tür marjinal akımları tamamen engelleme imkanına sahip değiliz. Lakin siyaset alanında dini değerlerin kullanılmasının ortaya çıkardığı vahim sonuçlar hepimizi ilgilendirmektedir. Dolayısıyla dinin politik bir araç haline getirilmesi, toplumsal uzlaşı ile engellenebilir.

Dini semboller güç elde etmek ve güç kullanımını meşrulaştırmak amacıyla daha rahat kullanılabildiğinden dolayı iktidar sahipleri hukuk yerine dini sembol ve sloganları ön plana çıkarmayı tercih eder. Çünkü hukuk politikacıların serbest hareket etmelerine izin vermez, mutlak güç kullanımına ayak bağı olur. Hukuk ve ahlak mutlak gücü sınırlar. Sultanlar, hukuk ve ahlak yerine kendilerine rahat davranış imkânı verecek semboller üzerinden dindar kitleleri ikna etmeyi tercih eder. Büyük mabedler inşa ederek, din eğitimi veren okullar açarak dini otoritesini pekiştiren despot, kazandığı güçle muhaliflerini imha eder. Hukuku hiçe sayar, ahlakı ayaklar altına alır. Bize düşen, öncelikle dindar olmayı ya da dindar görünmeyi politik bir avantaj olmaktan çıkarmak ve hukuk önünde hiç kimseye herhangi bir ayrıcalık tanımamaktır. Aksi takdirde sahte mehdi ve halifelerin istismarından kurtuluş imkânımız yoktur.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram