Deliler ve deli taklidi yapanlar

Deliler ne kadar masum, ne kadar çocuk, ne kadar cesur, ve ne kadar çekici ve kıymetli ise, deli taklidi yapanlar da o kadar kirli, o kadar hesapçı, o kadar korkak ve bir o kadar da sahtekardır.

ALİN OZİNİAN 19 Temmuz 2020 YAZARLAR

“Ben çiçeklileri,
renklileri,
delileri severim,
bir de delilikleri.”
Özdemir Asaf

 

İnsanın yetişkin haliyle çocuk olmasına benzer sanki delilik. O yüzden her delinin içinde hala yaşatabildiği bir çocuk vardır gibi gelir bana.

Lawrence Durrell de sanırım biraz böyle düşünür; “Hepimiz deli olarak doğarız. Sonra ahlak ediniriz; durgunlaşıp aptallaşır ve mutsuz oluruz. Sonra da ölürüz.” der.

Mutsuzluk; büyümek ve büyürken de ahlak edinmeyle yerleşir yaşantımıza Durrell’e göre. İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı, belki de mecbur edildiği “akıllılığından” kaçmak için 40lı yaşlarının başında İngiltere’yi terk edip, kendini Rodos ve daha sonra Kıbrıs’a atmış, Akdeniz’de yaşamayı seçmiştir, kim bilir…

Nicolas de Staël, Marine, 1954

George Orwell, delilere ait yalnızlık tutkusuna yaptığı ince vurguyla “Delilik tek kişilik azınlıktır” der. Bir insanın tek başına mutlu olmasının utanılacak bir şey olduğunu söyleyen Albert Camus, sanırım insanın deliliği tek başına yaşamasına saygı ile yaklaşırdı.

Yalnızlık, deliliğin hammaddesi olabilir mi? Delilik, yalnızlığın gösterişli bir yansıması olabilir mi? Sanki olabilir.

Montaigne’e göre ise delilik yürek ister. ”Özgür bir beynin cesur çıkışları, erdem ve yürekliliğin de kapı komşusudur delilik.” der Fransız yazar.

Montaigne’nin tahlilinde delilik ve çocukluk arasındaki bağlantı su yüzüne çıkar. Korkular henüz öğretilmeden ne kadar cesurdur çocuk. Yapamazsın denilmeden önce ne kadar da emindir başaracağına. Cesareti kırılmadan, yoluna taş koyanları tanımadan önce ne yüreklidir çocuk…

Deliliğin en çarpıcı, en çekici yanı, gerçekliği ve saflığıdır kuşkusuz. Yoksa toplumun insana layık görmediği ve ısrarla ıslah etmeye çalıştığı bu durumu sahiplenmek için bu kadar bedel ödemek zorunda kalmazdı insan.

J. G. Ballard’ın dediği gibi, “Bütünüyle aklıselim bir dünyada, tek özgürlüktür delilik.”

Kendi dünyasında yaşayan, biraz ketum, biraz sessiz, biraz fazla düşünen insanın kaçınılmaz ruh halinin adıdır delilik. Kavramlarla belirlenmiş tüm “normallik” sınırlarınının üzerine çizgi çekip, aklını özgürlüğüne kavuşturmaktır aslında delilik.

Yaratılan yeni sınırsız alanın, sınırlarını yeniden tanımlayabilecek kadar bilince sahip olmak; kendi kuralları dışındaki kurallara boyun eğmemektir delilik.

Kendi ikliminde yaşayabilme lüksü, kendi doğrularının ülkesini kurmanın iddialı bir hevesidir aynı zamanda delilik. O dünyaya başkasını davet edecek kadar, başkasının deli dünyasına gönüllü ortak olacak kadar da cüretkar bir iştir aynı zamanda delilik.

Yalnızlığına bazen müttefik arayacak kadar arsız ve küstah – uzakta bile olsa, ilk bakışta suç ortağını seçebilen, izbe deliliğini ikili deliliğe çevirmekte usta bir duygudur delilik.

Ya da belki de uzun süreli mutsuzlukla kendi ruhu ve aklı ile başa çıkamayanların sığındığı bir liman, bir savunma mekanizmasıdır delilik. Biraz gülerek, biraz koşarak, biraz içerek, biraz ağlayarak mutluluğu bulana kadar geçen süre, bir bekleme odasıdır delilik.

Gotik edebiyatın prensi Edgar Allan Poe’ya göre kıymetli de bir şeydir delilik. “Delilik sandığınız şeyin sadece duyuların fazla keskinleşmesi olduğunu söylememiş miydim ben size?” der Poe.

Kısaca derin ve hisli insan işidir delilik; duygusuz, kaba saba insana ait değildir.

Fransızca orijinali 1961 yılında yayınlanan, Michel Foucault’un Deliliğin Tarihi eseri, Orta Çağ’da deliliğin gündelik yaşamın bir parçası sayıldığını ve çılgınların toplum içinde rahatça yaşadıklarından bahseder. Modernite ile birlikte bu delilerin tehlikeli olduğuna kanaat getirilir. Toplum bu nadide grubu, tımarhanelere kapatır.

Deliler ve deli olmayanlar arasına icad edilmiş yeni bir duvarın çekilmesidir tımarhane, 18. yüzyılın buluşudur.

Foucault, eserinde deliliğin fantastik dünyasını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bize deliliğin ve delinin ne olduğuna karar veren “akıllıları” da gösterir. Deliliğin Tarihi kitabında “aklın” tarihinin ana hatlarını da ortaya çıkar, çünkü akıl ancak kendini deliliğin zıddında bulabilir. Delilik olmadan akıl kendini tanımlayamaz.

Foucault’un amacı, bizim bu eserin sonunda “Demek ki delilik, toplum düzeni ve kodları için gerekli. Demek ki bu düzende, “akıllı” kendini sadece negatifi üzerinden görebilir, kimliğini ancak böyle yaratabilir.” sonucuna varmamızdır.

Delilik ve aşk arasındaki derin bağ da takdire şayandır.

“Seni daha önce hiç kimsenin sevmediği kadar, seni bundan sonra hiç kimsenin sevemeyeceği kadar büyük bir aşkla, deli gibi seviyorum!” cümlesinin düşünün.

Bir deli tarafından sevilme ihtimali, kulaktan muazzam bir hızla geçip kalbe çarptığında, karşı konulmaz bir ön kabule dönüşür. Akıllı uslu, hesaplı kitaplı, edepli, mantıklı sevda iddiaları, aşka dair değildir. Aşk da bir delilik halidir.

Bu yazıdan bolca övülen delilik makamına en büyük zararı verenler, akıllılar değil, deli taklidi yapanlardır fakat.

Max Kurzweil, 1899

Deliler ne kadar masum, ne kadar çocuk, ne kadar cesur, ve ne kadar çekici ve kıymetli ise, deli taklidi yapanlar da o kadar kirli, o kadar hesapçı, o kadar korkak ve bir o kadar da sahtekardır.

Kötü olan, tehlikeli olan, zarar veren deliler değil, deli taklidi yapanlardır…