‘Çok net, Yunanistan’ı Türkiye ile çatışmaya sürekleyecek şartlar yok’

Doç. Dr. Esra Özsüer: Yunan halkının sadece yüzde 31’i Türkiye ve Yunanistan arasında savaş endişesi taşıyor. Kimse Doğu Akdeniz krizini kendisine baş gündem yapmıyor. Birçok siyasi ve hatta tarihi mesele olsa da iki ülke arasında çatışamaya dönüşecek bir stres birikimi olduğunu söyleyemeyiz.

SELAHATTİN SEVİ 15 Eylül 2020 SÖYLEŞİ

Doç. Dr. Esra Özsüer ile Türkiye ve Yunanistan arasında yeniden yükselen gerilimi ve iki ülke arasındaki tarihsel süreçteki ilişiklilerin konuştuk.

Türkiye ve Yunanistan; Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ekseninde kontrollü bir gerginlikle 2020 yazını geçirdi. Tansiyon zaman zaman yükselse de bu bir sıcak çatışmaya dönüşmedi. Komşu iki ülkenin inişli çıkışlı ‘gerilim’ politikası bilinçli bir tercih mi? İç politikada karşılığı ne? Dahil oldukları NATO içinde ne anlama geliyor. Avrupa Birliği’nde ne gibi yansımaları var? Türkiye’nin Ayasofya ve Kariye müzelerini camiye dönüştürmesi ne anlama geliyor? Göçmenler yeniden silah bir silah olarak kullanılabilir mi?

Bütün bu soruları ve daha fazlasını İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Esra Özsüer ile konuştuk. 2015 yılında Atina Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümünde doktorasını tamamlayan Özsüer’in “Madalyonun Öteki Yüzü: Çocuk Topluluğuna Yönelik Türkçe ve Yunanca Kitaplarda Tarihi Mitlerin Oluşturulması” ve “Türkokratia. Avrupa’da Türk İmajı” gibi kitapları ve onlarca makalesi var.

Yunanistan’daki çalışmalarını Atina Küçük Asya Araştırma Merkezinde misafir öğretim üyesi olarak Mübadil Rumlar üzerine tamamlayan Özsüer’e, “İki ülke arasındaki gerilimin çatışmaya veya şiddete dönüşmesi için bir kıvılcım yetiyor. Bu kadar stres birikmesi var mı sizce?” soruyoruz, o ise “Hayır… Çok net hayır” diyor.

Söz, Doç. Dr. Esra Özsüer’in…

Türkiye ile Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’de karşı karşıya getiren kriz Oruç Reis gemisinin limana çekilmesiyle şimdilik yatışmış görünüyor. Sorunun kaynağında “Mavi Vatan” var. Sizce Mavi Vatan ne kadar gerçekçi ve Yunanistan için ne anlama geliyor?

Bilindiği üzere Mavi Vatan kavramı Türkiye’nin Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi’ndeki deniz yetki alanlarını ve sınırlarını belirlemek amacıyla kullanılan bir doktrin olarak daha çok 2015 yılından sonra kullanılmaya başladı. Türkiye’nin söz konusu bölgelerdeki farklı hak ve egemenliğini içeren deniz alanlarının tümü Mavi Vatan kabul edildi ve sonrasında da Doğu Akdeniz’de MTA Oruç Reis Sismik araştırma gemisi enerji çalışmalarına başladı. Daha önce 1976, 1987, 1996 yıllarında Türkiye ve Yunanistan’ı neredeyse savaşın eşiğine getiren Ege’deki kriz şimdi Doğu Akdeniz’de karşımıza çıkmış durumda. Doğu Akdeniz’de yaşanan bu gerginliğin arka planında ise yine daha önceki krizlerde olduğu gibi her iki ülkenin deniz yetki alanlarına dair farklı iddialarının olması bulunuyor.

Türk-Yunan tezleri bu noktada birbirleriyle çelişen sonuçlar ortaya koyduğundan Oruç Reis gemisinin Meis (Kastelorizo) açıklarında sürdürdüğü sismik araştırması iki ülke arasındaki gerginliğin de iyice tırmanmasına neden oldu. Yunan tarafı Mavi Vatan doktrininin deniz hukukuyla çeliştiği yönünde bir görüş öne sürüyor. Yunanistan’ın iddiasına göre denizin bu bölgesi kendi kıta sahanlığı ve Türkiye bölgede illegal bir varlık sergiliyor. Burada ilginç olan nokta şu ki Yunanistan Mavi Vatan kavramını Neo-Osmanlıcılık çatısı altında açıklamaya çalışıyor. Yunanistan’ın tezine göre Türkiye, Osmanlı tarihini farklı yorumlayarak bölgede yeniden hakimiyet kurmak istiyor. Bir başka ifadeyle Osmanlı Devleti, güçlü olduğu zamanlardaki gibi yeni bir nüfuz alanı yaratmayı hedefliyor. Türkiye ise benzer bir şekilde bölgenin kendi kıta sahanlığı olduğu görüşünü savunuyor ve Yunanistan tarafından denizlerdeki hakimiyet alanının engellenmesini kabul etmiyor. Bu noktada her iki ülke de birbirini hak ihlali ve yayılmacılıkla suçluyor.

TÜRKİYE HÂLÂ YUNANİSTAN İÇİN DOĞUDAN GELEN TEHLİKE Mİ?

Bu gerginliğin Türkiye’de iç politik bir karşılığı var. Yunanistan için durum ne? Kontrollü gerginlik iki ülkenin de işine mi yarıyor?

Elbette ülkeler dış politikasındaki gerginliği iç politikasında belli dengeleri korumak ve yeniden tesis etmek adına kullanabilir. Bu noktada Türkiye ve Yunanistan da kendi dış politikasında bu kontrollü gerginliği dönem dönem iç politikasına yansıtmıştır. Bilhassa Yunanistan siyasi ve ekonomik kriz yaşadığı her dönemde Türk tehdidini medya aracılığıyla halka servis etmiştir. Bunun nedeni de ulusal birliğin kurulması noktasında Türk düşmanlığının güçlü bir etki yaratmasıdır. Yunan kolektif belleğinin derinlerinde Yunanistan’ın güç kaybettiğinde pusuda bekleyen bir Türkiye tarafından yutulacağına dair saplantılı bir korku vardır. Öyle ki toplumun büyük bir kesiminde Ege Adaları, Batı Trakya, Kıbrıs konularında uygun zamanı bulduğunda harekete geçmeyi bekleyen bir Türk algısı yaratılmıştır. Dolayısıyla “doğudan gelen tehlike Türk”, bazı dönemlerde yeniden canlandırılarak bilinç altındaki korkuları harekete geçirir. Güçlü Yunanistan imajı, Türkiye karşısında hedeflerini net belirlemiş, talepkar ve ekspansiyonist politikayla hareket eden bir Yunanistan ile sağlanma çabasındadır. Böylece Yunan halkının iç politikadaki kaotik ortamı algılaması dış politikadaki ilgi dağınıklığıyla kesintiye uğratılır.

TÜRKİYE’NİN YALNIZLIĞI DAHA BÜYÜK İZALOSYANA DÖNÜŞÜR MÜ?

Yunanistan, AB ve NATO’yu da harekete geçirerek Türkiye’yi yalnızlaştırdı. Sizce bu yalnızlık yaptırımlarla bir izolasyona dönüşebilir mi?

Türkiye ve Yunanistan daha önce 3 kere kıta sahanlığı sorunu nedeniyle savaşın eşiğine gelmiş fakat her defasında çözümü sıcak çatışmada değil karşılıklı diyalogda bulmuştur. Bu noktada ben şahsen Türkiye ve Yunanistan arasında olası bir çatışmanın çıkabileceğine ihtimal vermiyorum. Öncelikle pandemi sürecinin dünya ekonomisindeki olumsuz etkileri gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Böyle bir ortamda savaş yükünü taşımak isteyecek bir ülke ekonomisi karşılıklı olarak kabul edilebilir görünmüyor. Yeni bir gelişme olarak 10 Ağustos’tan bu yana Doğu Akdeniz’de faaliyetlerini sürdüren ve Navtex süresi 12 Eylül’de sona eren Oruç Reis, diyalog için donanma gemileriyle birlikte Antalya’ya geri döndü. Akabinde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da Doğu Akdeniz krizindeki meselede Türkiye’nin diyalog ve siyasi çözümden yana olduğunu belirtti. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de verdiği demeçte Türkiye’nin attığı bu olumlu adımın gerginliği düşüreceğini ve Türkiye ile istikşafi görüşmelere başlama noktasında hazır olduklarını ifade etti. Sonuç olarak Türk-Yunan gerginliğinde diyalog kurmaya yönelik müzakereler Türkiye’nin ulusal yalnızlık argümanını da böylece geçersizleştirdi. Yalnız ve izole bir siyasetin Türkiye’nin de iç ve dış politikasında tercih edilebilir bir yöntem olduğunu düşünmüyorum.

Oruç Reis arama bölgesinden Antalya Limanı’na döndü, Atina memnuniyetini açıkladı.

ANTALYA KÖRFEZİNE SIKIŞTIRILAN TÜRKİYE 

Bu soruyu Yunanistan’ın Mısır’dan İsrail’e kadar kurduğu ittifaklarla nasıl açabilirsiniz?

Türkiye’nin Libya ile olan anlaşmasına karşılık Yunanistan da Türkiye ile ilişkileri gergin olan Mısır ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşmada, Girit ve Rodos adalarının kıta sahanlıklarının kısmen kullanılması şartıyla Mısır’ın kıta sahanlığı ile dikey bir koridor oluşturulması öngörülüyordu. Dolayısıyla Yunanistan’ın bölgedeki varlığı karşısında Antalya körfezine sıkıştırılan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanları böylelikle daraltılmış oluyordu. Yunanistan’ın Ege’de ve Doğu Akdeniz’de uyguladığı yayılmacı politikası aslında bölgede yalnız olduğu görülen Türkiye’nin karşı müttefikleriyle işbirliği sağlayıp mevcut durumu kendi lehine çevirmek arzusu ile açıklanabilir.

Yunanistan’da önceki iktidar Syriza zamanında da Türkiye ile benzer sorunlar vardı. Hatta bazı belirsiz adalara Çipras da ziyaretlerde bulundu. Neden o dönem ilişkiler bu kadar gerilmedi de şimdi geriliyor? Syriza ekonomik sorunlarla boğuştuğu için fırsat mı bulamadı ya da öncelikleri arasına almadı, veya bu ideolojik bir tercih miydi?

2008 yılında dünya ekonomisinde yaşanan büyük kriz ilk dalgasını Yunanistan’a yönelttiğinde Yunanistan çözümü IMF, European Central Bank ve Avrupa Birliği üçlüsünün oluşturduğu TROYKA (Avrupa Birliği-Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) kapısında aradı. Siyasi tarihinde toplam yedi kez ekonomik iflas görmüş Yunanistan’ın 2009 sonrasında içine düştüğü iktisadi bozulma ülkenin siyasi görüntüsünde de bir değişim yarattı. Seçimlerde TROYKA karşıtı politika izleyen partiler oy oranlarını beklenmedik düzeyde arttırmıştı. Bu partilerin başında da radikal sol parti Syriza geliyordu. Ancak Syriza Partisine hükümeti kurma görevi verildiğinde Yunan ekonomisi adeta bir enkaz yığınıydı. Bu dönemde Atina başta olmak olmak üzere Yunanistan’ın tüm diğer şehirlerinde mitingler, gösteriler ve hatta sokak çatışmaları TROYKA aleyhinde devam etti. Öyle ki bu çatışmalarda ölenler, ekonomik buhran nedeniyle meclis meydanında intihar edenler oldu. Ocak 2015’den Temmuz 2019’a kadar ülke yönetiminde söz sahibi olan Syriza’nın ve dolayısıyla Yunanistan’ın bu dönemde tek gündemi ekonomiydi. İç politikada çözülmesi gereken birçok sorun karşısında dış politikada denge kurmak isteyen Syriza, bu nedenle Türk-Yunan İlişkilerinde nötr dönemlerden birini oluşturmuştur. Diğer taraftan Syriza’nın ideolojik bağlamda da azınlık hakları, mülteci meselesi, Makedonya sorunu gibi konularda izlediği siyasi rota uzlaşmacı, empatik ve barışçıl idi.

YÜZÜNÜ BATI’YA DÖNMÜŞ BİR YUNANİSTAN

Yunanistan’daki sağcı iktidarın işine iç politikada ne kadar yarar mı bugünkü durum?

Yunanistan’da Radikal sol parti Syriza’dan sonra yeniden bir merkez sağ parti, hükümeti kurmakla görevlendirildi. Bugün Yunanistan Yeni Demokrasi Partisini başa getirerek aslında daha önce bozduğu ezberleri telafi etme çabasında. Syriza her ne kadar Yunan siyasetinde bir devrim yaratsa da pek çok Yunan için de aslında bir hayal kırıklığı. Diğer taraftan Yunanlar tüm ezberleri bozan ve hatta altüst eden Syriza’ya bir manada küskün. Öncelikle vaat ettiği gibi Avrupa’ya karşı güçlü bir duruş sergileyemedi. Ağır vergiler, ödenmeyen maaşlar, işsizlik gibi ekonomik darboğazın yanında Makedonya meselesi ile ilgili imzaladığı Prespa Antlaşması tarihi bir ihanet gibi algılandı. 2015-2019 yılları arasında Yunanistan, Avrupa’nın desteğinden yoksun, kimlik bunalımı içinde, ekonomik zorluklarla günden güne fakirleşen bir ülke görüntüsü çizmekteydi. Ulusal konularda da etnik merkezci tavır sergilemediğinden ötürü ağır eleştirilere uğruyordu. Tüm bu ezber bozan adımlar Temmuz 2019’da yeniden merkez sağ partisini ülkenin başına getirdi. İşte bence asıl döngü burada başlıyor. Yeni Demokrasi Partisi, Yunan halkının kaybettiği özgüvenini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Örneğin 2020 Ocak ayında Atina’daydım. Tüm sokak ve caddeler yeni yıl için parıl parıl süslenmiş, adeta Orta Avrupa’da dolaşıyormuşsunuz hissini uyandırıyordu. Bana göre 2015 ve sonrasında ekonomik tedbirler gereği kısıtlı bütçeyle hazırlanan Atina sokaklarından çok farklı bir yüz oluşturulmuştu. Yeni Demokrasi Partisinin Atina sokaklarındaki abartılı parlak süslemeleri, yeniden yüzünü Batı’ya dönmüş bir Yunanistan’a kavuşulduğu mesajıydı. Yunanistan’ın tıpkı eskiden olduğu gibi canlı ve ışıltılı bir yüze sahip olduğu imajı çiziliyordu. Sosyolojik bağlamda düşünüldüğünde Yunan halkı için Atina’da oluşturulan bu türden bir imaj, Avrupalı Yunan algısını yeniden düşündürmesi sebebiyle büyük bir özgüven kaynağıydı. Diğer taftan merkez sağ hükümeti Türkiye ile yaşanan Doğu Akdeniz krizinde de milliyetçi tabanına hem Prespa “ihanetini” hem de Syriza döneminde unutturulan düşman algısını yeniden hatırlatmak istiyor. Böylece küskün Yunanları bu türden hamlelerle kazanmak daha kolay olabilir.

AB’nin Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimde tedirginliği gözle görülür şekilde belli oluyor. Fransa ve özellikle Almanya açık veya örtülü diplomasi yollarını kullanıyor. Almanya krizden yeni çıkmış bir Yunanistan’ın tekrar daha beterine düşmemesi için mi çaba harcıyor? Yoksa Doğu Akdeniz’de başka hesaplar mı güdüyor?

Doğu Akdeniz’de tarihin her safhasında farklı güç dengeleri siyasi yetki alanlarını hegemonik çatışmalarla koruma çabası içine girmiş. 16. yüzyıldan itibaren deniz gücünü ele almış Avrupa bilhassa denizaşırı sömürgelerini elinde bulundurarak hakimiyetini güçlendirmiş. Doğu Akdeniz, coğrafi açıdan, sömürgelere giden yollar için önemli bir güzergah ve tarihin tüm dönemlerinde bu alanda Fransa, Britanya, İtalya gibi büyük devletler hep söz sahibi olmuşlar. Dolayısıyla bugün bölgedeki tabi kaynaklar ve enerji kaynakları da düşünüldüğünde Doğu Akdeniz’de yeni bir aktör görmek istemiyorlar. Öte yandan Fransa Doğu Akdeniz meselesinde Türkiye ile sert bir üslupla karşı karşıya geliyor. Bunun önemli nedenlerinden biri Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve ekibinin iç politikadaki başarısızlığıyla açıklanabilir. Ülke gündemini dış politikaya çekerek meşruiyetini güçlendirmek isteyen Macron’un Yunanistan’ın yanında yer alması ve rotasını Doğu Akdeniz’e çevirmesi bölgedeki enerji kaynakları ve Fransa’nın bölgedeki güç dengesinde söz sahibi olma arzusu ile doğrudan bağlantılı görünüyor. Nitekim Fransa’nın Türkiye karşıtı bir politika izlemesinin bir diğer nedeni de Türkiye-Libya Antlaşmasının Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki manevra alanını daraltması şeklinde düşünülebilir.

Doğu Akdeniz’deki kriz göçmenlerin durumunu nasıl etkiler. Türkiye göçmenleri bir “silah” olarak kullanabilir mi?

Ben göçmen meselesinin Doğu Akdeniz’de yaşanan krizle bağlantılı olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü göçmenler ile ilgili atılacak her adımın başka bir muhatabı da Avrupa. Yani meselenin sadece Türkiye ve Yunanistan arasında cereyan etmediğini Türkiye ve AB arasındaki geçmiş dönem tecrübelerden biliyoruz. Dolayısıyla iki ülke arasında yaşanan mevcut kriz için bir tehdit aracı oluşturması realitenin dışında görünüyor. Öte yandan mülteciler ile insan hakları kavramları arasında doğrudan bağlantı olduğundan meselenin tehdit unsuru olarak kullanılması ya da mültecilerin silah olarak kullanılması sanırım Birleşmiş Milletler ile ilgili yeni bir sorunu da gündeme getirir. Böyle bir olasılığın ihtimaller içine dahil edilmesi de mümkün görünmüyor. Fakat en önemli nokta göçmen meselenin siyasi tarafından çok insani yönden değerlendirilme zorunluluğu.

“SORUNLAR DİPLOMATİK TEMASLARLA ÇÖZÜLMELİ”

Sizin de dikkatinizi çekmiş; bir tarih profesörü bir demecinde “Hitler’in Polonya’ya girdiği gibi biz de Atina’ya gireriz” ifadesini kullanmış. Bu kadar kolay mı? İki ülkenin askeri donanımı ve gücü bu kadar mı orantısız?

Ben bu demeci talihsiz bir açıklama olarak nitelendiriyorum. 1648 yılında imzalanan Vestfalya Antlaşmasından beri uluslararası sistemde karşılıklı ilişkiler diplomasi ile sağlanır. Kısaca savaş, devletler arası ilişkilerde bir düzenleme aracı değildir. Siyasal birimlerin birbirine karşı yürüttüğü organize şiddet sayılan savaş dış politikada şiddet içeren bir savunma aracı olarak kullanılabilir. Dolayısıyla “Atina’ya gireriz” gibi bir ifadenin karşılığı uluslararası hukuk ve diplomaside karşılıksızdır. Diplomasi kısa süreli de olsa barışı sağlayabilen, antlaşmalarla devletlerin hukuksal manada eşit olduğu ilişkilerde barışçıl gelişimi devam ettiren ana faktördür. Bu sebepten ötürü devletler önce hukuki ve diplomatik temaslarla çözüm arayışlarına girerler. Türkiye ve Yunanistan militer gücünü orantısız kullanmak yerine sorunlarını diplomatik temaslarla çözme eğiliminde olmalıdır. Ezcümle, savaş bilgisayar oyunu gibi basite indirgenebilecek bir olgu da değildir.

Her gün televizyonlara çıkan “uzmanlar” Ege Adalarının yeniden alınmasından söz ediyor ve bunun kolay olacağını düşünüyor? Bu mümkün mü?

Bu konu uluslararası hukuk kapsamına giren hassas bir mesele olduğundan Türkiye’nin konuyla ilgili hukuki ve siyasi tezlerinin değerlendirilmesini bilhassa hukuk uzmanları ele almalıdır. Ege Adaları ile ilgili bir tartışmanın uluslararası hukuk ve Lahey Adalet Divanı da dahil olmak üzere, uluslararası mahkemeler tarafından nasıl çözülmesi gerektiğini en iyi analiz edecek yine hukuk uzmanlarıdır.

Doç. Dr. Esra Özzüer’e göre Türkiye ve Yunanistan arasında sıcak bir çatışma beklenmiyor.

Bazen iki ülke arasındaki gerilimin çatışmaya veya şiddete dönüşmesi için bir kıvılcım yetiyor. Bu kadar stres birikmesi var mı sizce?

Hayır… Çok net hayır. Her iki ülke her ne kadar masada çözülmeyi bekleyen birçok siyasi ve hatta tarihi meseleye sahip olsa da tüm bu çözümsüzlüklerin büyük bir çatışmaya sürüklenecek düzeyde yoğun ve sıkışmış bir stres birikimi olduğunu söyleyemeyiz. Her şeyden önce son yirmi yılın dünyasına ve onun sahip olduğu bilgiye baktığımızda hızlı bir değişime uğradığını görüyoruz. Bir önceki yüzyıla ait bilgiler bugün neredeyse geçerliliğini yitirdi. Örneğin yedi ay öncesine kadar fiziksel küreselleşme, yerini tekrardan ulus-devlet modellerine bırakıyor. Covid-19 pandemisi ile sınırlar kapanıyor, ticari faaliyetleri erteleniyor. Öyle ki Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kurumların varlığı sorgulanıyor. Küresel ölçekte dünya sistemi her şeyiyle tartışılıp yeniden dizayn ediliyor. Dolayısıyla katı olan her şey günümüz dünyasında adeta buharlaşmış durumda. Pandemi süreci ile birlikte kendi derdine düşmüş AB ülkeleri, herkes kendi başının çaresine baksın diyerek birbirine sırt çevirdi. Bu tecrübe Post-Corana sonrasında Avrupa Birliği ülkelerini İngiltere’nin başlattığı Brexit örneğine benzer bir şekilde yeni çıkışlara da götürebilir. İçinde bulunduğumuz dünya düzeninde Avrupa, Amerika ve diğer tüm ülkeler kendi çıkarlarını ön planda tutarken, Yunanistan’ın dış politikasında cereyan eden Doğu Akdeniz eksenli siyasi bir yükü AB’nin sırtlamak isteyeceğini gerçekçi bulmuyorum. Sanırım Yunanistan da eski tecrübelerinden ötürü bu durumun farkında. Zira Yunan halkı 2010 sonrasında Yunan ekonomisinde yaşadığı büyük buhranda Avrupa’nın tutum ve davranışını yalnız bırakılmış, IMF’ye mahkum edilmiş bir Yunanistan gerçeğiyle deneyimledi. Toparlamak gerekirse Post-Corona dünya düzeninde zaten ağır vergiler altında ezilmiş Yunanistan’ın yeni bir ekonomik ve siyasi kaosa girme hususunda hevesli olduğunu düşünmüyorum.

Biraz da tarihsel perspektiften bakarsak, son kriz Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihsel çatışmalarda nerede duruyor?

Tarihi dönemlere bakıldığında Türkiye ve Yunanistan arasındaki çözümsüz meselelerinin başında Kıbrıs, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz sorunu ve her iki ülkenin bu konulardaki maximalist hedefleri bulunmaktadır. Dolayısıyla iki ülkenin çok azdan iyidir tavrı Türk-Yunan siyasi ilişkilerindeki tıkanıklığın ve anlaşmazlığın da asıl sebebi olarak görülebilir. Zira gerek Türkiye’nin gerekse Yunanistan’ın dış politikasında kendi ulusal çıkarlarına zarar gelmeyecek çözüm arayışları, yine her iki tarafın bu bölgenin kendi kıta sahanlığı olduğunu iddia etmesi maalesef ortak paydada buluşmayı bir o kadar zorlaştırmaktadır. Öte yandan her iki ülke de taleplerine karşılık nasıl uzlaşabileceklerini net bir şekilde belirleyemiyor. Çünkü bir tarafın ulusal menfaatlerine hizmet eden çözüm önerisi diğer taraf açısından tehdit görülüyor ve her iki ülke de karşılıklı olarak birbirlerini yayılmacılıkla itham ediyor.

“TÜRKİYE BÖLGEDE YALNIZ KALMAMALI”

Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz sınırı ve kıta sahanlığı sınırı uluslararası bir anlaşmayla belirlenmediği için her iki ülke karasuları, kıta sahanlığı ve bu alanların sınırlandırmalarını kapsayan deniz yetki alanlarıyla ilgili fikir ayrılıkları yıllardır iki ülkenin dış politikasında bir kısırdöngü yaratmaktadır. Yunanistan’ın Avrupa desteğini alarak Ege ve Doğu Akdeniz’deki ekspansiyonist politikası diplomatik uyuşmazlığın da çıkış noktasını oluşturmaktadır. Şu anda Türkiye ve Yunanistan karasularının Ege Denizindeki genişliği 6 deniz milidir. Oysa Yunanistan, sahip olduğu adaları gerekçe göstererek karasularını 12 deniz miline çıkarmayı talep edip Türkiye’nin Ege Denizindeki çıkarlarını yok saymaktadır. Yunanistan’ın Ege Denizi’nin yüzde 40’ını oluşturan Yunan karasularını yüzde 70’e yükseltmek istemesi Türkiye’nin hem ulusal menfaatlerine ters düşmektedir hem de Ege Denizi’nde Türkiye’nin karasularını büyük ölçüde daraltmaktadır. Şayet Yunan tezlerine göre hareket edilirse Türkiye kendi karasularına ve Antalya körfezine hapsedilmektedir. İki ülke arasındaki krizin esas çıkış noktası da işte tam olarak burada başlamaktadır. Çünkü Türkiye Yunanistan’ın karasularının 12 mile çıkarmasını savaş nedeni kabul etmektedir. Yunanistan ise Türkiye’nin imzacı olmadığı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku sözleşmesinden dayanak bularak her adanın kendine ait bir kıta sahanlığı olduğunu dolayısıyla her adanın 12 mile çıkan karasularının olduğunu iddia etmektedir. Türkiye, Yunanistan’ın bu yayılmacılığına karşı elbette ülke çıkarlarını koruyacak her tür tedbiri almakta haklıdır. Zira diplomatik ilişkilerde esas olan her iki tarafın da uzlaşmacı tutum sergilemesidir. Yunanistan, Doğu Akdeniz krizinde de görüldüğü üzere, kendi taleplerinden ödün vermeden bir çözüm bulunması yönünde ısrarcı bir tavır sergiliyor. Öte yandan Türkiye’nin Yunan tezlerine göre oluşturulan taleplerine zamanında karşı çıkmaması Yunanistan’ın Türkiye aleyhinde yayılmacı tutumunu sürdürmesi anlamını taşıyor. Fakat Türkiye’nin bölgede yalnız kalmaması ve müttefik oluşturarak karşı duruş sergilemesi de bir o kadar önemli.

YUNANİSTAN, TÜRKİYE İÇİN NEDEN ÖTEKİ YA DA GERÇEK DÜŞMAN?

 Türkiye, Suriye ve Libya’dan sonra “gerçek ötekisi” Yunanistan ile gerilim yaşıyor. Yunanistan, Türkiye için neden gerçek öteki, ya da gerçek düşmandır? Ya da öyle midir?

Yunanistan Türkiye’nin ötekilerinden sadece biridir. Çok uluslu bir imparatorluğun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti belli dönemlerde azınlıklar konusunda çeşitli problemler yaşamıştır ve hatta yaşamaya da devam etmektedir. Bugünün dünyasında Yunanların Türkler için belirleyici bir rolünün olduğunu ben şahsen düşünmüyorum. Ancak Yunanlar, tarihi geçmişlerinden ötürü Türk tarihinde her zaman “milli öteki” olarak düşünülmektedir. Bunun da iki önemli gerekçesi vardır: ilki 1821 Mora İsyanı, ikincisi 1919-1922 Anadolu işgal dönemidir. 1821 İsyanı ile Rumlar Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının ilk kez kaybedilmesine sebebiyet vermiştir. Üstelik o döneme kadar Millet-i Sadıka olarak tanımlanan Rum tebaanın bu kayıptaki rolü kolektif bellekte travma etkisi yarattığından içten ihanet görülen bu vaka hiçbir zaman unutulmamıştır. 1919-1922 Anadolu işgali ise düşman rolüyle Yunan ordusunu yeniden karşımıza çıkarır. Kurtuluş Savaşı ve ulusal bağımsızlık Yunanlara karşı verilmiş dört senelik mücadeledir ve ulusal travmanın derinleşmesinde belirleyici bir role sahiptir. İşte bu tarihi geçmiş, Yunanları Türklerin en tehlikeli ötekisi konumuna getirmiştir.

Türkiye’nin ya da Türk kimliğinin Yunan kimliği için öteki olduğu söylenebilir mi? Neden?

Kesinlikle. Hem dinsel hem de etnik bağlamda Türkler Yunan kimliğinin tezat tarafını oluşturur. “Yunan kimdir?” sorusu elbette 21. yüzyılda yoruma dayalı bir değişim göstermiş olsa da Yunan tanımı Hz. İsa’nın Doğu Kilisesine mensup olan Helenler olarak belirtilmektedir. Yani genel kanı bu yöndedir. Dolayısıyla Müslüman Türkler, Ortodoks Helenlerin zıt kutbunu oluşturmaktadır.

Doç. Dr. Esra Özsüer Yunanistan’da araştırmalar yaptığı dönemde Atina’daki Syntagma meydanında.

Biraz da konu ile ilgili kitabınız bağlamında, Batı’daki Türk imajı ile Yunanistan’daki Türk imajı arasında ilişki ya da benzerlikten söz edebilir miyiz? Bağlantılı olarak farklar neler?

Gerek Batı’da gerekse Yunanistan’da Türklerle ilgili olumsuz yargılar ve stereotipler birbirinden kopuk ya da farklı değillerdir. Bu nedenle Türklerle ilgili her tür betimlemede farklılıklardan önce benzerlikler göze çarpmaktadır. Her iki taraf da Türkler söz konusu olduğunda hemen hemen aynı pejoratif ifadeleri kullanır. Nitekim Avrupa kıtasında yüzyıllardır varlığını değiştirmeden koruyan “barbar” kavramı sadece Türklerle özdeşleşmiştir. Oysa Vandallar, Gotlar ya da Vikingler bu kavramın ilk çağrıştırdığı çerçeve içine dahil edilmezler. Öte yandan Yunanca bir ifade olan barbar kelimesi Helen dünyasında Yunanca konuşmayan ya da Yunan olmayan diğer tüm halkları nitelendirmektedir. Bu kelime Antik Yunan’da medenileşmemiş, ilkel toplulukları nitelendirmek için kullanılmıştır. Yani başlarda ne acımasız ne de savaşçı anlamına sahiptir. Barbarlar ile ilgili aşağılayıcı Helen klişelerinde daha çok kültürel üstünlük dikkat çekmektedir. Yani kavram, ilk başlarda, Yunan kültür ve geleneğine sahip olanlar ile ilkel gruplar arasındaki bir kıyaslamadır. Ancak daha sonra Aydınlanma dönemi ile başlayan Doğu imgelemesi Müslüman, Osmanlı ve Türk kimliğini uygar olmayan, vahşi ve medeniyet düşmanı biçiminde lanse etmiştir. Burada bilhassa Arap ve Osmanlı fetihlerinin İslam korkusunu tetiklediğini belirtmek gerekir. Osmanlı ile birlikte Avrupa topraklarındaki Müslüman akınları bölgedeki Hıristiyan kimliğe karşı en büyük tehdit görüldüğünden başta din adamları Erken Modern Dönemde Türk imajını “barbarlık”, vahşet”, “yakıp yıkan”, “ilkel” gibi kavramlarla tanımlama gayretine girmiştir. Avrupa’da Luther ile başlayan İslam karşıtlığı daha sonra Yunan Aydınlanmacıları ile devam etmiş ve Türk imajındaki tüm olumsuzlukları karşılıklı etkileşimle güçlendirmişlerdir. Yunanistan’daki olumsuz Türk imajının kökleri Geç Ortaçağ Avrupası’nda aranmalıdır.

Doç. Dr. Esra Özsüer Atina’da İzmir’le ilgili bir sergi açılışında.

Bu imaj tarihsel bir muhayyileye atıfta bulunur mu yoksa yakın dönem milli tarih yazımlarının ürünü müdür?

18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da Türklerle ilgili önyargılar ve stereotipler zaten şekillenip kemikleşmiştir. Ulus-devletler de milli tarih inşaalarında Hristiyan kimliğinin karşısındaki İslamiyet’i ve cihad ile Müslümanlığı geniş bir coğrafyaya yayan Türkleri elbette olumlu bir yere koymamıştır. Üstelik bu türden okumaları Oryantalizm üzerinden de değerlendirmek gerekir. Çünkü Batı, globalleşme ve merkantilizm ile Doğu’yu kendisinden çok daha aşağı bir yere taşımıştır. Bu anlayışa göre Doğu sahip olduğu tüm değerleri kullanabilecek güç ve kapasitede değildir. Güneş Doğu’dan doğsa da ışığı Batı’yı aydınlatmaktadır. Öte yandan 20. yüzyılda her ulus kendi tarihini ethnocentric çerçevede şekillendirdiği için milliyetçilik yüzyılın neredeyse tamamında Ötekileri belirgin çizgilerle ortaya koymuştur. Bir de sadece Yunanistan’da değil, Almanya ve Fransa’da da milli ‘öteki’ kavramı büyük puntolu harflerle ders kitaplarında yerini almıştır. Her devlet ulus kimliğini düşman ‘öteki’ gördüğü bir diğer ulus üzerinden tanımladığı için milli tarih inşası da “biz” ve “öteki” dikotomisinde şekillenmiştir. Bizler iyi, erdemli ve üstün tarafken Ötekiler kötü, değersiz ve geri kalmış taraftır. Bu minvalde Yunanistan’ın kimlik meselesinde Türkler her zaman başroldedir. Yunan tarihinde hakim söylem de ‘öteki’ görülen Türklerin Yunanları esaret altında dört yüz yıl yönettiğine dairdir.

Ayasofya’dan sonra Kariye… Sizce neden öncelikle Bizans mirası ya da eserleri Müslümanlaştırılıyor? Neden Katolik kiliseleri için böyle bir “hayal” yok?

Öncelikle Ayasofya ve Kariye müzelerinin camiye dönüştürülmesini mevcut hükümetin Doğu Roma mirasına olan karşıt tutumu şeklinde açıklamayı doğru bulmuyorum. Zira Türkiye’nin birçok bölgesinde Antik Yunan ve Doğu Roma dönemine ait kalıntılar hala tarihi eser statüsünde varlıklarını korumaya devam ediyor. Öte yandan bu adımların Türkiye Cumhuriyetinin Ortodoksluğun karşısında ama Katolikliğin yanında gibi bir algıda irdelenmesini de hatalı görüyorum. Zira Türk Devleti azınlıklarına ve onların dini inançlarına karşı eşitlik ilkesini Kanuni Esasi’den beri hukuki bağlamda zaten güvence altına almış durumda. Bence buradaki temel mesele, İstanbul’un Fethi’ndeki kutsiyetle doğrudan ilintili. Bilindiği üzere birçok kez kuşatma altına alınan ve hatta IV. Haçlı seferiyle Latinler tarafından elli yedi yıl zapt edilen İstanbul’u 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet fethettiğinde sadece bin yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son vermemiş aynı zamanda Hz. Muhammed’in hadisi şerifini de yerine getirmişti. Dolayısıyla Doğu Roma’nın teokratik yapısı ile Ortodoks Hristiyan kimliğine bürünen bu tarihi kutsal şehir Fatih Sultan Mehmet ile artık İslam kimliğine dönüştürülmüştü. Helenizm ve Ortodoksluğun merkezi sayılan ve Ayasofya ile sembolleşen İstanbul’un artık Darul-İslam toprağı olması Hıristiyan dünyasında travma, İslam dünyasında ise dini zafer olarak kabul edildi. Oysa 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile camiden müzeye dönüştürülen Ayasofya, 1940’lı yıllardan itibaren, bilhassa milliyetçi-muhafazakar ve İslamcı çevrelerin “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın!” sloganıyla içselleştirdiği milli davası olarak kabul edildi. Nitekim her iki grubun ortak paydada birleştiği en önemli nokta Ayasofya’nın İstanbul’un Fethi ve Türk-İslam milli hakimiyeti ile sembolize edilmesiydi. Yine fetihte ilk ele geçirilen yapılardan biri olan Khora Manastırı da II. Bayezid döneminde camiye dönüştürülmüş ve Kariye Camii olarak adlandırılmıştı. Ayasofya’da 1932’den beri mozaik araştırmaları yapan Thomas Whittemore başkanlığındaki Amerikan Bizans Enstitüsü 1948’de Kariye Camii’nde de çalışmalara girişmiş ve o yıla kadar namaza açık olan cami vakıflardan alınarak müzeler dairesine bağlanmıştı. Ezcümle, Ayasofya’nın 1934 yılında müze statüsüyle anıt-binaya dönüştürme kararı ile 1948 yılında Kariye Camii’nin Müzeler İdaresine bağlı bir müze olmasının arka planında Batı taleplerinin olduğu düşünülüyordu. Dolayısıyla milliyetçi-muhafazakar ve İslami çevreler her iki kararı Batı’ya boyun eğiş ve fetih ruhundan uzaklaşma ile eşdeğer saymıştı. 10 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay 10’uncu Dairesi’nin, Ayasofya’nın tekrardan cami olması yönünde aldığı karar ve 21 Ağustos 2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Müslüman ibadete açılan Kariye Camii Batı’ya karşı milli dava görülen kadim bir tarihi meselenin zaferi görülmektedir. Buradaki temel husus fetihten sonra camiye dönüştürülen ibadethanelerin müze statüsüyle kaybettiği düşünülen itibarlarını yeniden elde etme meselesidir.

“ESKİDEN OLSA YUNANLAR MARKETLERE KOŞUP YİYECEK STOĞU YAPARDI”

Siz Yunanistan’da da bulundunuz ve akademik kariyerinizin bir bölümünü tamamladınız? Sokakla siyaset arasındaki farklardan söz eder misiniz?

İlk kez 1999’da Yunanistan’a gittim ve belirttiğiniz üzere doktora ile post doktora sürecimi Atina’da tamamladım. Hala yılın belli dönemlerini Atina’da geçiriyorum. Pandemi süreci bu durumu kesintiye uğratsa da yirmi bir yıldır bir şekilde Yunanistan ile bağlantım var. Dolayısıyla uzun yıllar Yunan halkıyla her alanda birlikte vakit geçirdim. Pazarcısından, market görevlisine; arşiv memurundan üniversitede birlikte çalıştığım hocalara kadar her kesimin toplumsal reflekslerini gözlemledim. Çok net diyebilirim ki Yunan halkı gündelik hayatında siyasi meseleleri doğrudan merkeze almıyor. Yani biraz Türk toplumundan farklı bir yaşam tarzları var. Örneğin 2010 yılından sonra Yunanistan’da ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. Birçok yer kapandı, iflas etti, işten çıkarılmalar oldu ve hatta memur maaşları dahi ödenemedi. Halkın büyük bir kesimi maddi zorluklarla mücadele etmesine rağmen eğlencesinden ve rahatından asla ödün vermedi. Mutlaka bir kafede kahvesini içti, akşam dışarıda yemeğini yedi, eğlencesini devam ettirdi. Ben o dönem Atina’da yaşıyordum ve krizle birlikte bomboş olur diye düşündüğüm pek çok yeme-içme yerinde bazı zamanlar oturacak yer bulamıyordum. Bu dönemde dış siyasetteki gelişmelerde de durum benzer şekilde ve sokaktaki nabız hemen hemen aynı. Örneğin son yapılan anketlerde Yunan halkının sadece yüzde 31’i Türkiye ve Yunanistan arasında olası bir savaşın çıkabileceğine dair endişe taşıyor. Dolayısıyla Yunanlar artık ne savaş istiyor ne de siyasetin alevlendirdiği konuları kendisine birincil mesele görüyor. Oysa Yunan kanallarında her gün siyasiler ve siyaset bilimciler Doğu Akdeniz gerilimini masaya yatırarak olası bir savaşta Yunan tarafının hazır olduğuna dair mesajlar veriyor. Eskiden olsa Yunanlar marketlere koşup yiyecek stoğu yapar, sokaklarda Türk karşıtı sloganlar atıp mitingler düzenlerdi. Oysa şimdi, televizyon ekranları ve sosyal medya dışında kimse Doğu Akdeniz krizini kendisine baş gündem yapmıyor. Bu noktada tüm dünyada olduğu gibi Yunanistan’da da halkı endişelendiren en önemli hadise pandemi süreci ve sürecin beraberinde getirdiği ekonomik darboğaz.

 


KİMDİR | DOÇ. DR. ESRA ÖZSÜER

Doç. Dr. Esra Özsüer 2015 yılında Atina Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümünde doktorasını tamamlamıştır. Doktora tezi 2016 yılında “Madalyonun Öteki Yüzü: Çocuk Topluluğuna Yönelik Türkçe ve Yunanca Kitaplarda Tarihi Mitlerin Oluşturulması” başlığıyla Periplus yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Yine 2018 yılında “Türkokratia. Avrupa’da Türk İmajı” adlı çalışması Kronik yayınlarından çıkmıştır. 2014’de Atina Üniversitesi tarafından düzenlenen Çağdaş Yunan Tarihi ve Yunan Aydınlanma Dönemi derslerinden de tarih sertifikası bulunmaktadır. 1999-2016 yılları arasında burslu öğrenci olarak Atina, Selanik ve Rodos’ta akademik çalışmalarını sürdüren Dr. Özsüer, Atina Küçük Asya Araştırma Merkezinde misafir öğretim üyesi olarak post doktorasını Mübadil Rumlar üzerine tamamlamıştır. 2004 yılından beri İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Özsüer, 2016 yılında Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Avrasya Siyasi, Sosyal, Ekonomi ve Kültür Araştırmaları Anabilim dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Türk-Yunan Siyasi Tarihi, İslamofobi, Öteki, Kimlik, İmaj, Propaganda, Milli Mücadele Dönemi ve Mübadele üzerine karşılaştırmalı çalışmalar yapan Esra Özsüer’in konu üzerinde yayımlanmış makaleleri, bildirileri ve kitap bölümleri vardır. Dr. Özsüer, çok iyi derecede Yunanca ve İngilizce bilmektedir.