Çıplaklık ve iktidar

Çıplak arama, bedeni mahremiyetinden soyup savunmasız bırakmaktır. Bir değersizleştirme eylemidir. İşkencedir.

CAN BAHADIR YÜCE 25 Aralık 2020 YAZARLAR

Haberi okuyunca kalakaldım: Yedi yaşındaki, yüzde 95 engelli kız çocuğu cezaevine babasını görmeye gittiğinde çıplak aranıyormuş. Artık hiçbir şey beni şaşırtamaz dedikten sonra bile insanı afallatan bir kötülüğü var bu ülkenin. 

Çıplak arama üzerine günlerdir konuşuluyor. Bazılarımız yeni farkına varsak da aslında konu yeni değil. Bir işkence yöntemi olarak bedenin mahremiyetini ihlal etmenin uzun bir tarihi var.

Devlet bireyle arasındaki güç ilişkisini beden üzerinden kurar. Şunu demek ister: Benim sınırlarımı aşarsan ben de senin sınırlarını ihlal ederim. Beden üzerinde tahakküm sağlamak devletin gücünü kanıtlamasının ve kutsamasının bir yoludur.

Çıplak arama, bedeni mahremiyetinden soyup savunmasız bırakmaktır. Nesneleştirmektir. İnsandışılaştırmaya dayanır. Denetim altında çıplak bırakmak bedeni (kutsal, kişisel, cinsel) bütün göndermelerinden arındırıp bir et yığınına indirgeme, bir değersizleştirme eylemidir. İşkencedir.

Devlet gücünü yalnız bedene karşı göstermez, beden üzerinden de gösterir. Günlerdir tanıklarından dinlediğimiz çıplak aramalar, bunun bir örneği.

Foucault’dan beri biliyoruz: Modern devletin ceza mekanizmasının tarihi, iktidar ile insan bedeni arasındaki ilişkinin tarihidir. Arama, disiplin altına alma ve bunu sıradanlaştırma, iktidarların kontrol biçimidir. Bütün bunlar zamanla cezalandırma düzeneğinin parçası haline gelir. Bu düzenek fiziksel acı çektirmekten (kaba işkenceden) aşağılamaya (örneğin çıplak aramaya) kadar uzanır. 

Başka deyişle, çıplak arama eyleminin ardında uzun bir kültürel tarih var. Bu yüzden konuyu Türkiye’de zehirli rejimin icat ettiği bir zalimlik olarak görmek, işgüzar bürokratların ya da kötücül memurların eseri saymak yanıltıcı olur. Modern cezalandırma sistemlerinin, devlet eliyle beden kontrolünün, bürokratik tahakkümün doğasına ilişkin bir sorundan söz ediyoruz. Çıplak arama ve işkence Türkiye’de hep vardı. (Yedi yaşındaki engelli kız çocuğuna işkence yapacak kadar alçalan olmuş muydu, onu bilmiyorum.)

Başka toplumlarda da örnekleri görülüyor. ABD’nin Virginia eyaleti cezaevlerinde çocukların çıplak aranması üzerine yasa değiştireli çok olmadı. Henüz birkaç yıl önce New York’ta kadınlar maruz kaldıkları çıplak aramaları anlatmıştı. Avustralya’da bile 12 yaşındaki çocukların çıplak aranması ses getirdi.

Kısacası, çıplak arama yoz bir iktidarın pervasızlığından daha derin bir sorun ve kökten çözüm gerektiriyor. “Umarım yarın sen de hapse girip çıplak aranırsın” düzeyindeki tartışmalar bu sorunu çözmeyecek.

Mahremiyet ihlalinin güçle ilişkisine değindim. Bedene değil dokunmak, bakmak bile bir iktidar ilişkisi içerir. Örneğin, Oryantalist resimlerde kadın bedenine ‘bakan’ göz aslında bir tahakküm kurar. Akla Delacroix geliyor: 1800’lerde Fransız işgali başlayınca Cezayir’e gitmiş, hayalinde yaşattığı Müslüman kadınları çizmişti. Güçlü bir ressamdı Delacroix, yapıtlarında yabancı bir erkeğin giremeyeceği haremi betimlerken aslında o mahremiyetin ihlali üzerinden bir kültürel üstünlüğe işaret ediyordu. O ilişkide güçlü taraf olan Fransızlar, Müslüman kadınların özel alanında iktidarını kanıtlıyordu.

Bir yüzyıl sonra, Cezayir işgalinin son günlerinde Fransızlar üstünlüklerini bu kez işkenceyle kanıtlamaya çalıştılar. Bir başyapıt olan Pontecorvo’nun filmi “Cezayir Bağımsızlık Savaşı” bunu anlatır: Film bir işkence sahnesiyle açılır, kamera işkenceyi göstermez ama etkisi film boyunca hissedilir. 

Sonuçta, mahremiyetin ihlali de işkence de bir tarafın üstünlüğünü göstermek için uygulanmıştır. Bu bakımdan ikisi arasında fark yok.

İşte bu yüzden, çıplak arama işkencedir.