Cihad bir ‘özgürleştirme’ aracı olabilir mi?

Cihadın başkalarını özgürleştirme olarak yorumlanması Marksist özgürlük kuramlarının Müslüman aydınlara yansımasıdır. Said Nursi perspektifinden bakıldığında ise yalnızca savaş değil, klasik ulemanın izin verdiği şiddet kullanımının meşruiyetinin de tamamen ortadan kalktığı görülecektir.

AYHAN TEKİNEŞ 24 Ocak 2021 YORUM

Özgürlüğün bir erdem olduğunda kuşku yok. Peki özgürlüğün bir erdem olması bize başkalarını zorla özgürleştirme hakkı verir mi? Bizim iyi ve faydalı kabul ettiğimiz bir şeyi başkalarına zorla benimsetme hakkımız var mıdır? Mesela bizi sevmeyen bir kadını evlilik ilerde onun da sevmesi için uygun ortam oluşturacak gerekçesiyle evliliğe zorlayabilir miyiz? Bu sorularda tasvir edilen argümanın bugün hala bazı Müslüman topluluklarda geçerliliğini koruyor olması üzerinde durulması gereken önemli bir problemdir.

Ünlü düşünür John Stuart Mill (ö. 1873) özgürlük ve sosyalliğin insan tabiatının iki temel özelliği olduğunu söyler. Özgürlük kavramını iç özgürlük (freedom), dış baskılardan uzak olmayı da serbestlik (liberty) şeklinde ifade eder. Dış baskılardan uzak olma sosyalleşme açısından önemlidir ancak iç özgürlük daha önemlidir, dolayısıyla da kısıtlanamaz ve ortadan kaldırılamaz. İnsanın ahlaklı olabilmesi işte bu iç özgürlüğünü koşulsuz olarak korumasına bağlıdır. Mill, özgürlüğün ve serbestliğin gerekliliğini hem ahlak açısından hem de insan tabiatının sürekli ilerleme isteği üzerinden temellendirir.

John Stuart Mill’in özgürlük kavramına yüklediği bu merkezi önemden dolayı, onun özgürlük anlayışını entelektüel, ahlaki ve sosyal özgürlük olarak hayatın bütünü kuşatacak bir perspektiften yorumlamak mümkündür. Entelektüel özgürlük, bireyin salt kendisi ile ilgili durumlardaki bireysel özgürlüğü; ahlaki özgürlük, diğer insanlarla bireysel alanla sınırlı kalan etkileşim özgürlüğü; sosyal özgürlük ise siyaset gibi bir ölçüde bütün toplumu ilgilendiren özgürlüklerdir. (F. Höntzsch, Individuelle Freiheit, 2009, s. 93) Toplum-birey ilişkisinde birey özgürlüğünü esas alan J.S. Mill’e göre özgürlük-sosyalleşme dengesinin sağlıklı kurulabilmesi bireyin toplumsal baskılardan korunmasıyla mümkündür. “Toplum tarafından birey üzerinde meşru bir biçimde kullanılabilen iktidarın ‘’niteliğini ve sınırlarını’’ belirleyebilmek için” Hürriyet Üzerine (On Liberty) isimli kitabını yazmıştır.

İslam düşünürleri entelektüel, ahlaki ve sosyal sorumlulukların gerçekleştirilmesi suretiyle özgürleşmeyi cihad kavramıyla ifade etmişlerdir. Karşıtlar arasındaki yakınlık ilişkisi üzerinden cihad ile özgürlük arasında ilişki kurmuşlardır; zira kelimenin etimolojisinde bulunan ‘meşakkat’ manası, kullanımda ‘takat’’ (güç yetirme) anlamına da taşınmıştır. Bir yanda zorluk öte yanda zorluğun üstesinden gelebilme gücü. Güç yetirme, hem irade özgürlüğünü hem de eylem özgürlüğünü kapsar. Bu durumda cihad kavramını, hür irade ile gerçekleştirilen meşakkatli eylemler olarak tanımlayabiliriz. Nitekim entelektüel anlamda zor ama başarılı çalışmalar aynı kökten gelen ‘ictihâd’ (usulüne uygun akıl yürütme) kavramıyla, insanın arzu ve kötü isteklerini aşarak ideal insan olma yolundaki gayreti de ‘mücâhede’ kavramıyla ifade edilmiştir.

Ahlaki anlamda cihad ise başkalarına karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemizdir. Nitekim haksızlığa başkaldırma, despot idarecilere karşı hakkı haykırma bir hadiste ‘en büyük cihad’ olarak tasvir edilmiştir.

Entelektüel, iradi ve ahlaki boyutlarıyla meşakkatli eylemleri gerçekleştirmede bir açıdan özgürleşme anlamı da mündemiçtir. Lakin bu örneklerdeki zorluğun bireysel boyutlu olduğu, başkalarını zorlama değil insanın kendisiyle alakalı zorlukları aşması anlamında kullanıldığı unutulmamalıdır. Müslümanlara savaş için izin verildiğinde, savaşın cihad olarak adlandırılmasının sebebi de muhtemelen savaştaki zorluklardır. Bütün zorluklara rağmen savunma amaçlı ve halkın güvenliğini temin etmek için savaşmak zorunda kalan insanları sorumluluklarını yerine getirmeye teşvik için savaş yerine birçok ayette cihad kavramı kullanılmıştır. Bu anlamıyla da cihad insanın bireysel özgürlüğüyle gerçekleştirdiği meşakkatli bir eylemdir.

Cihadın bireye bakan yönü itibarıyla değil, başkalarını özgürleştirme açısından yorumlanması ise modern Marksist özgürlük kuramlarının Müslüman aydınlara yansımasıdır. İslamcılığın teorisyenlerinden Seyyid Kutub, Enfal suresinin tefsirinin girişinde savaş konusunu cihad kavramı üzerinden temellendirmeye çalışır. Ona göre cihadın/savaşın meşruiyetinin gerçek sebebi (illet) din hürriyetini korumak ve Allah’la insanlar arasına giren tüm beşerî engelleri kaldırmaktır. İnsanların hür iradeleriyle gerçek dini seçebilmeleri için var olan bütün sultaların ve toplumsal güçlerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Böylece yalnızca Allah’ın sultası kalacak, insanların Allah’ı tanımasına engel olan diğer siyasi güçler ve toplumsal yapılar ortadan kaldırılacaktır. Kutub’a göre cihad ‘’Allah’ın saltanatı dışındaki saltanatlardan azade olma’’ anlamına geldiğinden dolayı kılıçla cihad dini bir zorunluluktur. Zira zor kullanmadan siyasi ve toplumsal güç odaklarından kurtulma imkânı yoktur. Ona göre cihad güvenliği sağlamak için değil siyasi ve toplumsal güçler tarafından esir tutulan insanları gerçek hürriyete kavuşturmak için farz kılındığından dolayı savaşın savunma amaçlı olduğunu iddia etmek, sadece oryantalistlerin bir aldatmacasıdır.

Cihadın anlamı savaşı yani şiddeti ve güç kullanmayı da içine alacak şekilde genişletildiği takdirde, ki Kutub bunu savunmaktadır, insanları şiddet kullanarak özgürleştirme gibi bir ikilemle karşı karşıya kalırız. Hatta Kutub, Cihadın gayesinin yeryüzünde Yönetim gücünün (sultan) yalnızca Allah’a ait olmasını temin etmek, olduğunu söyleyerek, adeta hiç bitmeyecek bir savaş prosesi öngörmektedir. Kutub’un savaşları cihad kavramı ve halkın özgürleştirilmesi üzerinden legal hale getirmeye çalışan görüşleri maalesef kendisinden sonraki İslamcı örgütlerin elinde şiddetin kutsandığı bir ideolojiye dönüşmüştür.

Kutub’un insanları hürriyete kavuşturma hakkındaki fikirlerini bir ütopya ya da bütün güç odaklarından arındırılmış eşitlikçi bir toplum ideali olarak algılamak mümkün olsa da asıl önemli olan özgürlüklerin kılıçla gerçekleşmesi konusundaki ısrarıdır. Şiddet kullanarak insanları iman etmeye zorlayabilir miyiz? Sorusuna olumlu cevap vermek hem kelam hem de fıkhi açıdan mümkün değildir. Kutub da bunun farkındadır. Bundan dolayı savaşa metafizik bir gerekçe bulmak, böylece savaşı inanç konusu haline getirebilmek için savaşın gerekçesini, imanı kabul ettirmek için savaşılmaz ama iman etme ortamını ve şartlarını hazırlamak için savaşılır, şeklinde formüle etmiştir. Bir şeyin aslının sıhhati için yasak olan bir uygulamanın, o şeyin harici şartlarını gerçekleştirmek için gerekli görülmesi gibi bir çelişki, ideolojik bütünlüğü sarsmamak için görmezden gelinmiştir.

Şayet Kutub’un hayal ettiği gibi yeryüzünde siyasi iktidar Allah’a ait olacaksa yeryüzünde Allah’ın saltanatını kim kullanacaktır? Kullanan kişi veya gruplar, Allah’la insanlar arasında perdeler ve engeller haline dönüşmeyecek midir? Halbuki sosyal özgürlüğün savaş yoluyla temin edilmesi özgürlük düşüncesinin özüne aykırı olduğu gibi totaliterliğin de kendisini olumlu bir kavram üzerinden legalize etmesi anlamına gelir. Ayrıca insanların kendi özgür iradeleriyle kurduğu demokratik bir rejimi, şiddet yoluyla değiştirip ya da ortadan kaldırıp, onlar için en iyi olanı yaptım, şeklindeki bir yaklaşım toplumdaki her ideoloji ve din mensubu tarafından talep edilir ve taklit edilmeye çalışılırsa ortaya çıkacak kaos nasıl önlenecektir?

Cihadın savaş olarak meşruiyetinin temel sebebi kanaatimizce güvenliktir. Can ve mal güvenliği tarihte bazen kanun yoluyla bazen de otoriter bir yönetici ya da yönetici elit vasıtasıyla temin edilmiştir. İnsanların sosyal hayatlarını güven içinde sürdürebilecekleri ortam, kim tarafından ve ne şekilde tesis edilirse edilsin dini açıdan savaş gerekçesi ortadan kalkmış olur. Nitekim Hz. Musa Mısır’da Firavuna karşı savaşmamış hatta sakin konuşmakla emredilmiştir. Lakin Mısır’dan çıkıp çöle gelince güvenlik ve nizamın olmadığı bu bölgede güvenliği temin etmek gayesiyle kendisine savaş izni verilmiştir.

Roma hukuku ve idaresi altında yaşamak, kendisine yapılan onca eziyete rağmen Hz. İsa’yı siyasi ve askeri bir mücadeleye sevk etmemiştir. Peygamber’imiz (s.a) Mekke döneminde şehirde var olan kanun ve kurallara uymuş, Medine’ye gelince şehirdeki kaotik ortam ve çevre kabilelerin güvensiz durumu sebebiyle savaşmasına izin verilmiş, kısa zaman içinde Arap yarımadası güvenle yaşanan, kanunun hâkim olduğu bir bölgeye dönüşmüştür. Raşit Halife’ler dönemindeki savaşları da güvenlik amaçlı savaşlar olarak yorumlamak mümkündür. Zira Hz. Ömer’in belirli bölgelerin dışına, özellikle Arap yarımadasını çevreleyen adeta tabi sınırları gibi olan nehirlerin ötesine geçilmemesini tavsiye ettiği bilinmektedir. Hz. Ali döneminde de fetih hareketleri nerdeyse durmuştur.

Güvenliğin sağlanması temel amaç olduğu için İslam tarihinin başlangıcındaki savaşlar savunma amaçlı olarak yorumlanmış, İslam’ın yalnızca savunma aracıyla savaşa izin verdiği ifade edilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi ise savaşın illetini Bedevilik medenilik üzerinden değerlendirmiş, konuşma ve iletişim imkânı olmayan cahiliye dönemindeki Arap kabileleri ile konuşarak anlaşmak ve bir mutabakata ulaşmak imkânı olmadığından dolayı savaşa izin verildiğini bugün ise medeni insanların savaşa gerek duymadan aralarındaki problemleri çözebileceklerini, dolayısıyla savaşın günümüzde meşruiyet gerekçesini kaybettiğini ifade etmiştir. Onun perspektifinden bakıldığında yalnızca savaş değil, aynı zamanda ailede ve eğitim gibi bazı alanlarda klasik ulemanın sınırlı bir şekilde de olsa izin verdiği şiddet kullanımının meşruiyetinin tamamen ortadan kalktığı görülecektir.

İster güvenlik üzerinden ister toplumsal iletişim üzerinden gerekçelendirilsin savaş ve şiddeti meşru kılacak temel gerekçe, insanların toplumsal hayatta güven içinde yaşama imkanının ortadan kalkması yani kaos veya harici bir saldırıdır.

Kutub’un sosyal alanı metafizik alana taşıyarak imanla ilişkilendirmesine mukabil Said Nursi, sosyal ilişkileri, iletişim kurmanın imkânı ve insan tabiatının baskıdan hoşlanmadığı önermesinden hareketle açıklaması son derece önemlidir. Zaten cihad kavramının sosyal boyutunu iletişim ve insan psikolojisi üzerinden ele aldığımızda savaşı iznini yalnızca güvenlik gerekçesine indirgemiş oluruz.

Bireysel özgürlüklerin toplum tarafından baskılanmasını son derece kaygı verici bulan J. S. Mill, dini liderlerin topluma yol gösterme hakkını zorlama ile kullanamayacağını, zor kullanmanın insanların gelişmesini engelleyeceği gibi liderin ve temsil ettiği gücün yozlaşmasına da sebep olacağını vurgular. İnsanların üzerinde düşünüp değerlendirme yapabilmesi için bilgi ve düşüncelerin başkasına aktarılmasında elbette sakınca yoktur. “Fakat son kararı verecek olan kişinin kendisidir. Bütün bu öğüt ve uyarılara rağmen o kişinin işlemesi muhtemel hatalar, başkalarının onun iyiliğine olduğunu düşündükleri şeyler konusunda onu zorlamaktan kaynaklanacak olumsuz sonuçların yanında çok hafif kalır.” (s.144, 160)

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram