Capa’nın ‘Hafif Flu’ hayat hikâyesi

"Bir savaş fotoğrafçısı olarak ömrümün sonuna kadar işsiz kalmak istiyorum." diyerek hümanist kişiliği ile kendinden sonra gelen foto muhabirlerinin idolü olan Robert Capa'nın "Hafif Flu" kitabı Türkçe olarak yayımlandı.

MEHMET ARDA DURU 01 Temmuz 2020 FOTOĞRAF

FOTOĞRAFLAR: ROBERT CAPA (ESPAS SANAT KURAM YAYINLARI)

Dünyanın en tanınmış savaş fotoğrafçısı Robert Capa’nın Hafif Flu kitabı Espas Sanat Kuram Yayınları tarafından yayımlandı.

Anlatı dizisinin ilk kitabı olan ve 68 fotoğrafın da kullanıldığı kitap Gülay Doğan’ın editörlüğünde Arda Altuntaş tarafından Türkçe’ye kazandırıldı.

“Bir savaş fotoğrafçısı olarak ömrümün sonuna kadar işsiz kalmak istiyorum.” diyerek hümanist kişiliği ile kendinden sonra gelen foto muhabirlerinin idolü olan Capa, 1913’te Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Budapeşte’de dünyaya geldi. Asıl adı Endre Erno Friedmann olan Capa Berlin’de Siyasal Bilgiler okudu. Nazi rejiminin tehditlerinin artmasıyla birlikte 1933’te Paris’e yerleşti. Burada gazeteci ve fotoğrafçı Gerda Taro ile tanıştı. Birlikte ünlü Amerikalı fotoğrafçı Robert Capa ismini icat ettiler ve fotoğraflarını bu isim altında satmaya başladılar.

1936’da İspanya İç Savaşına katıldılar. Burada çektiği Düşen Asker fotoğrafı uluslararası bir üne kavuştu ve savaşın güçlü bir sembolü haline dönüştü. Arkadaşı Gerda Taro İspanya’da öldürüldükten sonra 1938’de Çin’e seyahat etti ve Japonya işgaline karşı yapılan direnişi fotoğrafladı.

Bir yıl sonra New York’a göç etti. II. Dünya Savaşı’nın en büyük çıkarmalarından biri olan ve D-Day olarak adlandırılan Nomandiya çıkarmasını fotoğrafladı. 1947’de John Steinbeck’le birlikte Sovyetler Birliği’ne giderek Demir Perde’nin diğer tarafını fotoğrafladı. Capa aynı yıl Henri Cartier-Bresson, David Seymour, George Rodger and William Vandivert ile birlikte Magnum Ajansını kurdu. 1948’de Arap-İsrail Savaşını fotoğrafladı. 25 Mayıs 1954’te I. Çinhindi Savaşı sırasında, Vietnam’da Thai-Binh’de Fransız Birlikleri’yle ilerlerken mayına basarak hayatını kaybetti.

“YA BİRİNDEN NEFRET ETMELİSİN YA DA BİRİNİ SEVMELİSİN”

Haziran ayı sonlarında raflardaki yerini alan Hafif Flu kitabının arka kapağında Capa’nın şu ifadeleri yer alıyor:

“Mermiler doğruca kafamın üzerinden geçti, havanlar ıslık çaldı, kruvazör uğuldadı ve yarım paletli kamyon yüksek sesli ahenksiz bir gıcırtı ekledi. Derken Alman havanları vınlayıp sadece yüz metre aşağımdaki tepeye çarparak karşılık verdi. Kafamı yeşilliğin içine gömdüm. Güneş sırtımı ısıtıyordu. Keşke gökyüzünde uçuşup şarkı söyleyen yalnızca kuşlar olsaydı.”

“Savaşta, ya birinden nefret etmelisin ya da birini sevmelisin; bir duruşun olmalı. Aksi takdirde olan bitene dayanamazsın.”

“Fotoğrafların yeterince iyi değilse, konuya yeterince yakın değilsindir.”

Kapak tasarımı Savaş Çekiç tarafından yapılan kitap 2 bin adet basıldı.

ROBERT CAPA’NIN SÖZLERİYLE DÜŞEN ASKER VE HAFİF FLU KİTABININ HİKAYESi

Dünyanın en ünlü savaş fotoğrafçısı Robert Capa Düşen Asker ve Hafif Flu kitabının hikâyesini anlatıyor. Çeviri kitabın da çevirmeni Arda Altuntas tarafından yapıldı.

”Bu radyo kaydı, Capa’nın 100. Yaş günü kutlamaları kapsamında ICP tarafından, henüz yeni bulunduğu bildirilerek 2013 yılında paylaşılmıştı. Röportaj, Robert Capa’nın otobiyografik romanı olma özelliği taşıyan ve İkinci Dünya Savaşındaki deneyimlerini kronik olarak aktaran Hafif Flu kitabının 1947 yılında yayımlanması sebebiyle yapılan basın tanıtımlarının bir parçasıydı.

Bob Capa Yurtdışı Fotoğraf Deneyimlerini Anlatıyor adlı program 20 Ekim 1947’de sabah 8:30’da yayınlanmıştır.”

Bu kayıt Capa’nın bilinen tek ses kaydı olma özelliği taşıyor.

”[Capa] Görüyorsun, bu kurnaz bir soru zira bir ödüllü fotoğraf çekip çekmediğini asla bilemezsin. Çünkü, fotoğraf çekerken, neredeyse bütün fotoğraflar sana aynı gelir. Ödüllü fotoğraf ise editörlerin ve onu gören insanların hayal gücünde doğar. Benim de bir keresinde böyle bir fotoğrafım oldu. Bir fotoğraf diğerlerinden daha fazla takdir edildi. Ve kesinlikle çektiğimde bunu bilmiyordum. Özellikle de iyi bir fotoğraftı. Onu İspanya’da çektim. Fotoğrafçı olarak kariyerimin henüz çok başlarındaydım ve İspanya İç Savaşının da çok başlarıydı. Eğer öyle bir şey görebilirseniz, savaş biraz romantikti.

[Jinx] Hayır, göremem!

[Capa] Endülüs’teydi. İnsanlar çok tecrübesizdi, asker değillerdi ve her geçen dakika asil jestlerle ölüyorlardı. Ve gerçekten bunun özgürlük için haklı bir savaş olduğunu tasvir ediyorlardı. Coşkuluydular. Ben de yaklaşık yirmi milicianos’la (İsp.: Milis) siperdeydim. Ve bu yirmi milicianos’un yirmi eski tüfeği vardı. Karşımızda diğer tepede ise Franco’nun makinalı tüfeği.

Velhasıl benim milicianos makinalı tüfeğe doğru beş dakika boyunca ateş açıp ayaklandı, “Vamonos!” (İsp.: Haydi!) diyerek siperden çıkıp makinalı tüfeğe doğru koşmaya başladılar. Hiç şüphesiz, makinalı tüfek de ateşe başlayıp onları kurşun yağmuruna tuttu. Sağ kalanlar geri döndü ve cevap vermeyecek kadar akıllı olan makinalı tüfeğe doğru tekrar rastgele ateş açtılar. Beş dakika sonra tekrar “Vamonos!” dediler ve tekrar kurşun yağmuruna tutuldular. Bu, benzer şekilde üç dört kez tekrarlandı.

Dördüncüde kameramı başımın üstüne kaldırdım, hatta hiç bakmadan, onlar siperden çıktıklarında deklanşöre basıp bir fotoğraf çektim. Hepsi bu. Filmlerimi orada yıkamadım. Çektiğim diğer bir sürü fotoğrafla birlikte onları da gönderdim.
Üç ay daha İspanya’da kaldım ve geri döndüğümde çok ünlü bir fotoğrafçıydım. Çünkü başımın üzerinde tutarak fotoğraf çektiğim kamera, vurulduğu anda bir adamı yakalamıştı. Yani o fotoğraf…”