Canan Güllü: Taciz ifşaları medya sektörüne de sıçrayacak, hiç merak etmeyin

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü: Hiç ayrım yapmayalım, solu sağı da yok bunun. Cinsellikte ideoloji rafa kalkıyor. Medya köşelerinde çağdaş görünen erkekler de “olmaz” diye... Yani ikiyüzlü bir ortam var. Konuşmaktan, yüzleşmekten korkan bir toplum var.

EYLEM YILMAZ 17 Aralık 2020 SÖYLEŞİ

Kadın Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Canan Güllü

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü… Türkiye’de tacize, tecavüze, şiddetin hemen her boyutunu yaşamış birçok yaş grubundan kadının “Canan Annesi”, “Canan Ablası”… Türkiye’de kadın hareketinin yerleşmesi ve gelişmesi için mücadele veren önemli isimlerin başında. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2021 yılı Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’ne aday gösterildi.

Federasyonda şiddete uğrayan kadınlar için oluşturduğu Acil Yardım Hattı her an işliyor. Arayan hiç kimse yanıtsız kalmıyor. Hukuki destek, psikolojik destek sağlayan bu hat gerektiğinde hayat kurtarıyor. Bu da geçtiğimiz yıl Kanada Büyükelçiliği’nin İnsan Hakları Ödülü’ne değer görülmüştü.

Ne ki kendi ülkesinde internette aradığınızda ilk gördüğünüz “Ahlaksız kadın” oluyor. Kadınlar iki haftadır süren MeToo hareketiyle ifşa ettikleri tacizlerle ilgili de yine aynı suçlamalarla karşılaşıyorlar. Canan Güllü, “Amaç yine susturmak” diyor ve ekliyor: “Hiç uğraşmasınlar bu cesaret kırılmayacak. Bu ifşalar devam edecek. Yukarıya doğru tırmanacak, durmayacak. Sadece edebiyat dünyası ile sınırlı kalmayacak. Kadınlar bu cesarete bir, iki yılda ulaşmadılar!”

Uzun soluklu ve zorlu bir mücadeleyi kişisel yaşamından da anılarıyla konuştuk. Elbette, ABD’de de Kamala Harris’in başkan yardımcılığına seçilmesini de. ABD’de de yaşanan bu ilkin Türkiye ve dünyadaki kadın hareketini etkisinin ne olabileceğini sorduğumda Canan Güllü; “Dünya kadınların iktidarına hazır olsun. Kamala’nın rüzgârı Türkiye’yi de etkileyecek” yanıtını veriyor.

Dünden bugüne Türkiye’de kadın hareketinin aldığı yol, konuşulması dikenli konulardan olan ensest sorunu ve şiddetle mücadele için söz Canan Güllü’de…

İNTERNETTE İSMİMİ ARADIĞINIZ ZAMAN ‘AHLAKSIZ KADIN’ DİYE ÇIKIYORUM KARŞINIZA

MeToo hareketi ve sosyal medyanın kadın hareketi için önemiyle başlamak ve iki aşamalı sormak istiyorum. İlki ensest sorunu. “Eskiden yoktu, şimdi arttı” diyenler var. “Hep vardı, iletişim teknolojisinin gelişmesiyle görünür oldu” diyenler var. Sizce hangisi doğru?

Geçmişte yoktu diyenlere şöyle bir sorum var: Bunu kanıtlayan geçmişe dönük bir araştırma var mı? Bu yönde bir araştırma yapıldı mı? Bizim Türkiye’de ensest araştırması çalışmamız var, ama yine de varlığı-yokluğu ile ilgili kesin tanımını koyamadığımız bir süreçte, “Geçmişte yoktu” cümlesini ben kabul etmiyorum. “Geçmişte vardı ama falan ilde vardı” yaklaşımını da kabul etmiyorum. Bizi bu araştırmaları yapmaya yönelten zaten bu ayrımcı dildi. Bu ayrımcı, saçma, bilinçsizce söylenmiş sözlerdi.

Geçmişten bugüne bunların olduğunu biliyoruz. Sadece oranını bilemiyoruz. Bu istismarlar ast üst ilişkisinin sonucudur. Hane içinde çocuklara yapılan istismarlar gibi, evlilik içinde de eşlerin tecavüzü ve fantezi uygulaması gibi erkeğin uyguladığı cinsel şiddet var. Bunları yeni yeni konuşuyoruz. İşte buraya geldiğimiz andan itibaren kadın örgütlerinin söylemleri önümüze çıkıyor. Mesela 90’larda biz şiddeti konuşurken, kimse bu şiddetle ilgili bir bilgi sahibi değildi. “Kol kırılır, yen içinde kalır” denirdi. 2000’ler başında erken yaş evlilikleri konuşulmaya başlandı. Bunu konuşmaya başladığımızda da herkes halinden memnun görünüyordu, ama kamusal anlamda davalarının devam ettiği bir süreç de vardı. Bunun da rakamı bilinmiyordu, yine kadın örgütlerinin dile getirmesi ile ortaya çıktı. Şimdi 2000’lerin ikinci bölümünde kadın dernekleri ensesti konuşmaya başladı ve bunu konuşmaya başladığımız andan yine kadın örgütleri kötü ilan edildi. Örneğin, Canan Güllü olarak internette beni aradığınız zaman “ahlaksız kadın” diye karşınızda çıkıyorum.

AİLESİNDEN UTANARAK İNTİHAR EDEN KİŞİNİN SORUMLULUĞUNU DA TACİZE UĞRAYAN KADINLARA YÜKLEMEK İSTİYORLAR 

Maalesef…

Toplumun ahlaksızlığının yansımasını dile getirme cesaretini göstermiş bir Sivil Toplum Örgütü ahlaksızlıkla suçlanarak yine üzeri kapatılmaya çalışılıyor. İki haftadır sosyal medyada süren ifşa hareketinde de benzer durum ortaya çıktı. Yaşadığı tacizi söyleme cesaretini ortaya koyan, artık bunun kendisinin suçu olmadığı kanaatine yine kadın örgütlerinin bilgilendirmesi ile varan ve kendi öz güvenini kazanarak ifşa edenlere, “Sen ahlaksızsın”, “Ahlaklı kadın bunu yapmazdı” diyenler olabiliyor. Bugüne kadar yaptığı tacizden utanmayan ama bugün açığa çıktığı için ailesinden utanarak intihar eden kişinin sorumluluğunu yüklemeye başladılar. Bu şekilde ağızları kapatmaya çalışıyorlar. Yüzleşmekten korkuyorlar. Böyle bir toplum yapımız var.

Bu noktada sosyal medyayı ön plana koyabiliriz. Sosyal medya, doğru kullanıldığında yapıcı unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ben Türkiye kadın Dernekleri Federasyonu olarak sosyal medyadan çok yararlanıyorum. Mesele ulaşılabilirliktir. Sizden destek istenmesi ve buna karşılık bulduğu müddetçe o seslerin yükselmesine cevaz verdiği için önemlidir. Biz 20 ülkeden çağrı alıyoruz. Bir tuşa basıyor ve karşısında psikolog buluyor. Bununla beraber nereden hukuki yardım alabilir, yasal mevzuat nedir, neler yapabilir öğrenebiliyorlar. Sosyal medyanın, sosyal medya adaletine dönüşme eylemlerini seviyorum. Kamuoyu oluşturuyor. Farkındalık yaratıyor. Mevcuttaki yasal dayanaklarımızın, sözleşmelerimizin kullanılmadığı o mekanizmaları harekete geçirmeyi sağlıyor.

SOYAL MEDYA ADALETİ VAR OLMAYAN DEĞİL VAR OLAN AMA BİLİNMEYEN YASALARIN KULLANILMASINI SAĞLIYOR

Artık İçişleri Bakanlığı’nın da, Aile Bakanlığı’nın da sosyal medya birimleri var. Bir kişi uğradığı şiddete veya tacize bize ulaşmadan sosyal medyada yayınlamışsa biz de emniyete dönüp bildiriyoruz. Emniyet de, “Biz de takipteyiz. Haneye gittik, faili aldık” yanıtını veriyor. Bu olduğunda anladık ki bakanlıkların böyle bir birimi var. Bir başka boyutu da, medyaya yansımadan alınan kararların sonradan değişmesi. Bakanlık bu noktada diyor ki, İstanbul Sözleşmesini uyguladın mı? O zaman hâkim ve savcı o bilmediği İstanbul Sözleşmesini uygulamak durumunda kalıyor. Sosyal medya adaleti aslında var olmayan bir hukuk düzenini değil, var olup da kullanılmayan yasaların kullanılmasını sağlıyor.

METOO HAREKETİNİ BASİTLEŞTİRMEK BOŞA UĞRAŞTIR

MeToo hareketinde gerçek isimlerin yanında fake hesaplar da açıldığı ve bu şekilde hareketin gölgelenmeye çalışıldığı yorumları var. Kadınların cesaretlerini kırmaya dönük bir girişim diye düşünebilir miyiz? 

O cesaret kırılmaz artık. Bizim şu dönemdeki birlikteliğimiz, yan yana duruşumuz, desteksiz değil. Daha önce hiç olmadığı kadar iç içe olduğumuz bir dönemi yaşıyoruz. Kadın örgütleri olarak Covid-19 döneminde yardım taleplerine evlerden de koşar adım yetişir olduk. Mesela infaz yasası döneminde erken yaş evlilikleri için yasa gelecekti. Onun engellenmesi adına oturduğumuz yerden bile mücadeleye devam ettik. Dolayısıyla bugün MeToo hareketini basitleştirmek, bu ifşayı yapmış kadınları değersizleştirmeye çalışmak ve yine kadının beyanı esastır cümlesini boşa çıkartmaya uğraşmak boşa girişimlerdir.

‘BEN ÖPERİM, KİMSE DE KARIŞAMAZ’ GİBİ MİDE BULANDIRICI LAFLAR EDİLİYOR

En çok kullanılanlardan biri bu söylediğiniz. “Kadının beyanı esas mıdır, neye dayanarak esastır, kanıt nedir” gibi karşılık verenler oluyor. Bunu yapanlar arasında kadınların olabildiğini gözlemliyoruz…

Hukukun yanından, sağından solundan geçmemiş, kendilerince hukuk yaratanlarca bunun tartışılması bizi hiç ilgilendirmez. Kendi bataklığında batmaya mecbur insanlar bunlar. Bir beyefendi çıktı, “Ben isterim öperim, kimse karışamaz” gibi mide bulandırıcı bir laf etti. Hal bu! Kendi fantezileri ile toplumu yönlendirmeye çalışmaları basitliklerini ortaya koyuyor.

Aslında bir yandan seviniyorum; o kadınların dirayetine, cesaretine sahip olamayan erkeklerin de varlığına tanıklık etmiş oluyoruz. Kadının beyanı esastır. Bu çok nettir. Kameranın olmadığı, insanların olmadığı boş bir odada bir adam poponuza elliyorsa bunun kanıtını nasıl bir izah edeceksiniz? Göğsünüze elliyorsa nasıl kanıtlayacaksınız? Elinizde sürekli kamerayla mı gezeceksiniz? İstenen bu mu? Burada toplumsal cinsiyet eşitliği, saygı, iletişim, rızaya dayalı ilişki gibi birçok söylem öne çıkıyor. Bu noktada hâlâ “Ben öperim”den öteye geçemeyen erkekler kendini sorgulamalı. Erkekliklerini kendileri sorgulamalı. Bu ifşalar devam edecek. Yukarıya doğru tırmanacak, durmayacak. Sadece edebiyat dünyası ile sınırlı kalmayacak.

‘İFŞAAT MEDYA SEKTÖRÜNE DE SIÇRAYACAK ZATEN, HİÇ MERAK ETMEYİN’

Evet, böyle tedirgin bir beklenti oluştuğunu görüyoruz. “Medya sektörüne sıçrar mı, sıçrarsa ne olur”, “Siyasete sıçrar mı, sıçrarsa ne olur” gibi konuşmalar oluyor.

Evet, (gülüyor) Sıçrayacak da zaten. Hiç merak etmeyin. Kadınlar, çok ciddi bir mücadele verdiler ve bunu tek başlarına yaptılar. Konumlarından ödün vermediler, yüzlerini kapatmadılar ve konuştular. Bu noktada bir anımı paylaşmak isterim. Ben daha çok sahada çalışan biriyim. Ensest sorununu bilmezdim. Bunu açıkça söylemem gerekiyor. Kendi etrafımızdan çok yabancı olmamız, böyle bir öğretinin olmamasından kaynaklanıyor ve bu ciddi bir handikap bizim için.

Bir vaka üzerine gittiğimiz yerde kişiler yaşadıklarının kendilerinden kaynaklandığını zannediyorlardı. “Ben babamın yanağını okşadığım için babam bunu bana yaptı” ya da kadın gidecek başka bir yeri olmadığı için kabul etmek zorundaydı. Finlandiya’dan bir arkadaşımız bize demişti ki, “Biz bir Soğuk Savaş yaşadık ve Finlandiya ensestin yoğun olduğu bir ülkeydi. Bununla 20 yıl savaştık.” Biz de bununla savaşıyoruz ve artık yüzlerini kapatmadan çıkıp konuşabiliyor. Artık bu başkalarının da başına gelmesin diye yol göstericilik yapıyorlar. Bizim gayretimiz de buydu. Başkaları bunları yaşamasın, yaşamış olanlar da bundan dolayı bir ömür mağduriyet yaşamasın. Geçmişin defterini kapatalım, faillere cezasının verilmesini sağlayalım. Bunu başaran ülkeler var. Biz neden başarmayalım.

Sorumlu olanlar, o tacize uğrayanlar değil. Bunu söyleyenler kendi kıt akıllarıyla böyle mağduriyetlere sebebiyet veriyorlar. Biraz akılları yerine gelse, kadının bunu söyleyebileceğini anlamış olurlardı. 2020 erkeklerin kendilerini sorgulaması gerektiğini ortaya koyan bir yıl olarak bitiyor. Çok iyi oldu.  Şimdi daha güçlüyüz ve bu ifşalar her alanda sürecek.

BEKİR BOZDAĞ ‘ÇOCUĞUN RIZASI’ DEMİŞTİ ŞİMDİ DE ‘ERİL FALLİK’ ÇIKTI

“Eril faillik” gibi bir tanımla kapatıyoruz 2020’yi…

(Gülüyor) Biz erkeklerden ne kelimeler öğrendik… Hatırlarsanız, Bekir Bozdağ, adalet bakanı olduğu zaman, “Çocuğun rızası” diye bir terim kullanabilmişti. (Gülüyor) Yani gerçekten hafızalarda yer edecek, unutulmayacak cümleler söyleyebiliyorlar. Ama 2020 içimizde tutuklarımızın dışarı çıktığı bir yıl oldu. Daha da ileri gideceğiz. Bütün bu gelişmeler bir, iki yılda ortaya çıkmadı. Biz Yeşilçam filmlerinde sınır konmuş bir yapıdan bugünlere geliyoruz. Kendi tercihini, cinselliğini yaşayabilmesini, kadın cinselliğinin biraz daha ön plana çıkmasını konuşuyoruz artık. Yine “ahlaksız kadın” diyorlar ama kim diyor bunu? Bunu diyen kesimlere bir bakmak lazım… Solu sağı da yok bunun. Hiç ayrım yapmayalım. Cinsellikte ideoloji rafa kalkıyor. Medya köşelerinde çağdaş görünen erkekler de “olmaz” diye çığlıklar attı. Yani ikiyüzlü bir ortam var. Konuşmaktan, yüzleşmekten korkan bir toplum var.

Belki de bu nedenle ortaya çıkmış bazı kalıplarımız da var. Örneğin, “Namus namus diyenler en büyük namussuzluğu yapar” gibi.

Kesinlikle. Böyle ama işte pratikte bunu diyenleri bile göremiyorsun. Bir de bu şiddet dünyanın her yanında var. Biz de var, dünyada da var. Ama beni dünyanın hareketi ilgilendirmiyor. Ben bu coğrafyada yaşıyorum. Bu coğrafyanın insanlarına karşı sorumluyum. Bir sivil hareket yapıyorsam, bu coğrafyanın insanına olan sorumluluğundan dolayı her konuda konuşabilmeliyim. Hiçbir siyasetin arkasına gizlenmeden, hiçbir siyasetin arka bahçesi olmadan bunu yapmalıyım.

MEDENİ KANUNDA DEĞİŞİKLİK İÇİN MECLİS’İN MERDİVENLERİNDE YATTIK

Kadın hareketinin bu noktaya kolay gelmediğini ifade ettiniz. Buradan devamla şöyle sormak isterim: 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 1987 yılı itibariyle yükselen feminist/kadın hareket bugünden baktığınızda ne kadar yol aldı?

Çok uzun bir süreç… Tabii ki 1980 darbesi, şu an başında bulunduğum örgütün kapatıldığı bir zamanı ifade ediyor. Kadın hareketinin örgütlenme modeli üzerinde diğer siyasi düşünceler gibi bir engel teşkil ediyordu. Bu nedenle adımlar yavaş yavaş geldi ve sahada kadınları gördükçe hareketin hiç dur durak demeden, ara ya da molalar vermeden, sürekli bir kazanım yönünde ilerlediğine tanıklık ediyoruz.

1990’larda yükselen şiddetin varlığını görüp dört maddelik de olsa 4320 sayılı yasal mevzuatın çıkarılmasıyla başladık, 2002’de medeni kanunda köklü bir değişiklik için geceli gündüzlü çalıştık ki bunu Meclis merdivenlerinde yatmak diye tanımlıyoruz ve bunu parlamento içinde kadın erkek eşitliği dediğimiz komisyonun kurulması için yaptık, başardık. 11 yıl uğraş verilen İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması yine önemliydi.  2000’ler sonrası kazanılmış hakların 2007’ye kadar sağlamakla geçerken, 2007 sonrası bu kazanımları kaybetmeme adına bir mücadele vermekle geçti. Bence feminizm, kadın hareketi,  1980 sonrası çok hareketli, çok başarılı ve ciddi anlamda örgütlenmeleri ile beraber kendi duygu ve düşüncelerini topluma yayabilme başarısı ile geçti.

DİNİ KILIF UYDURULARAK 10 YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK EVLENDİRİLİYOR BUGÜN

Peki, talepler dediğimizde söyleyeceğiniz ne olur? O dönemden bugüne bir değişim söz konusu mu yoksa kadınlar 21. yüzyılda hâlâ 20’inci asrın hatta belki 19’uncu asrın sorunlarıyla boğuşmaya devam mı ediyor?

Kadının cinsel meta olarak görülmesi noktasında değişim yoluna girilmişken birdenbire bu yoldan koşar adım geriye dönüldü. Bu dünya için de böyle oldu. Sadece Türkiye’de daha hızlı ve seri geldi. Ortadoğu zihniyetinin yansımaları dediğimiz, buna sanal din diyorum; gerçek dinle alakası olmayan bir batıl inanış var olmaya başladı. Biz yel değirmenleriyle savaşmak gibi bir savaş vermeye başladık. Karşımızda görmüyoruz ama söylemleri ortalıkta geziyor. Bunların seslerinin şu anki yönetimi şekli nedeniyle yüksek çıktığını görüyoruz. Evet, bu anlamıyla zihniyette bir geriye gitme var, ama aynı zamanda o zihniyeti reddederek uygulanmasının önünde duran kadın engeli de var.

21. yüzyılın nimetlerinden bütün topluluklar yararlanıyor. Şu anda cep telefonu, sosyal medya kullanımı, iletişim ve tekniğin getirdiği nimetlerden yararlanıyoruz. Dolayısıyla tamamen gömüldük karardık gibi bir umutsuz tablo görmüyorum. Ancak elbette ki erken yaş evliliği bu dönemin konuşulacak konusu olmamalı. Bugün dini kılıf uydurarak 10 yaşında bir çocuk evlendiriliyor. Böyle bir Türkiye var. Diğer yanda seks özgürlüğü anlamında, çocukların da cinsel kimlikleri öğrenmeleri anlamında bir yol alınıyor. Yanlışa yanlış diyen topluluklar, kendi iradeleri ile yürümek zorundalar. Şu anda bizim için 18 yaş altı çocuktur. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına göre, bunun mücadelesini veriyoruz. Kadın örgütleri olarak 20’inci asrın bu son kalmış kırıntılarını da temizleyeceğiz.

EN BÜYÜK ŞANSIM İKİ PSİKOLOG ARKADAŞIMIN ‘GÖRDÜKLERİNİ BEYNİNDE TUTMA’ UYARISIYDI

Sohbetimiz sırasında zaman zaman paylaştığınız anılarınız oldu ama ben yine de bu mücadelenin sizin kişisel yaşamınızı nasıl etkilediğini sormak istiyorum. Uzun soluklu bir yol. Paylaştıklarınız eminim en az halidir. Karşılaştığınız hikâyeler çok sarsıcıdır, kolay kolay üstesinden gelinebilecek gibi değildir. İnsanın duygusal olarak etkilenmemesi mümkün değil. Siz nasıl etkilendiniz? Nasıl üstesinden gelebiliyorsunuz?

Şöyle bir cümle ile başlamak istiyorum. Eğer zemin sağlamsa dokuz şiddetindeki bir depremde de yıkılmazsınız. Zeminin sağlam olması, doğru yapılanmış olması çok önemli. Memur çocuğuydum. Anne ve babamın yapı taşları sağlamdı. Özgür büyüdüm. Özgürlükten kastım şımarıklık değil. Bilgi temelli,  sorumluluk sahibi ve duyarlı bir insan olarak yetiştirildim. Annem öğretmendi. Ben dokuz yaşındayken kız çocuklarını okula göndermeyen ailelere ekonomik destek sağlamış ve okula gönderilmelerine ön ayak olmuştu. Beni bir nefer olarak kullanmış, birbirimize karşı sorumluluğumuz olduğunu, toplumun hangi bilinçte olduğunu daha o yaşlarda göstermişti. Dolayısıyla ben 18 yaşında bir sivil toplum örgütünde görev almaya başladım. Süreç içerisinde benden yaşça büyük, annemden de büyük ablalarım bana arkadaş oldu.  Onlarla Türkiye’nin sorunlarını tartışma fırsatı yakaladım. Kırk yaşında öğrenebileceğim bir sorunu daha erken öğrenebildim ve çözüm önerileri üretebildim.

En büyük şansım iki psikolog arkadaşımın bana, “Gördüklerini beyninde tutma mesajı” demesiydi. Bugün onlara çok minnet duyuyorum.  Ben onlardan sadece bir cümle ile değil, seanslar da içererek bu bilgileri almamış olsaydım dayanamazdım. Bugün konuşulmayan onlarca şiddete tanıdığımız var. Hani, “Kalıbımı basarım” cümlesi vardır ya, işte erkeklerin bu kadar cinsellik bilmediğini, hayvanlarla yaşanan cinsel deneyimin evlilikte de sürdürüldüğünü ve bunun uzun yıllar kadınları çok sağlıksız ortamlarda bulunmasını sağladığını, cinsel yaşamdan soğuttuğunu ve evliliklerin böyle kör topal sürdürmelerine yönelik çalışmaların olduğunu gördüm.

BEN DOĞURMADIM AMA YÜZLERCE KZIM VAR BENİM

Bu aşamada bizimle paylaşabileceğiniz hiç unutamadığınız bir anınız var mı?

Bir aylık bir bebeğe, babasının istismarına tanıklık ettik. Bir aylık bir bebek! Şimdi böyle söylerken etkilenmiyorum. O iki psikolog arkadaşımın sayesinde…  Onların, “Senden sonra hayatları değişecek” telkinleri hep aklımdadır.  O bir aylık bebek, babanın elinde kalsaydı belki yıllarca sürecekti. Ama biz müdahale ederek, annenin de olayı önemsemesiyle evliliğin bitmesini, velayetin alınmasını ve korunmasını sağladık. Hayatlarına dokunduğunuz insanların hayatlarını değiştirebilmemiz önemlidir.

Mesela, böyle ilk vakamız kız 17 yaşındayken olmuştu. Babası nedenini fark etmeden elinden aldık. Şimdi bu kız arkadaşımız üniversiteyi bitirdi. Kardeşlerini kurtardı. Bizimle beraber çalışıyor. Şimdi bütün bu çocukların “Canan Teyze”, “Canan Anne”, “Canan Abla” diyerek bana döndüklerini görüyorum.  Ben doğurmadım ama onlarca, yüzlerce kızım var benim. Belki kendim doğursaydım iki çocukla bu işleri hiç yapamayacaktım.

Çok kötü bir dünyada, daha iyiye gitme, düzeltme yolundaki mekanizmaların içlerindeki çomağı çıkartmaya çalışıyoruz.

Bunun için ben de kendi adıma size çok teşekkür ediyorum Canan Hanım.

Canım benim, teşekkür ederim…

KADIN VEKİLLER, MASKE İKAZI NEDENİYLE GÖZÜNÜ KAYBEDEN KADIN İÇİN SES ÇIKARMADI

Kadın hareketi bugün en büyük umut kaynağı oldu. Erkekler çok eleştirirse de, “Türkiye’yi değiştirecekse kadın hareketi değiştirecek” diyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kadınlar en çok bizimle siyaset de yer aldı” diyor. CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Kadınlar şöyle yapmalı, böyle yapmalı” deyip Atatürk’ün seçme ve seçilme hakkını sağladığı yasayı öne çıkarıyor. HDP’de daha çok kadın milletvekili ve eşbaşkanlık gibi bir sistem var. Türkiye siyasetinde kadın nerede? Mesela bu açıklamaları gördüğünüzde nasıl bir reaksiyon gösteriyorsunuz, gülüyor musunuz kızıyor musunuz? 

(Gülüyor)Bana bugün Antalya’da maske ikazı nedeniyle gözüne darbe alan ve gözünü kaybeden kadın arkadaşımız için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bütün kadın arkadaşlarımın yan yana gelerek, “Bu şiddeti kabul etmiyoruz” diyerek ses çıkardığını söyleyebilir misiniz?

Maalesef hayır.

Kadınlar henüz politikada yok. Siyasette var ama politikada yok. Türkiye’de siyaset ve politika algısı farklıdır. Oralara sırf kadın oldukları için gelmiyorlar. Kadın aşamasında yer doldurma adına geliyorlar. Eğer, kadın oldukları için bile bile gelmiş olsalardı çıkıp hepsi yan yana dizilir, şiddete, eril şiddete karşı çıkarlardı. Evet, 1926 da, kuruluştaki mücadele önemlidir.  Ama Osmanlı’daki mücadeleyi görmezden gelip altın tepside sunulmuş bir hak olarak düşünenler yanılıyor. Kuruluştaki yasal düzenlemeye, Meclis yapısına önem vermek lazım. O zaman 17 ilden 17 kadın vardı. O dönemin örtünme modelleri içindeki kadınlar vardı. Eğitimli kadınlar da vardı. Tam bir Türkiye temsiliyeti vardı. Bugün böyle bir şey yok. Türkiye’nin 17 ilinin birinden bile bir kadın milletvekili olduğunu zannetmiyorum. Metropol kentlerden vardır.  Kars’tan, Sinop’tan bir kadın milletvekili yoktur. Bu toplumun değer ve düşünce yapısını yansıtması açısından önemlidir.

KADININ SİYASETTE VAR OLABİLMESİ İÇİN KADIN KOLLARININ KALDIRILMASI GEREK

Kadının siyasette var olabilmesi için, partilerin Kadın Kolları’nın kaldırılması gerekiyor. Siz, kadını vücudun sadece bir kolu olarak görürseniz vücudun diğer bütün bölümlerini erkeklere tahsis etmiş olursunuz. Cumhuriyet Dönemi, kadını bir kol olarak görerek değil, vücudun yarısı olarak görerek başladı. Mustafa Kemal Atatürk, “Yarısıdır”, “Tek kanatla uçulmaz” dedi. Eğer partiler bunu önemsiyor ise bir kere kendi içlerine bakacaklar. Kendi içlerinde yapılması gerekeni yapmamışlar ahkâm kesmesinler lütfen.

Parti meclislerinde eşit oranda kadın var mı? Parlamentoya götürdükleri milletvekillerinin aday olarak gösterdikleri arasında kadın var mı? Parti listelerinin başına koydunuz mu ki kadınlar seçilsin? Bunu yapan hiç kimse yok. Belki HDP diyebilirsiniz ama HDP’nin de yönetimdeki yanlış tavır ve tarzlarına tanıklığımız var.

Mesela nedir paylaşabilir misiniz?

Şu an hedefe koymak gibi olmasını istemediğim için söylemiyorum. Oradaki kadın milletvekillerinin de mücadeleleri kendi adlarına. Ama alanları içerisinde kadın olmanın getirdiği sıkıntıları yaşayan arkadaşlar var.

HDP’DE KADIN EŞ BAŞKANLAR KARAR MEKANİZMALARINDA DEĞİLLER, İMZA YETKİLERİ YOK 

Örneğin, eş başkanlık sistemi içerisinde kadın olanların imza yetkisinin olmamasını mı söylüyorsunuz?

Aynen.  O yetkileri yok. Karar mekanizmasında değiller. Önemli kararlarda onlar yok, ama görüntüde yine de parlamentoda kadın söylemini en çok dile getiren HDP oluyor. Fakat genel çerçevesine baktığımızda, “biz bu evlere giderken kadınlar yanımızda olsun” felsefesiyle iki adım gidemezsiniz.

Bu ülke, 1926 yılında Medeni Kanunu getirirken İsviçre değildi ama İsviçre Medeni Kanunu getirdi. Öyleyse bugün de İsviçre olmadığını bilmemize rağmen kadın politikalarını İsviçre düzeyine getirebiliriz, getirmemiz lazım. Siyasi partiler yasasının değişmesi, önümüzdeki seçimin eşitlikçi bir yaklaşımla yapılması gibi adımlar atılabilir.

AKP’Lİ ÖZLEM ZENGİN 1. MECLİS’İN LİSTELERİNE BAKSIN, YEREL ÖRTÜSÜYLE KAÇ KADIN VAR 

Sadece talimat vererek değil, o talimatı kendi içinizde de uygulayarak yola çıkarsanız gerçekten bir yol alırsınız. Sevgili Özlem Zengin, “Ben parlamentoya girdiğimde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi” demişti. Birinci Meclis’in listesine bir baksın. Yerel örtüsüyle orada kaç arkadaşım vardı, bir görsün. En başta Satı kadını hatırlıyorum. Cumhurbaşkanı’nın talimatından ayrı hareket edebiliyor mu? Yöneticilerinin dışında, kadınlar kendi adlarına karar vererek bir mücadelenin içinde yan yana durabiliyorlar mı? Hiçbiri bunu yapmadı.

Bir de devletin yapması gerekenler var. Neler yapmalı?

Devlet, taciz, tecavüze maruz bırakılmış çocuklara, gençlere, kültür anlamında destek olabilmeli. Topluma karışa bilmeleri, ekonomik özgürlüklerini elde edebilmeleri, rehabilitasyonları için her alanda sahip çıkma metodolojisini uygulamalı. Şu an böyle bir şey yok. Davaların bile takip edilmediğini görüyoruz.

Burada devreye kadın dernekleri giriyor. Biz, o zanlıların sanık olarak yargılandığı davalarda önce ceza almalarını sağlamaya çalışıyoruz. Sonra bu şiddete maruz kalan kişinin okuluna devam etmesini, yurtsa yurdunun, evse evinin kirasını veriyoruz. Kira dışında ekonomik desteğin sürdürülebilir olması için bağış bulmaya çalışıyoruz. Onlara rol model abla olabilme, ne zaman isterse arayabileceği bir kadroyu oluşturmak çok önemli. Fakat bunları ben yapıyorum. Beni, ne zaman isterlerse “Anne”, “Abla” diyerek arayabiliyorlar, ama benden sonraki bir başkan bunu yapmayabilir. Dolayısıyla devletin bunları yapacağı bir süreci harekete geçirmeye çalışıyoruz.

“KAMALA RÜZGARI TÜRKİYE’Yİ DE ETKİLEYECEK”

Son soru. Biliyorsunuz ABD seçimlerinde bir ilk yaşandı ve ilk kez kadın bir başkan yardımcısı seçildi: Kamala Harris.

Çok, çok önemsiyorum.

Sorumu şöyle tamamlamak isterim. Kamala Harris bir ilk ama bir de Beyaz Saray’dan, ekonomiye, savunmaya kadar birçok yönetim kadınların oldu. Bu da bir ilk. Önce bu kazanımı nasıl değerlendirdiğinizi dinlemek isterim. Tabii bir de bu kazanımın dünyaya, Türkiye’ye etkileri ne olur, kadın hareketini nasıl etkiler? 

Biz 2018’den beri dünya kadın hareketi ile eş zamanlı ilerliyoruz. Birbirimizi takip etmek yerine, aynı anda birbirimizi desteklemeye dönüşen bir duruma sahibiz. Az önce konuştuğumuz sosyal medyanın da bunda büyük rolü var. Teknolojik açıdan daha yakın olduğumuz için anlık reflekslerle değişimin muhatabı oluyoruz. Bu anlamda o değişimin uygulayıcısı konumundayız. Ben Kamala Harris’in başkan yardımcılığını kadın olması haliyle çok önemsiyorum. Paydası olan her kadınla bugünlere geldiğimiz için, kadın olmasının karar mekanizmaları için bir artı değer getireceğini düşünüyorum, inanıyorum. Bu yansımanın Türkiye içinde de karar mekanizmalarında değişime neden olacağını düşünüyorum. Kadınların karar mekanizmalarında yükselmesine etki edecektir.

MÜCADELE KAZANDIRIR VE BİZ KAZANACAĞIZ

Dünya artık bir değişime girdi. Bu değişim, Covid-19 da beklemediğimiz bir tarzda, ani ve çabuk oldu. Mesela, Covid -19 da çok anlık reflekslerle, çok farklı işler yaptık. Devletin bu alanda görevli bakanlıklarından üç adım önde olduk. Bu bütün dünyada da böyle oldu. Bu da bizim için bir artıdır. Anlık karar alabilme, refleksi çabuk ortaya koyabilme, cesaret, geçmiş deneyimi çok iyi kullanabilme ve örgütlenme. Tüm bunları yan yana getirdiğinizde dünya artık kadınların iktidarlarına hazır olsun diyorum.

Hatta siyasi partilerin genel başkanlarının kadın olacağı bir sürece gitme yönünü alıyor. Şu an bunun hemen öncesindeyiz. Kamala’nın rüzgârı Türkiye’yi de etkileyecek. Hep şunu söylerim, mücadele kazandırır biz kazanacağız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram