Büyük korku, derin çaresizlik

100 yıldır bir sistem haline gelen, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımak istemeyen milliyetçiliğin kemikleştiği bir toplumda, yeni bir sayfa açmanın, Türkiye için gerekli demokrasi, eşitlik ve barış söylemi geliştirmenin ne denli riskli olduğu aşikâr. Lakin bu risk alınmaz ise bu çukurdan çıkmak mümkün mü?

ALİN OZİNİAN 05 Kasım 2021 YAZARLAR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son görüntülerinden sonra, Türkiye kamuoyu ülkeyi yöneten adamın sağlık durumu hakkında, haklı olmak bilgi sahibi olmak istiyor. Ülke yönetimi için kritik görevleri olan insanların, “diğer” insanlar gibi, sağlık durumlarını sadece kendilerine saklamak, özel hayat sebebi ile paylaşmamak gibi bir tutum içinde olmaları doğru değil.

Diğer yandan ülke açısından güvenli de değil.

67 yaşındaki Erdoğan ekranlardan gördüğümüz kadarı ile zor bir dönem yaşıyor. Yakınında olmasak da siyasi performansındaki düşüşü, unutkanlıklarını, fiziksel sorunlarını hatta son günlerde zorlanarak yürüdüğüne şahitlik ediyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın sağlığı muhaliflerin yanı sıra sevenlerini, destekleyenleri için de merak konusu, lakin bu tip bir rejimden – ülkenin en önemli, en muktedir adamının sağlık sorunu konusunda -olması gerektiği gibi şeffaflık talep etmek naiflik olur.

Akıllarınca üstünü kapatıyorlar, yandaşlar “yaşından dolayı ayaklarında uyuşma oluyor, sağlık problemi değil, uzun süre ayakta durmaktan” gibi saçma sapan yorumlar ile bir nevi pansuman yapıyorlar şüphelere.

Sosyal medyada konun tartışılması ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’u paniğe sürüklüyor, daha önceki örneklerden bildiğimiz gibi Fahrettin bey panikleyince yanlış yapıyor.

“Hasta” iddialarını çürütmek için “yürüyen Erdoğan” videosunu “Dosta güven, düşmana korku” notu ile paylaşıyor.”
Büyük bir korku, derin bir çaresizlik.

Altun’un “Dosta güven, düşmana korku…” notuyla yayınladığı Erdoğan görüntüleri

Kulislerde ise, teyit edilemeyen bilgiler dolanıyor; Erdoğan’ın hastalığının sıkıntılı bir aşamada olduğu, danışmanlar aracılığı ile cemaat liderlerinden dua istenildiği, Erdoğan için her an, her yerde nöbetçi doktorlar tahsis edildiği, hastane katları kapatıldığı söylentileri dolaşıyor.

Erdoğan sevelim, sevmeyelim bir istirahat sürecini hak ediyor; dinlenmeye, tedaviye, kendini geri çekmeye ihtiyacı var. “Sevenlerinin” farklı hesaplardan dolayı, Cumhurbaşkanı’na bu şansı vermemesi, onu bu kararı alması için ikna etmemesi ise belki de konun en can yakıcı, en çirkin tarafı…

AKP’liler kadar olmasa da muhalifler de tuhaf bir çaresizlik içerisindeler. “Gelecek Türkiye” için teorik çözümler dışında uygulanabilir bir yol haritası ve gerçekçi bir “çıkış” söylemi geliştiremiyorlar.

Tabir yerindeyse “kolektif bir kabri bekleme” durumu söz konusu. Türkiye’nin yeniden doğuşu ile Cumhurbaşkanının vefatı arasında açıkça söylenmeyen, saçma bir bağ kuruluyor.

Erdoğan’ın hastalığı gündemde yükseldikçe, muhalefet Türkiye’nin ana sorunlarından “Kürt Sorunun” çözümü konusundaki tavrını da bir anda değiştiriyor. Zaten fikir ayrılıkları yaşanan bu önemli konu tamamen çıkmaza giriyor.

Özetle; HDP dışındaki muhalefetin iki seçim planı var gibi gözüküyor;

Birincisi Erdoğan’ın olduğu bir seçim -bu seçenekte bazı partilerin HDP ile yan yana durma şansı var.

İkincisi ise Erdoğan’ın olmayacağı bir seçim, işte bu olasılıkta işler karışıyor. Ilımlı, “savaş karşıtı” çoğullukçu muhalefet yerini, Erdoğan’dan daha milliyetçi, Erdoğan’dan daha acımasız sert bir çizgiye bırakıyor.

HDP’yi PKK’a gören Akşener, Kandili yerle bir etmek için sözler veren Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile çınlıyor ortalık.
Türkiye’yi tanıyoruz, biliyoruz; Sayın Akşener’in ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu tip çıkışlarının, kendilerinin de “yerli ve milli” olduklarını hatırlatma sebeplerini, “gereklililiğini” , oy stratejilerini anlayabiliyoruz.

100 yıldır bir sistem haline gelen, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımak istemeyen milliyetçiliğin bu kadar kemikleştiği bir toplumda, yeni bir sayfa açmanın, Türkiye için gerekli demokrasi, eşitlik ve barış söylemi geliştirmenin ne denli riskli olduğu aşikar.

Lakin bu risk alınmaz ise bu çukurdan çıkmak mümkün mü?

HDP şeytanlaştırılarak, Kürtlere ve diğer HDP’lilere siyasette yaşam hakkı tanımadan arzulanan Türkiye’ye ulaşmak mümkün mü?

AKP’nin yükselişinin yol taşlarını döşeyen ve bazıları için hala çok sempatik “eski Türkiye nostaljisi” gerçek bir demokrasi için yeterli değil.

Cumhurbaşkanlığı, Erdoğan’ın, büyükelçileri kabulünün ardından gazetecilere ‘ayaküstü’ açıklama yaptığı fotoğrafı paylaştı.

AKP sonrasında hedef AKP öncesine dönmek değil; demokratik, hür, laik ve çoğulcı bir Cumhuriyet olmalı. Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü konularında son 5 yılda yaşadıklarımız ile bir daha karşılaşılmamalı.

Bugün, AKP’nin teklif ettiği, MHP’nin desteklediği ve CHP’nin ise “Demokrasiye aykırı ama evet” diyerek onayladığı milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılması sonrasında HDP milletvekillerine yönelik tutuklamaların 5. yıl dönümü.

Aralarında HDP’nin eski eş genel başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu 12 milletvekili 4 Kasım 2016’da gözaltına alınıp tutuklandı. “4 Kasım operasyonu” ile başlayan süreç gittikçe hukuksuz, akıl almaz bir yere doğru gitti, gitmeye de devam ediyor.

Başlangıçları bitişler doğurur, ölümler değil.

Çalışmayan, tıkanmış, Türkiye yurttaşlarına sadece ölüm, haksızlık, acı getiren bu yol, yol değil. AKP’nin gitmesi bu karanlık yolu tek başına yeşertemez; idrak, hedef ve siyasi iradeye ihtiyaç var.

Zor ama imkânsız değil. Hayatta hiçbir şey imkânsız değil.