‘Bu halk, bu zulmü hak etti’ yanılgısı

İnsanlar kendi tercihleriyle seçmiş bile olsalar toplum zalim yöneticilerin insafına terk edilemez. Fiili zulmün mevcudiyeti eleştiriyi ve muhalefeti herkes üzerine gerekli kılar. Halk bu zulmü hak etti anlayışı yaygın bir yanılgıdır. Zulüm hiçbir şekilde hak edilmiş görülemez.

AYHAN TEKİNEŞ 10 Ekim 2021 GÖRÜŞ

İtaat kişilere değil yasayadır. Politik çıkarlar hukukun önüne geçer, yöneticiler hukuku istedikleri gibi yönlendirirse kısa süreli bir düzen kurulsa da uzun vadede kaos ve adaletsizlik hâkim olur. Halbuki hukukun hedeflediği ve referans aldığı temel insan hakları, muayyen kişilere ya da ayrıcalıklı bir sınıfa mahsus olmamalıdır. Bunun garantisi de yasanın üstünlüğüdür. Dolayısıyla yöneticiler de dahil hiç kimse hukuktan bağımsız hareket edemez. Zira hukukun üstünlüğü, yönetenle yönetilenin hukuk karşısında eşit konumda olmasını öngörür. Yöneticilere ayrıcalıklar tanıyan ve hukukun üstünde gören siyasi sistemlerle asla adaletli bir toplum ve siyasi düzen kurulamaz.

Alman hukuk felsefecisi Carl Schmitt, toplumsal düzenin yasayla değil siyasi irade ile sağlanabileceği görüşünden hareketle siyasi otoritenin hukuktan önce geldiğini iddia etmiştir. Ona göre düzeni sağlayan politikacılardır. Politik karar alma ve düzen kurma gücü yasayı de belirler. Yöneticilere yasa üzerinde yetki veren bu yaklaşım Nazilerin kutsal lider ve kutsal devlet anlayışının da temeli olmuştur. Halbuki özgürlükçü demokratik yönetimler yasayı önceler; düzenin yasayla kurulması gerektiğini ve politikacıların da yasaya uymakla yükümlü olduklarını öngörür. Carl Schmitt’e göre ise ‘’Düzeni yasa kurmaz aksine düzen yasayı vazetmektedir’’ .

Müslüman hukukçular ve siyaset teorisi ile ilgilenen kelamcılar da yöneticinin değil hukukun üstünlüğü fikrinden hareket ederler. Bundan dolayı kelamcılar sultanlara itaati hukukala sınırlamışlardır. Bu konudaki temel ilke bir hadis-i şerifte “itaat ancak maruftadır” beyanıyla belirlenmiştir. Ma’ruf, dini hukuk, örfi hukuk ve ahlakı da içine alan geniş bir kavramdır. Ma’ruf, insanların hoş gördüğü ve uyulması gerektiğini düşündüğü ahlaki ilkeler, örf ve adetleri içine aldığı gibi cari hukuk kurallarını da içerir. Kelamcılar probleme devlet başkanına (imamet) itaat açısından yaklaştıkları için bu konudaki ilkeyi “Devlet başkanına Allah’a isyanı emretmedikçe uyulur” şeklinde formüle etmişlerdir (Tahavî). Burada temel soru, peki sultan zalim olursa ve hukuksuz emirler verirse ne yapılacaktır? Bu sorunun cevabı isyan edilmesi zorunlu değildir, şeklinde verilmiştir. Peki o takdirde ne yapılmalıdır? Zalime yardım etme veya sükût etme ya da zulümlerini görmezden gelme hakkımız var mıdır?

İslam hukukçuları ve kelamcıları, zalimi zalim olarak görmeyip, adil diye övmenin bile dinen yasak olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Zalime yardım da aynı derecede kişiyi sorumlu yapar. Sükût ise ahlaki ve sosyal sorumluluklarımızdan kaçma ve kötülükle mücadeleyi (nehy anil münker) terk anlamına gelir. Bu takdirde yapılması gereken, şiddet içermeyecek şekilde muhalefet etmektir. Ancak şiddeti reddetmek, zalimi ve zulmü olumlama anlamına asla gelmemelidir; barışçıl muhalefet, insanları ‘’başımızdaki yöneticiler kaderimiz, ne yapsak anlamsız’’ şeklindeki bir pasifistliğe de ‘’siyasi elitleri eleştiride ölçülü olmalıyız’’ kolaycılığına da yöneltmemelidir. Ayrıca bu süreçte siyasi erkin eleştirisini zayıflatacak, geçmişe ve geleceğe yönelik spekülatif muhalefet çağrılarına da aldanmamak gerekir. Bu konuda yaygın bir yanılgı da bu zulmü halk hak etti anlayışıdır. Hiçbir şekilde zulüm hak edilmiş, sıradan ve normal durum olarak görülemez. İnsanlar kendi tercihleriyle seçmiş bile olsalar toplum zalim yöneticilerin insafına terk edilemez. Fiili zulmün mevcudiyeti eleştiriyi ve muhalefeti herkes üzerine gerekli kılar.

Zalim yöneticileri ve zulmü hafife almadan kanunlar çerçevesinde mücadele edilmesi her hür ve ahlaklı insanın hakkıdır; daha da önemlisi sorumluluğudur. Zalim ve despot idarecilerin yönetiminde de edası yöneticilerin iznine ve mevcudiyetine bağlanmış olan cuma namazı, bayram namazı gibi ibadetler ve yurt savunması, zekât ve vergileri ödemek gibi sorumluluklar yerine getirilmelidir (Eş’arî). Bu anlayış İslam kelamcılarının düzenin korunmasını yöneticilerden bağımsız olarak algılandığını ve düzenin korunmasının da ancak hukuk yoluyla gerçekleşeceğini öngördüklerini göstermektedir. Bundan dolayı isyanı gerekli görmemişler, ancak itaati de kanunilik şartına bağlamışlardır.

Bu noktada şöyle bir soru hatıra gelebilir: Peki zorba yöneticiler hukuk sistemini kontrol altına almışlarsa, hukuka uymak zorbalığın yerleşmesine yardımcı olmaz mı? Bu argümanı şöyle temellendirebiliriz: Klasik dönemde yöneticilerin hukuk normlarının belirlenmesinde ve uygulanmasındaki rolleri sınırlıydı. Bundan dolayı sultanlar etkilerini artırmak için örfi hukuk ve fermanlarla şer’i hukukun kısıtlayıcılığından kurtulmaya çalışıyorlardı. Kaldı ki, klasik dönemdeki devletlerin toplumu kontrol etme kapasite ve kabiliyetleri günümüze göre çok sınırlıydı. Tebaalarının günlük hayatına karışabilme gibi bir güçleri de hatta belki ilgileri de çok yoktu. Zalim bir sultanın altında nispeten adil bir toplumsal düzen, en azından teoride mümkündü. Ancak bugün siyasi irade toplumsal, ekonomik, hatta kişisel (maske/aşı zorunluluğu, kişisel verilerin depolanması gibi) meseleleri düzenliyor. Siyasi iradenin sosyal hayat üzerindeki etkisi her geçen gün daha da artıyor. Bugün yönetici sınıfın toplum üzerindeki etkisi İslam hukukunun uygulandığı eski sultanlık dönemlerinin çok önüne geçmiştir. Dolayısıyla zorbaların kanunlarına uymak kurulu düzeni ve despot yöneticileri desteklemek anlamına gelir. Bu açmazdan kurtulmanın yolu hukuk dışına çıkmak değil, hukuk ve siyasetin evrensel niteliklerini esas alarak baskıcı yöneticilere karşı muhalefeti yaygınlaştırmaktır. Zira otoriter rejimler, hukuk sistemini kontrol altına alsa ve istediği hukukçuları tayin etse de hukukun evrensel normlarını değiştiremez. Teologları satın alarak ‘’yolsuzluk hırsızlık değildir’’ gibi yüz kızartıcı ‘’başkasının mülküne çökmek siyasi tasarruftur’’ gibi insanlık dışı fetvalarla, dini hukuku yeniden yorumlamaya çalışsa da ilahi hükümleri nihai olarak değiştirmeye güçleri yetmez.

Hak idesinin zalim yöneticiler tarafından askıya alındığı hukukun zalimlerin destekçisi olduğu dönemlerde hukuka itaat de anlamını kaybeder. Hatta zalim yöneticilerin emrine girmiş bir hukuk düzeninde hukuka itaat bir nevi zalime destek anlamına gelir. İşte bu açmazdan kurtuluşun yolu da kurulu hukuk düzeni üzerindeki siyasi etkinin ifsat edici niteliğini topluma anlatmaktır. Mahkemelerin aldığı kararların siyasi iradeden bağımsız olduğunu düşünen halk, ‘’hüküm giymişse muhakkak bir suçu vardır’’ ve ‘’devlet her zaman haklıdır’’ diye düşünmeye devam ettikçe despot zalim idareciler hukuku bir zulüm aracı olarak kullanmaya devam edecektir.

Yöneticilerin tasarruf hakkı hukuk ile sınırlanmazsa hiçbir zaman adil bir hukuk sistemi tesis edilemez. Müslümanların zihni arka planında tarihsel tortunun bıraktığı idareciye itaat edilir ve siyasetçi her zaman haklıdır, anlayışı bugün adalet duygusunu yerle bir etmiştir. İnsanlar adalet sisteminin zulüm aracı haline dönüştürüldüğünü göremeyecek kadar kör olamazlar. Ancak yöneticiye her hâlükârda itaat edilmelidir anlayışı, politik tasarrufların hukukun önüne geçmesinin hoş görülmesine sebep olmaktadır.

Bugün politikacıların arzuları idari tasarruf adı altında hukukçular eliyle uygulamaya konulmaktadır. Toplumun bir kesimi korkudan bir kesimi de çıkarlarına uygun bulduklarından dolayı hukukun politikacılar tarafından zulüm aracına dönüştürülmesine sesini çıkarmamaktadır. Hukukun üstünlüğü fikrini savunması gereken hukukçular çeşitli sebeplerle sinmiş; bazı İslam hukukçuları da İslam inancının temeli olan ‘’Allah’a isyanda yöneticiye itaat yoktur’’ ilkesini tamamen göz ardı ederek idari tasarrufun politikacıların hakkı olduğunu savunarak zulmü desteklemekte sakınca görmemektedirler. Halbuki dinin en temel mesajı hukuka itaat, temel insan haklarının korunması ve zulümle mücadeledir.

Toplumsal ve dini sorumluluklarımız zalim ve despot yöneticiler sebebiyle ortadan kalkmaz. Çünkü itaat kanuna ve hukukadır. Yöneticiler her halükârda geçicidir. Şahısların kendini kanun yerine ikame etmesi boyun eğilmemesi gereken bir dayatmadır. Yöneticinin kanunsuz emirlerine yalnızca yönetici olduklarından dolayı itaat edilmesi, Allah’a ve O’nun Resulü’ne isyan kabul edilmiştir. Firavun ve benzeri tiranların -Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen- halklarıyla ilişkileri incelendiğinde putperestliğin temelinde şahıs kültünün bulunduğu görülecektir.

Tek adam rejimleri ve kanunsuz despot idareler, insan onurunu ayaklar altına alarak ve toplumsal ahlakı bozarak otoriteyi yerleştirmek maksadıyla putperestliğe kapı aralayan bir itaat anlayışını topluma kabul ettirmeye çalışırlar. Şayet aydınlar ve alimler bu dayatmaya direnmez ve karşı çıkmazsa topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmiyorlar demektir. Bilgi ve kültürden daha önemli bir niteliktir, zorba yöneticilere muhalefet. Fiili politik zorbalığa direnenlerdir ancak gerçek aydınlar ve alimler.

 

Murat Ertan Kardeş, CARL SCHMİTT’İN POLİTİK FELSEFESİ ÜZERİNE BİR İNCELEME, İstanbul Üniversitese Sosyal Bilimler Enstitüsü,  İstanbul 2012, s.193.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram