Bruno Barbey ile içinden İstanbul geçen fotoğraflar

Bruno Barbey: Onlarca savaş izledim ama savaş fotoğrafçısı değilim. Savaşın estetize edilmesiyle ilgili bir takım sorunlar olabilir. Bana da öldürülen insanların fotoğraflarının çekilmesi garip geliyor. Geleceğe mutlaka doğru işler bırakmalıyız. Fotoğrafçıların bir duruşu olmalı...

SELAHATTİN SEVİ 11 Kasım 2020 FOTOĞRAF

Bruno Barbey 79 yaşında hayata veda etti. (FOTOĞRAF: SELAHATTİN SEVİ)

Magnum Fotoğraf Ajansı’nın önemli isimlerinden Bruno Barbey geride ‘renkli’ bir dünya bırakarak 79 yaşında hayata veda etti.

Kuşkusuz Barbey bir metropol insanıydı. Belki de bu yüzden İstanbul’u tutku derecesinde seviyordu. Daha önce, ‘Mayıs 68’ ve ‘İtalyanlar’ gibi farklı serilerini sergilese de Barbey mekânı ve konusu İstanbul olan çalışmalarıyla da kentin insanlarına içinde yaşadıkları ama bilmedikleri, farkında olmadıkları bir dünyanın kapılarını araladı.

İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Sanat Galerisi’nde Rio, Şangay, Seul gibi metropollerle eş zamanlı olarak çektiği İstanbul fotoğraflarını sergiledi. Naif ve iyimser kadrajınıyla İstanbul’un sokaklarından, meydanlarından, çarşılarından yakaladığı enstantaneleri gösterdi. Her zaman yüzünde beliren gülümseme fotoğraflarına gençlik, dinamizm, umut ve coşku olarak yansıdı. İstanbul’a yabancı bir göz olarak bakarken ötekileştirmemeye de çalıştı Bruno Barbey. İstanbul’da parayla satın alınamayacak bir yaşam kalitesi olduğunu söylerken, bu tezini “İnsanlar Paris’teki ve diğer batı başkentlerinde olduğu gibi gibi stresli ve kuru değiller. Bu durum Akdeniz’in başkentlerine has bir durumdur belkide… Günlük hayata yön veren bir şehir burası’ diye tamamlıyor bu şehirle ilgili düşüncelerini.” değerlendirmesini yapıyordu.

Bruno Barbey Selanik Türkiye’de Zaman sergisinde

İstanbul’da hoş olmayan köşelerini de görmezden gelmeyen Barbey, “Örneğin tüm tablonun değişmesi için Tepebaşı’na gitmek yeterli” saptamasında bulunuyordu.

Barbey ile çok yürüdük, çok konuştuk, çok yolculuk yaptık. Bazen Bursa feribotunda bazen Selanik limanında… Ama en çok İstanbul’da… İstiklal’den Karaköy’e, Ara Cafe’den Yenibosna’ya fotoğrafın büyülü dünyası buluşturdu bizi.

‘Türkiye’de Zaman’ projesi için 25 fotoğrafçı davet etmeyi kararlaştırdığımızda ilk üç sıra içinde onun adı vardı. Zaman’ı ve Zaman foto muhabirlerini hep çok sevdi. Hatta lakaplar takacak kadar. Sürekli organizasyonların içinde olduğum için olsa gerek, ‘Boss’ diyordu, sakallarını kesmeyen bir foto muhabiri arkadaşımıza ‘taliban’ yakıştırmasını yapıyordu.

Bruno Barbey’in söyledikleri o kadar önemliydi ki, sergilerini, kitaplarını, sohbetlerini mümkün olduğu kadar bir gazeteci olarak kayıt altına almaya çalıştım.

‘İstanbul’u bitirmek istemiyorum” diyordu Barbey: “İstanbul’da bulunurken ve bu şehirde fotoğraf çekerken çok keyif alıyorum. Keyif almasam gelmem buraya. Bu sergi ile çalışmalarımın sadece bir aşaması tamamlandı. Henüz İstanbul ile işim bitmedi, böyle bir projeyi sonlandırmak çok zor. Proje bitince gelmek için fazla bir nedeniniz kalmıyor. Bu yüzden çabuk bitirip gitmek istemiyorum.”

Boğaziçi Köprüsü’nde çektiği hüzünlü ve orta yaş üstü bir kadının yer aldığı ikonik karelerinden birini tarif ederken, “Gizemli bir kadın. Çok şık giyinmiş. Çok iyi giyinmiş ve şık giyinmiş, detaycı bir kadın. Kırmızı tercihini yine kırmızı bir fularla tamamlıyor. Yüzünde sonsuz bir hüznü okuyabiliyorsunuz. Aynı zamanda duruşu çok canlı. Nostaljik bir havası var. Türkiye’de genç veya yaşlı birçok insan başörtüsü kullanıyor. Çoğu da geleneksel. Fakat herkes bunu çok özenli yapıyor.” değerlendirmesi yapıyordu.

400 YILLIK TARİHİN ÖNÜNDE GENÇLER

Ya, tarihi bir çeşme önünde ‘kızlı-erkekli’ gençler fotoğrafı: “Bu fotoğraf gençliği temsil ediyor. Sanıyorum öğrenciler. Galata’da bir moda defilesi vardı, hafta sonuydu. Genç modern kadınlar, arkasında muhteşem 400 yıllık tarihi çeşme. Osmanlıların kültürel varislerini gösteren bir fotoğraf.Bu kadınları Londra veya Paris’te de görebilirsiniz fakat bu fotoğrafı ancak İstanbul’da çekebilirsiniz. 5 yıl önce bu çeşme bu halde değildi, restore edilmiş, yanında da küçük bir cami var, camiyi de onardılar. Böyle tarihi binaları yeniden onarmak bir bilincin varlığının göstergesi.”

79 yaşında sonsuzluğa uğurladığımız Bruno Barbey’i yine onun sözleriyle uğurlayalım. Bir zamanlar önemli buluşma ve iş mekanlarımızdan biri olan ve KHK ile kapatılan Zaman gazetesi için 2010 yılında yaptığımız bir söyleşi ile “Elveda Bruno” diyelim.

 

Bruno Barbey ve Robert Stevens ile Bursa feribotunda…

Üretken ve başarılı bir fotoğrafçısınız. Yola çıkarken çalışmanızın nasıl bir ürüne dönüşeceğini düşünerek çekiyorsunuz? Dergide yayınlanması için mi, sergilenmesi için mi, ya da bir kitap olarak görmek için mi?

Bir fotoğrafçı için kitap yapmak çok heyecan verici. Çünkü bütün sürecini kendin kontrol edebiliyorsun. Ama açıkçası bir çalışmaya başlamadan daha farklı şeyler düşünüp yapıyorum. Araştırma yapıyorum, kitaplar okuyorum. Gideceğim yere bilgili gidiyorum. Bazı çalışmalarım 2-3 yıl sürüyor. Diyelim ki bir kitap çalışıyorum, nasıl bir kitap olacağına da bağlı. Örneğin en son çıkardığım kitap 30 yıl içerisinde çekilen fotoğraflardan oluşuyor. 1974 den 2004 e kadar olan periyotta çekilmiş fotoğraflar bunlar. 20 tane basılmış kitabım var. Polonya’yla ilgili kitabımda bu ülke için önemli bir dönemi çalıştım. Dayanışma Sendikası hareketinin başladığı dönemde fotoğraf çektim. O dönemdeki Polonya’da olan şeyler Sovyetler birliğini yavaş yavaş sallamaya başladı. Devletin bir takım aydın insanlara ve Leh Walesa’ya uyguladığı sansürler vardı ve o dönemde Walesa tutuklandı, gözaltına alındı. O dönemdeki hikayelerin peşindeydim. İki yıl çalıştım. Bir kitap yapmaktı amaç. En sonunda Life ve National Geographic’te yayınlandı röportajlar. Fakat kitap olarak tamamlanması iki yıl sürdü. İlk amaç tabiî ki fotoğraf kitabı yapmaktı ama bunun için editoryal bir desteğe ihtiyaç vardı. Dergilere yapılan işlerde aynı şekilde keza. Fotoğrafın çekilmesi kadar editoryal süreci de çok önemli. Ama şimdi görüyorum da fotojurnalizm dünyası çok değişti.

Bu değişim hangi yöne doğru gidiyor?

Televizyonun etkisiyle eski fotojurnalizm geleneği devam etmiyor. Genç fotoğrafçılar için yeni bir takım yollar görünmeye başladı. Artık dergiler ve gazeteler eskisi gibi yer ayırmıyor fotojurnalistlerin işlerine. Yeni bir takım imkanlar bu noktada çıkıyor. En azından Fransa’daki basın toplumsal olaylarla, fotojurnalist olaylarla ilgilenmiyor. Sayfalarını daha çok ünlü insanların nasıl yaşadığına dair magazin haberlerine ayırıyor. Dijital fotoğrafın da devreye girmesi tabi ki fotoğrafın inanılmaz bir şekilde daha hızlı değişmesine neden oldu. Fakat yeni imkanlar da çıktı. Mesela internet. İnsanların kendi işlerini ortaya çıkarması ve göstermesi için önemli bir platform.

Peki ciddi manada fotojurnalizm yapmaya çalışan insanlar ne yapmalı? Yani magazine mi teslim olmalı, internette kendi dünyasını mı kurmalı, ya da klasik anlamda sorumluluk duygusuyla işler mi üretmeli?

Tabiî ki fotoğrafçılar hayatlarını kazanmak zorundalar. Tabi ki fotojurnalistik işler yapıyorlar, yapacaklar da. Diğer taraftan başka işler de yapmak zorunda da kalabilirler. Reklam işleri yapabiliyorlar büyük şirketler için. Ya da moda fotoğrafı çekenler oluyor. Robert Capa bile bir kere moda fotoğrafı çekti. Pek bilinmez bu. Güzel kadınları sevdiği için bu işe kalkıştı. Kişisel işler yaptığın zaman bazen para getirmeyebilir. Bu noktada önemli olan istediğin işleri nasıl yapabildiğin. Gerçekten yapman gerekenleri nasıl yapabilirsin. Bu noktada fotoğrafçının kendi yapacağı işleri desteklemesi için değişik işleri yapması gerekebilir. Ama mutlaka geleceğe iyi işler bırakmaları lazım.

Sizi bir fotoğrafı çekmeye iten sebepler nelerdir. Yani mesela bir bölgenin sorunlu veya değişen gelişmeleri mi, yoksa söylediğiniz gibi yoksa renkler ve gölgeler mi?

Kendimi savaş fotoğrafçısı saymıyorum ama ondan fazla savaş bölgesine gittim. Filistin, Vietnam, Kuveyt, Irak savaşında kaçan Kürtler, İran gibi birçok yere gittim. Ama kendimi savaş fotoğrafçısı olarak görmüyorum. Bazı fotoğrafçılar kendilerini savaş fotoğrafçısı olarak görüp sadece savaş çekmeye çalışıyorlar. Ama bu bir süre sonra insani duygularını kaybetmelerine neden oluyor. Mesleki bir deformasyon oluyor.

Beni daha çok etkileyen ve ilgimi ilgimi çeken derin tarihsel birikimleri olan coğrafyalar ve o coğrafyaların insanları. Bana daha cazip geliyor. Tarihi zenginlik bakımından inanılmaz bir yerler. Yani her ne kadar bazen kendime fotojurnalizm yerine farklı türde projeler seçmiş olsam da çok önemli tarihsel toplumsal olaylar olduğunda orada olmak ve o olayı fotoğraflamak istiyorum. Yani duyarsız değilim. Çok önemli durumlarda orda olup fotoğraflayıp geleceğe bırakmak istiyorum. Ama günlük koşuşturmaca içindeki bir foto muhabiri gibi değilim.

Sürekli savaş bölgelerine yoğunlaşan ve sadece o bölgelere konsantre olan insanların işlerini; dramatik durumları, acıyı ve savaşı estetize etme ve sıradanlaştırma olarak mı görüyorsunuz?

Yani savaşın estetize edilmesiyle ilgili bir takım sorunlar olabilir. Bana da öldürülen insanların fotoğraflarının çekilmesi garip geliyor. Trajik insan hikayelerinin kamuya aktarılması esnasında bu tip sorunlar yaşanabilir. Çünkü son dönemde gördüğüm şey bunu bir sanat dalı olarak görülmeye başlanması. Böyle bir eğilim var. Müzeler bunu alıyorlar ve çok büyük paralara satıyorlar. Ölen bir adamın yanındaki karısının fotoğrafını düşünürsek, bu tür fotoğraflar müzeler tarafından milyon dolarlara satılıyor. Birileri bu fotoğraftan milyon dolarlar kazanıyor. Ama ordaki dul kalan kadının durumu ne olacak bu durumda. Onun hayatından bir şeyler çalıyorsun ve sen onun üzerinden bir kazanç sağlıyorsun. Beni bu kısmı düşündürüyor. Yoksa ressamlar da savaş üzerine resimler yapıyor. Buna karşı değilim ama gelinen noktada bu işi sanat eğilimi içinde değerlendirmek düşündürücü ve rahatsız edici.

Bir anlamda gazetecilik ve belgesel anlamda fotojurnalizme evet diyor ama bunun sanat olarak kullanılıp para kazanmasını düşündürücü buluyorsunuz…

Yıllar önce Pulitzer ödülü kazanan bir fotoğraf vardı. Afrika’da bir ülkede ölmekte olan bir çocuğun yanında duran bir akbaba, hatta belki de cesedini parçalayan bir akbaba. Orda bu olayın fotoğrafı çekilmiş ve ödül aldı bu fotoğraf. Ama orda öyle bir fotoğraf yapmaktansa belki de ne biliyim bir taş atıp akbabayı kaçırmak yani fotoğraftan başka insani bir müdahelede bulunmak gerekirdi. Yani güçlü etkili vurucu fotoğraf çekmek adına bir takım insani değerleri de unutmak ve bir kenara koymak artık bir şeyleri yeniden tartışmak gerektiğini gösteriyor. Fotojurnalizm sadece; etkili, vurucu, sansasyonel fotoğraflar çekmekten ibaret değildir. Fotoğrafçının bir insani duruşu olmalı. Ben bunu ironik olarak söylüyorum ya… Renklerin ve gölgelerin ahengini yakalamak daha hayata dair bir şey…

İsterseniz kişisel bir soruyla devam edelim. Çocukluğunun Fas’ta geçmesinin renkli çalışmanızda ve renkleri iyi kullanmanızda etkisi var mıdır?

Doğru bir tespit. Bir çok fotoğrafçı, sinemacı Fas’a ilgi duymuşlar. Ziyaretlerde bulunmuşlar. Fas, Hindistan gibi Meksika gibi çok ilginç, çok zengin renkleri olan bir coğrafya. Bunu takip eden fotoğrafçı, sinemacılar olmuş. Hakkaten çok güzel ışık var orda. Hatta çok ünlü iki Fransız ressam oraya gidip sanat ve resim dillerinin değiştiğini görüyoruz. Örnek; Matisse… 1906 da birkaç aylığına gidiyor. Bu yolculuktan sonra resimle ve renklerle olan ilişkisini yeniden yorumlamasına sebep oluyor. Hakikaten doğası zengin bir yer ve o anlamda insana çok şey vaat ediyor. Benim açımdan da aynı paralelde bir cazipliği var. Fas’la ilgili tek derdim oranın sadece renklerinin güzel olması, egzotik bir yer olmasından kaynaklanmıyor. Ben orda doğdum, orda büyüdüm. Ailem Fransız ama böyle bir coğrafyada İslam kültürünü öğrenerek büyüdüm. Ordaki kültürel yapının arka planını öğrenmek ve tarihsel zenginliği daha fazla deşmek için böyle bir proje yaptım. Çok katmanlı bir proje bu. Sadece renkler ve gölgeler peşinde koşmak değil. Sosyal ve kültürel kaygılarım olduğu içinde oraya gittim. Çocukluğumun da etkisiyle. Bir minareden çekilmiş fotoğraf var bu kitabımda. Bir caminin içinden çekilmiş bir fotoğraf bu. Bu öyle herhangi bir caminin fotoğrafı değil. Yanında Fas’ı ilk kuran sultanın türbesi de olan bir caminin fotoğrafı. O yüzden önemli. Tarihsel öneminin yanında uygarlığın, sanatın o İslam uygarlığının yarattığı sanat açısından da çok önemli mozaik sanatının da zenginliği çok önemli. Endülüs’te, Granada’da, İspanya’da bunun devamını görebilirsiniz. Bu fotoğrafı sadece renkle ilgili olmadığımı göstermek için gösteriyorum. Sadece renkler ve gölgelerle değil tarihle de ilgili olduğunu görürsünüz fotoğraflarımın.

Sadece Fas değil İtalya, Polonya gibi ülke monografileri üzerinde çalışıyorsunuz. Bu bu bir anlamda bir kimlik sorgulaması gibi. Yani insanları belirli kotlara göre fotoğraflamak. Mesela Polonya halkının toplumsal bir röntgenini çekmek gibi çalışmalarınız.

Projelere göre değişiyor yaklaşımım. Fas’la ilgili olarak daha kültürel bir yaklaşımım vardı. Polonya’yla ilgili 10 tane ayrı konudan bahsedebiliriz. Sembolik olarak politik bir çalışma olarak da algılanabilir. Polonya nüfusunun yüzde altmışının tarımla geçindigi gerçeğinden yola çıkarsak tabi ki bu çalıştığın konuyu ister istemez etkiliyor. Çok ilkel koşullarda atlarla, katırlarla tarım yapıyorlar. Komünist parti ikinci konumdaydı. Ölen papa Jean Paul’u ilk seçildiğinde orada çekme imkanım olmuştu, daha kardinal iken. Tekrarlarsak; 4 tane konu üzerinde yoğunlaştım. Biri kominist parti, ikincisi; Katolik meselesi ki bildiginiz gibi Polonya toplumsal yapı olarak yoğun olarak katolik olan bir ülke. Üçüncüsü; tarımla beslenen nüfusa yoğunlaştığım bir bölüm vardı. Son olarak da; Dayanışma Sendikası ve işçi hareketi… Çalışma Almanca, İngilizce ve Fransızca dillerinde yayınlandı. Polonyalılar bile dokuz yıl sonra ülkenin Sovyetler’in güdümünden çıkıp özgürleşebileceğini hayallerinden bile geçiremezlerdi. Berlin duvarının yıkılması ihtimal bile değildi. Yani o dönemde hapse atılan insanlar daha sonra çıktıklarında biri başbakan oldu biri dışişleri bakanıydı. Yani benim fotoğraflarım tarihin önemli bir sayfası gibi oldu.

Peki İtalyanları çalışırken düşünceniz neydi?

O zaman çok gençtim. Bir fotoğraf okulunda okuyordum. Benim dönemimde okuyan bir çok öğrenci moda fotoğrafı ve endüstri fotoğrafına yöneldi. Toplumsal olaylarla ilgili olan çok fazla insan yoktu. İtalya’ya o dönemde uzak değildim. İtalyan kültürüne ve onun zenginliğine çok yakın hissediyordum kendimi. Beni en çok insanlar ilgilendiriyordu. Toplumun her katmanından insan hikayeleriyle çok ilgiliydim. İşçi, esnaf, köylüler… İtalya, Türkiye’ye çok benziyor. İnsanlar çok misafirperverler ve İtalya’da Türkiye gibi çok basit yani komplike olmayan bir yer. İnsanlar güzel yaşamak istiyorlar. Benim için çok büyük bir keyifti. O dönemle ilgili bir proje. Bana destek olan bir editör vardı. Aynı şekilde buna benzer konuları çalışan fotoğrafçılara da yardımcı oldu. Daha önce Amerikalıları yapan Robert Frank, Almanlar üzerine çalışma yapan Rene Burri vardı. Robert Delphire editörlüğümü yaptı. Bir çok önemli fotoğrafçının editörlüğünü yapmıştı. Benim kitabımı yaptığı süreçte Delphire yaptığı bir film nedeniyle iflas etti. O yüzden kitap o dönemde basılamadı. Ondan sonra Magnum’a girdim ve dünyanın bir çok yerinde olacak bir fotojurnalizm başladı benim için. Dünyanın bir çok önemli dergisinde yer buldu çalışmalarım. “İtalyanlar” kitabı daha sonra bir şekilde basıldı.

Magnum ciddi gelenekleri olan bir ajanstı. Ama bugün farklı ve hatta marjinal diyebileceğimiz projelere de yer veren bir ajans oldu. Bu değişim sürecini nasıl görüyorsunuz?

Zaman değiştiriyor. İlk kurulduğunda geleneksel olarak siyah beyaz fotoğrafın yoğun olduğu bir ajanstık. Benim Magnum’a ilk girdiğimde sadece iki fotoğrafçı renkli çalışıyordu. Avusturyalı Ernst Haas ve ben. Renkli fotoğrafa olan ilgi o dönemde sadece bir-iki fotoğrafçı tarafından paylaşılıyordu. O dönemde renkli bir fotoğraf ajans içinde yeni bir dönemi açtı. Bu dönemden 15 yıl sonra renkli fotoğraf çalışmaları olan insanlar çıktı, Alex Web gibi. Yoğun olarak siyah beyaz çalışan Bruce Davidson bile çok sonraları New York metrosuyla ilgili çalışmasını renkli yaptı. Zamanla her geçen gün daha çok fotoğrafçı renkli fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Tabi zamanla beraber fotojurnalizm kaygıları olmayan fotoğrafçılara da Magnum kapılarını açtı.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

d Bruno Barbey ile içinden İstanbul geçen fotoğraflar

d Allah ve Ara Güler

 

Moda fotoğrafından ve endüstri fotoğrafından gelenler de oldu. Fotojurnalistik geleneği olmayan, daha çok sanat camiası içinde çalışan ve işlerini müzelere veren fotoğrafçılar da artık Magnum’da. Magnum’u Magnum yapan özelliklerin başında farklı stilleri ve çalışma tarzları olan fotoğrafçıların bir arada bulunmasıdır. Ama bu ben bütün fotoğrafçıların işlerini seviyorum demek değil. Yani benim kişisel bakışım, insanla ilgili şeylerle ilgilenmek. Boş bir binanın fotoğraflanması yakın durduğum bir şey değil. Ama bu herkese göre değişir. Ve Magnum hepsini bir arada barındıran bir kurum. Küreselleşme olgusu içinde yaşıyoruz. Ve tüketim kültürü var. Ve bu tip işlerin de yapılması çok da yadırganacak bir şey değil. Benim için fotoğrafın farklı bir yanı. Benim tarzım ise değişmekte olan şeyleri belgelemek. Geleceğe taşımak. Bunlar sonuç itibariyle ortadan kalkacak. Fotoğrafın bu yönü de benim çok önemsediğim bir şey.

Peki ileride sanatsal çalışmalar mı, belgesel ve fotojurnalizm çalışmaları mı ağırlık kazanacak?

Magnum’u bugün değerli yapan, arşividir. Çok önemli olağanüstü bir arşivi var. 30’lu yıllardan bile fotoğraflar var. Bu arşivin içerisinde yer alan fotoğrafların sanat olup olmadığını söyleyemem ama söyleyebileceğim bu arşivin zenginliğidir. Bu 20. yy tarihini ortaya koyan bir zenginlik… Robert Capa’nın, İspanya iç savaşında çektiği fotoğraflar var ikinci dünya savaşında çektiği fotoğraflar var. Çin’de, Meksika’da, Hindistan’da ve dünyanın bir çok yerinde yatığı çalışmalarla H.C.Bresson fotoğraf dünyasına adını kazıdı. Bunlar bir takım müzeler tarafından sunuluyor ve bu isimler de sanatçı olarak görülüyor. Ama ben sanmıyorum ki bu insanların sanatçı olmakla ilgili bir kaygıları olsun.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

d ‘Renklerin Efendisi’ Bruno Barbey’e veda

d Kayyımdan sonra tufan

 

Bu isimleri andım ama sadece bunlardan ibaret değil. Sözgelimi 68 olaylarının yoğun bir şekilde yaşandığı dönemde ben Paris’te çalışırken Josef Koudelka Sovyet işgalini fotoğraflamıştı. Ama zamanla beraber fotoğrafçılar da değişiyorlar, yeni yaklaşımlara giriyorlar. Şimdi arkeolojik bir takım yerlerin panaromik fotoğraflarını çekiyor Koudelka. Bu beklenmesi gereken bir değişim süreci. Değişim şu halde, fotoğraf 20 yıl öncesinden farklı olarak bir sanat dalı olarak algılanıyor. Daha önce böyle bir şey yoktu. Resim gibi sinema gibi bir sanat dalı olarak görülüyor. Fotoğrafçılar fotoğraflarını öyle yüksek fiyatlara satıyorlar ki ünlü ressamların resimlerini satacağı fiyattan daha yükseğe satıyorlar.

Magnum yetenekli fotoğrafçıları alıp yıldız mı yapıyor, yıldız fotoğrafçıları mı topluyor şu anda.?

Mesele iç içe geçmiş durumda. Ana mesele olarak genç fotoğrafçıları almak taraftayız. Ama bazı durumlarda yaşlı fotoğrafçıları da almak durumunda kalıyoruz. Çünkü bakıyorsunuz elindeki işler çok güçlü ve Magnum’un arşivinde olması gereken işler. O zaman yıldız insanları da aramıza katıyoruz. Ama daha çok genç ve yetenekli fotoğrafçıları aramıza katmaya çalışıyoruz.

BRUNO BARBEY HAKKINDA

Bir Fransız vatandaşı olarak Fas’ta doğan Bruno Barbey 60 yıllık Magnum fotoğraf ajansının kırk yılında yer almış bir sanatçı. İtalya, Polonya gibi ülke monografilerinden Paris’teki siyasal olaylara; savaş bölgelerinden iç çatışmalara birçok yerde oldu. Biz onu daha çok naif üslubu, renkleri ve gölgeleri ahenkli kullanımındaki başarısı; mütevazı ama iddialı çalışmalarıyla tanıyoruz. Fas gibi doğunun en batısında dünyaya gelmiş ve çocukluğunun geçmiş olması farklı kültürlere, renklere ve insanlara duyarlılığını artırmamış sadece. Bu yüzden gittiği her yere sadece içinde renkli filmler olan makinesini değil, çocuksu gülümsemesini ve hassas kalbini de taşıyor. İstanbul Modern’de açılan “Magnum Fotoğrafları ile Türkiye Sergisi” vesilesiyle geldiği İstanbul’da iki gün boyunca konuşup fotoğraflar çektiğimiz Barbey’den bir de küçük müjde verelim. 20’den fazla kitabı olan sanatçı bir yenisini panoramik fotoğraflarla Türkiye için tasarlıyor.
(Söyleşideki katkıları ve özenli çevirisinden dolayı fotoğrafçı dostum Gökşin Varan’a teşekkürler)

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram