Birsen Atayün: Anadolu Bey’in gelmeyeceğine inansam ben de yaşamak istemem

Birsen Atayün: Bir insan neyle ayakta durur, umutla. Çirkin bir laf olacak ama, gelmeyeceğini bilsem, ölmek için dua ederim. Eşim olmadan yaşamak istemiyorum. Şimdi bekleme sürecine girdik. Görevde, operasyonda... O görevi bitince geri gelecek Anadolu Bey. Tabi ki gelecek... Anadolu Bey'in lafıyla, avuçlarını yalarlar.

CEM MORA 11 Kasım 2020 KRONOS ÖZEL

Anadolu Atayün, eşi Birsen Atayün, çocukları Yusuf, Yasemin, Harun Efe Atayün.

Beş yıldan daha fazla süredir Ankara Sincan Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda ‘hükümlü’ olarak tutulan  eski emniyet müdürü ve polis başmüfettişi Anadolu Atayün’ün eşi Birsen Atayün ailesi ile yaptığımız söyleşinin son gününde gözaltına alınan çocuklarından Yasemin ve Harun Efe’nin sözlerine de yer veriyoruz.

Birsen Atayün sadece kendi çocuklarının yaşadığı mağduriyet için değil, eşinin görevi sırasında bulundukları kentlerde, özellikle de Mersin’de ilgilendikleri çocukların da çaresiz kaldığını anlatıyor.

Birsen Atayün, özellikle dedesinin tacizine uğrayan bir kızdan söz ederek, “Bazen bir aylığına bazen 15 günlüğüne gelip bizde kalıyordu. Seçeneği ya küçük yaşta istemediği biriyle evlendirilmek ya da dağa çıkmaktı.” ifadesini kullanıyor.

Sosyal sorumluluk gereği aileleriyle konuşup okula devamını sağladıkları gençleri düşünen Atayün, onların başarısı için daha çok şey yapamadığına üzülüyor.

Birsen Atayün

IV. BÖLÜM

Tahliyenize nasıl karar verdiler?

Son mahkeme için ay daha uzattılar. O arada Yusuf’un telefonunda bir mesaj bulmuşlarmış. “Abi Macaristan işi ne oldu?” Onu görüyorlar. İşte sen Macaristan’a kaçacaktın. Ama mesajın gönderildiği tarih 2015. Babası tutuklandıktan bir iki ay sonra. Sen onun tarihini hacklemişsin, yeni atmışsın, 2017 Ağustos’unda atmışsın ama tarih değiştirmişsin. O kadar bilgili ki bu konuda oğlum telefondaki mesajın tarihini değiştiriyor, 2017 yapıyor. Sen kaçıyordun filan. Oğlum da dedi ki, “Ben onu yapabiliyor olsam burda olmazdım, siz beni bulamazdınız zaten.” Onun araştırılması vs derken üç mahkeme daha uzattılar. Sadece Yusuf’u tutuklayabilmek için. Aradılar, taradılar yok.

“TANIK MAHKEMDE BİZİ TANIMADI”

Bu arada bana bir tanık buldular. İsmi Murat, soy ismini hatırlamıyorum şimdi, Kayseri’den alıp Şırnak’a götürmüşler. Çocuklara dedim babanıza sorun görüşe gittiğinizde, böyle birini tanıyor mu, yok tanımıyormuş. Ben de tanımıyorum. Çocuklara diyorum siz duydunuz mu belki ben unutmuşumdur, babanız içerdeyken tanışmışızdır böyle biriyle. “Yok anne hiç tanımıyoruz, öyle birisini hiç duymadık” diyorlar. İddianamemi istedim mahkemeye hazırlık için, CD gönderdiler, 500 sayfaymış. 500 sayfayı bastırıp çıkaracakmışım, öyle okuyabilecekmişim. Ama benimle ilgili olanlar bir sayfa zaten. Ben de dilekçe yazdım devamlı, “500 sayfayı çıkarmak istemiyorum, bana lazım olan o bir sayfa iki sayfa neyse onu çıkarmak istiyorum”. En sonunda savcılığa yazdım, hakime yazdım. En sonunda bi zahmet kabul ettiler. İnceledim, orada gördüm; adam, daha önce mobilyacıymış. Diyarbakır’da mobilyacıymış. Ben bu adama demişim ki 22 Temmuz’dan sonra, polisler tutuklandıktan sonra, demişim ki ‘Bizim sesimiz olur musunuz?’ Ben mağdur polis eşiyim, bizim sesimiz olur musunuz?

“BYLOCK’TA HAPİSTEKİ EŞİMLE YAZIŞMIŞIM”

Mahkemede sizin tutumunuz ne oldu?

Mahkemede hakime dedim ki ben o zamanlar twitterdan milletvekillerine ulaşabiliyordum, birçok gazeteci tanıdığım vardı, avukat tanıdıklarım vardı. Ankara’da İstanbul’da birçok kişiye ulaşabiliyordum. Mersin’de yaşıyorum ama hepsine ulaşabiliyordum. Küçüksemek gibi olmasın ama Diyarbakır’daki bir marangoz bana nasıl yardım edebilir ki? Bana ne yardımı dokunabilir? Sosyal medyada yazabiliyorum, kendimi ifade edebiliyorum zaten. Adamı çıkardılar SEGBİS’le mahkemede, adama dediler ki “Bunlardan tanıdığın var mı?”’ Baktı yok dedi. Bir daha sordu yok. İsim saydı yok, Yusuf’la ikimizi kaldırdı yok. Adam tanımıyorum diyor, hakim tanısın diye uğraşıyor. Adam en sonunda anlattı. Şırnak’tan almışlar adamcağızı, döve döve Diyarbakır’a getirmişler. Yine işkence etmişler, dövmüşler. Önüne bir kağıt koymuşlar, o kağıdı da gördüm ben. Bu kağıdı imzalayacaksın demişler, o da imzalamış. Kağıdın içinde Ercan Taştekin var, Emre Uslu var, gazeteciler var, bilmem kimler var. Bir sayfa isim var en altta bir tek bayan, ben varım, Birsen Atayün. Adam diyor ki ben tanımıyorum. Dedi ki ben şikâyetçiyim bana işkence ettiler. Hakim ne yaptı biliyor musunuz? “Burası onun yeri değil” dedi şak kapattı, bir kelime daha konuşmasına izin vermeden SEGBİS’i kapattı. Başka nerde anlatacak adam, mahkeme yani burası, nereye şikâyet etsin. O suçlama da öyle düşmüş oldu. Biri ByLock’tu. ByLock’a bir kere girmişim, dört ayrı tarihte, eşim hapishanedeyken eşimle de konuşmuşum. Bu fiziken mümkün değil. Bir tarihte girip beş tarihte görünmesi. Gelen mesaj yok, giden mesaj yok. Ekli olanlar kimler, benim çocuklarım. Büyük oğlum o sene Kıbrıs’ta okuyor, onu eklememişim, evin içindeki küçük çocuklarımı eklemişim. Onlara da ekmek al filan demişim ki darbe teşebbüsü olmuş o.

Oğlunuz Yusuf için ne gerekçe söylediler?

En son mahkemede artık Yusuf’a bir şey bulamadılar, ona beraat verdiler, mahkemeyi bitirmek zorunda kaldılar. Avukat tutmadım bu arada ben. Gardiyanlardan biri sordu, avukatın var mı diye, yok dedim. Baro’dan avukat atansın istiyor musun dedi. Nasıl oluyor dedim, işte suçluysan şöyle olur, avukat istemedim. İlk mahkemede avukatın var mı dediler, istemiyorum ben suçlu değilim dedim. Avukatsız savunma yapamazsın, mecbursun dediler. Yapacak bir şey yok, barodan bir avukat getirdiler. Avukat sağ olsun genç delikanlı bir çocuktu. İlk işlerinden biriydi herhalde. Son savunmayı yaptı, oturdu ben bir şey söylemek istiyorum dedim. ‘Orda gördüğünüz gibi ByLock’ta bir kere girmişim dört kere konuşmuşum dört ayrı tarihte. Bir tanesi hapishanedeyken eşimle konuşmuşum. Eşim hapishanedeyken ByLock’tan nasıl konuşabilirim. Demek ki öyle bir emir aldılar, çünkü her arada telefonuyla meşgul oluyordu, uzun uzun konuşuyordu. Sonra tutukluluğun devamı diyordu. Bu sefer saydı saydı 6 yıl 3 ay, tahliyesine dedi. Hiçbir tepki göstermedim. Bir daha saydı saydı 6 yıl 3 ay, tahliyesine dedi. Avukata baktım kafasını salladı gülerek. Hakim baktı suratıma, sevinmiyorum filan, bana lütfetti. Ne demek. Ben suçlu değilim ki. 16 ay yatırdın beni, ne yaptım ben 6 yıl 3 ay veriyorsun. Öylece baktım, baktı gitti. (Gülüyor) Hapishaneye gittik tekrar vedalaştık ordaki arkadaşlarla. 16 ay boyunca çok kişi geldi gitti. En son 18 kişi kaldık, 6 kişilik koğuşta.

RUTUBET, NEM, SOĞUK…

Hangi hapishanede, hangi koğuşta kaç kişi kaldınız?

Muğla Cezaevi’nde A-1 koğuşunda kaldım. Normalde 3 tek yataklık koğuş, altı üstlü, 8 tane ranza koyup 16 kişilik yapmışlar. Masa genişliği kadar bile alan yok. Sonra o koğuşa 19 kişi de kaldık. Sayılar değişiyordu. Yerlere yatak atıldı, ranzalar bitişikti, üç ranzaya dört kişi yattılar. En son ben çıkarken 6 kişiydik. Banyolar facia. Banyo, pisuvarlar bir arada. 19 kişi, 2,5 saat sıcak su veriliyor, haftada iki gün. 6-7 dakikadan 25 dakikaya kadar değişen süreler. Çamaşırları elde yıkadık uzun süre. Yazın sıkıntı yoktu da kışın kurutmak çok zordu. Bir de Muğla gibi nemli bir yer. Üç gün sürüyordu elbisenin kuruması. Nem, rutubet, soğuk. Kalabalık olduğu için camı açıyorsunuz, kapatsanız nefes alamıyorsunuz.

“CEZAEVİNDE 150-160 KİTAP OKUDUM”

Nasıl geçti cezaevindeki yaşamınız?

Ben o süre içerisinde 150-160 tane kitap okudum. Radyo vermiyorlardı, yasaktı. Daha önce verilmiş olanlar duruyordu. Bebekler oluyordu, herkesin yatma kalkma saatleri farklı, televizyon açık devamlı. Bende işitme kaybı var kulaklarda, yavaş sesle konuşulanları duymuyorum. Sıkıntılı zamanlar yaşadık. O kadar kişi bir arada. Herkes farklı karakterde. Mümkün olduğu kadar herkes birbirine yardımcı olmaya çalışıyor ama ister istemez sıkıntılar da oluyordu.

Eşinizle son görüşmenizde, öncesinde veya sonrasın kötü muameleye maruz kalıp kalmadığına dair bir şey söyledi mi?

Eşimi en son Haziran 2017’deki görüşte gördüm. Bir daha da gitme fırsatım olmadı. Çocukların ve benim mahkemelerim, tutukluluk vs. cezaevinde telefonla görüş yoktu. Çok dilekçe yazdım, beni de Sincan Cezaevi’ne gönderin. Hani iç görüş yapılıyordu, eşleri tutuklu olanlara. Savcılığa, cezaevine her yere dilekçe yazdım. En son cezaevinin ikinci müdürü ‘sen böyle ha bire dilekçe yazıyorsun ama gönderemem, yer yok çünkü. Olsa bile kendin ödersin’ dedi. Tamam olsun hallederim ben, dedim. ‘Orası kampüs kampüs, iç görüş yok, gitsen bile kocanla görüştürmezler’ dedi. Teyit etme durumum da yok, kalsın dedim. Kaldı o şekilde.

“ANADOLU BEYİ CAMI KAPISI OLMAYAN TUVALETE KOYDULAR”

Eşime Mersin’deki mahkemeler sırasında 2015’in sonları, 2016’nın ilk ayları, tüm mahkemelere gittim. Gelme dedi. Zaten kelepçeli, küçücük bir metal kutunun içinde gidiyorsunuz, ben bile sığmıyorum, Ankara’dan Mersin’e, dolaştıra dolaştıra getiriyorlar. Sırf görebilmek için katılıyorduk. Mersin’e getirdiler mahkemeye, 2016’nın ocak ayıydı tam hatırlayamıyorum, Baransu’yla birlikte mahkemeye getirdiler. Yiyecek vermemişler, aç getirmişler. Cezaevinde önce adlilerin olduğu koğuşa veriyorlar Anadolu Bey’i. Oradakilerin çoğunu Anadolu Bey’ler yakalamış zaten, kaçakçılık vs.den. Dilekçe yazıyor, can güvenliğim tehlikede diye. Alıyorlar tuvalete koyuyorlar.

Evet, o dönemde de basına yansımıştı bu cezaevi skandalı…

Tuvalet derken kapısı vardı, penceresi vardır ya yok onlar işte. Ocak ayı Mersin’de soğuk bir ay. Pencere dediğiniz yerde demir parmaklık var, cam yok. Kapı dediğiniz yerde mahremiyeti sağlayacak hiçbir şey yok. Bir tane yatak atıyorlar oraya çok pis, yatak pis, ki Anadolu Bey çok titizdir. Yemeğini yiyor tuvaletin kıyısında, namazını orda kılıyor, orda yatıyor. Eşim orda 10 gün kaldı. Baransu da hâkime savunma yaparken söyledi, Anadolu Bey de söyledi, hiç oralı olmadı. Hakimlerden bir tanesi güldü. Anadolu Bey, “‘Hakime hanıma çok komik geldi herhalde bu dediklerimiz.” Kadın dedi ki “Ben sizi dinlemiyordum, başka şeye güldüm” dedi. “Bu daha büyük bir facia, sizin beni dinliyor olmanız gerekir burda” dedi. Telefonla oynuyordu çünkü. Baransu  gazeteci tabii, onu geri gönderdiler İstanbul’a. Anadolu Bey’i 10 gün tuttular. Her gün sosyal medyadan yazdım, şu şartlarda kalıyor, cezaevini aradım müdürlerini istedim. Dedim ki camı kapısı olmayan yerde tutuyorsunuz, niye doğru düzgün yere koymuyorsunuz. “Hanımefendi burası Mersin soğuk değil” dedi. Dedim ki “Ben Mersin’de yaşıyorum be şu anda soba yanıyor” dedim. Ankara’da yaşıyorum zannetti. Burası soğuk ve üşüdüğüm için soba yanıyor, ‘Yapacak bir şey yok hanımefendi’ deyip kapattı. Sosyal medyadan günlerce yazdım. CHP, MHP milletvekilleri diye yazdım, siz bizim vekilimiz değil misiniz. Gazeteci arkadaşlardan biri döndü, anlattım dedi ki eşiniz kıyamıyorsunuz filan. İnsanlar ilgilenmeye başlayınca Adalet Bakanlığı’ndan sosyal medya üzerinden bana cevap yazdılar, yalan söylüyormuşum, öyle bir şey yokmuş. Ben de oturdum cevap yazdım. Hodri meydan dedim, alın gazetecileri insan hakları derneklerini, avukatları alın girin çekim yapsınlar, madem ben yalan söylüyorum, ispatlaması size kalıyor, çekin nerde kalıyor. Eşim istememiş koğuşta kalmak da filan.

Bir gazete, daha gazete televizyonlar kapanmamıştı; ben konuştum ertesi günü, yazı geldi Sincan Cezaevi’nden, ertesi gün götürdüler Anadolu Bey’i. Söke söke alıyorsunuz hakkınızı. Anadolu Bey tek başına bir buçuk seneye yakın kaldı. Görüşlere gittiğimde uzaklara bakıyormuş gibi, orda değilmiş gibi bakıyordu. Sadece hiç kimse yok, iletişim kurduğu hiçbir şey yok. Parasıyla satın aldığı televizyonu filan da alıp götürdüler, öyle şeyler de yaşadı. Tamamen yalnızdı. Üç kişilik koğuşta tek başına kaldı.

Eşinize yönelik bilinen ve bilinmeyen bir çok hak ihlali yaşandı cezaevinde, anlatır mısınız?

O arada başka psikolojik işkenceler de yapıldı. Üç kişiye bir tabak yemek, aç bırakmaklar, kantinden istediklerini eksik vermeler ya da hiç vermemeler. Cezaevinde Anadolu bey için rapor hazırlamışlar kalp hastası diye. Eşim kalp hastası filan değil. Girmeden önce de chek-up filan yapılmıştı. Kalp hastası değil, bir şey olursa kalp hastası diyecekler. Onu da yazdım sosyal medyadan. Başka türlü hakkınızı alamıyorsunuz çünkü.

“ANADOLU BEY MORAL OLARAK DA SAĞLIK OLARAK DA ÇOK İYİ”

Şu andaki durumu, psikolojisi nasıl?

Çok iyi psikolojisi. Anadolu Bey’in psikolojisi hiç bozulmadı. Belki bir tek çocuklar tutuklandığında, ben tutuklandığımda düştü. Onun dışında Anadolu Bey çok iyi. Moral olarak da çok iyi sağlık olarak da. E-nabızdan sık sık kontrol ediyorum zaten, diş için gitmiş. Hep aksattı, hep erteledi iş yoğunluğundan dolayı. Bir de küçücük bir alanda kaldığı için gözlük kullanmaya başladı. Ve çok okuyor. Hala da çok okuyor.

“ŞİİR OKURDU ANADOLU BEY BİZE…”

Cezaevi süreci öncesi birlikte okuduğunuz ve kaydettiğiniz şiirler de var bildiğimiz kadarıyla.

Anadolu Bey çok çalışıyordu, çok uzun süre eve gelmediği oluyordu. Çocuklar yattıktan sonra, kalkmadan gitmiş oluyordu. En fazla 15 gün ayrı kalıyorduk. Ailesine ilgili, çocuklarına ilgili, en ince detayına kadar her şeyi gören biridir Anadolu Bey. İşinde de öyle evinde de. Birlikte olduğumuz anlarda, çok uzun zaman geçirip ilgilenmemek değil, diyordu kaliteli zaman geçirmek. Biz gerçekten kaliteli birliktelikler yaşıyorduk. Evde şiir okuma, kitap okuma, film izleme saatleri yapıyoruz. Dışarda gezmek piknik vs dışında. Şiir okuyorduk, bir Anadolu Bey okuyor, kızım okuyor, yanımızda kalan yeğen okuyor. Anadolu Bey açtı Nazım Hikmet’in kitabından okumaya başladı. Dur dedim, kaydedeyim ben bunları. O şekilde 7-8 tane şiiri okudu, kaydettim. İşlerinden biri “Münevverin Doğum Günü”: Yapraklara dallara/yeşillere, allara/ nice nice yıllara… O şiiri Anadolu Bey bana evlenme teklifi ettiği zaman doğum gününde aldığı çiçeklerin üzerine, kartvizite yazmıştı. O şiiri bana her doğum günümde okur Anadolu Bey. Tabii o şiirler şu an maalesef yok. Kendim videolar hazırlamıştım. Kayahan’ın “Bir Aşk Hikayesi”, o şarkıyı da severiz, bize benzetiriz, o şarkıyla yapmıştım bir tane. Bir arkadaş klip yapmak istiyorum dedi, gönderdim birkaç şiiri. Şu anda bir tanesi var sadece sosyal medyada o şiirlerin. Ordan oraya taşınırken resimler, özel eşyalar, fotoğrafların olduğu CD’ler filan hep kayboldu. Şiirler de kayboldu, bir tanesi var sadece. Ben içeri düştüğüm zaman, ben içerdeyken bizim ev halkı kimdir nerde. Mersin’den Konya’ya geçerken, dinlerken ağlardım. Gerçekten öyle oldu. Okuduğu gibi. Kaçıncı ev, neredeyiz, hangi evdeyiz, bilmiyorum diyordu ya, o şiirdeki gibi oldu yaşadıklarımız.

Sizi özel hissettirecek neler yapardı bahsedebilir misiniz?

Doğum günleri çok özeldi. Evlilik yıldönümü kutlamalarımız hepsi çok özeldi. Sürprizler yapar, bazen komşuya bırakır pastayı eve gelir. Şiir okur. Kızımın bana anlatmayıp babasına anlattığı şeyler varmış yeni yeni öğreniyorum. Polis baba, sert filan, asla. Anadolu Bey çok yumuşaktır, herhangi bir şey olsa çocuklar arasında, ortalığı yatıştırır. Su savaşı yapılır, öyle bir ev. Çok görüşememiş olmamız, çok uzak demek değil. Babamız hep çok yakındı.

“BEN TUTUKLANINCA EV SAHİBİ ÇOCUKLARIMI EVDEN ÇIKARMIŞ”

Beraber son yaşadığınız ev Mersin’deydi. Ondan sonra kaç ev değiştirdiğiniz?

En son Anadolu Bey’le birlikte yaşadığımız ev Mersin’deydi. 15 Temmuz’dan sonra ben Konya’ya gittim. Ben hapishanedeyken ev sahibi çocuklarımı evden çıkarmış. OrAdan başka ev arıyorlar, bulamıyorlar, zorlanıyorlar. Bir ev buluyorlar küçücük. Eşyaların yarısını oraya buraya hediye ediyorlar. İki seçenek var çamaşır makinası mı bulaşık makinası mı? İkisini birden koyacak yer yok evde. Çamaşır makinasını alıyorlar, bulaşık makinasını bırakıyorlar. OrAdan çıkıyorlar Mersin’e taşınıyorlar. OrAdan İstanbul’a taşınıyorlar. Kaçmak zorundalardı hep, saklanmak zorundalardı. Ben girdikten sonra Harun’u okula kaydetmediler, kabul etmediler. ‘Fetöcünün çocuğu’ diye. nereye gittiyse almadılar. Alabilecek olanlar zaten söylemek zorundayım, ‘Fetöcü’ bu çocuk, öğretmenlerin bile teşvik ettiği çocuklara zararlar verildiği okullar… Özel okullara yazdırmaya kalkışmışlar, ailem yardım ama işte para gönderip filan. Özel okullar beşse fiyatı 35 söylemişler. Ödemeyecekleri miktar. Çocuklarım okula gidemediler. Kabul etmediler. Açıktan okudular.

Siz cezaevindeyken hayat çocuklarınız için daha da zor olmuştur elbette…

Kızım üniversiteyi kazanmıştı, kayıt dönemiydi, gözaltında tuttular. Gözaltından bırakıldığında kayıt dönemi bitmişti. Ama üniversiteye gidemedi. Büyük oğlum Yusuf’u medyada döndürdükleri için artık tanınıyordu. Normal insanlar mıydı, polis filan mıydı bilmiyorum, sivil on kişi dövüyorlar benim oğlumu İstanbul’da; gerçekten çok kötü dövüyorlar. Bir ay sonra büyük kızım görüyor da, “yeni dayanak yemiş gibiydi anne” diyor. Yine sokakta biri bıçıklıyor Yusuf’u. Koluna bıçak batırıyor. Zor kurtarıyor kendini. Bunlar bana ulaşabilenler. Kim bilir ulaşamayan neler var. Ben içerdeyken anlatmıyorlardı, şimdi yavaş yavaş anlatıyorlar.

Ayrıca babası başka şehirde cezaevinde, annesi başka bir şehirde…

Sonuçta bunlar küçük çocuklar, bir çıkıyorlar İstanbul’dan, Ankara’ya babalarını görüşe geliyorlar. Çıkıyorlar oradan annelerini görüşe geliyorlar… Dönüyorlar tekrar İstanbul’a, yollarda üç gün… Hem maddi hem manevi olarak zor. İşe girmek istiyorlar, vermiyorlar. Büyük oğlumu sen ‘fetöcüsün’ diye garson olarak bile işe almadılar. Kızlarımı Konya’da işe almıyorlar, çıkarıyorlar. Bir tanıdığın yanında garsonluk yapıyorlar. Okumaları gereken yaşlarda çalıştılar. Para biriktirmiş kızım; bir babasına bir bana aynı bottan almışlar cezaevinde üşümeyelim diye. Biriktirmişler babasına kaban almışlar, bana da kaban aldılar getirdiler. Allah razı olsun çocuklarımdan, dağılıp kaybolmadılar çok şükür. Baba yoktu, anne yoktu başlarında ama dağılıp kaybolmadılar, bir arada kaldılar. Ben hapishanedeyken dört tane ev değiştirdiler şehir şehir.

Siz hapisten çıkıyorsunuz, Yasemin’le Harun’un yargı süreci başlıyor değil mi?

Evet, ben çıktım, Yasemin’le Harun’un mahkeme tarihi belli oldu. Bizi böyle ailece tutuklayan ve özellikle ailemizle uğraşan kişi Konya Kaçakçılık Müdürü Ali Loğoğlu. Önce kocamı gözaltına alan, sonra çocuklarımı gözaltına alan Ali Loğoğlu. Beni de çok gözaltına almak istedi ama ona nasip olmadı. Muğla’ya nasip oldu (gülüyor). Bu kişi için sosyal medyada takip etmiştim, ‘işte fetö ile mücadele için gelen rütbesini reddetmiş, hala görevinin başındaymış’. Hayır, yalan. O daha önce işlediği suçlardan dolayı rütbe tenzili almıştı. O yüzden orada uzun süre kaldı. Biz bunu okuyunca sadece gülüyoruz. İnsanlar böyle bilmiyor, “Adam bak…Fetö ile savaşmak için rütbeyi bile kabul etmedi, kaç sene kaldı” falan diyorlar. Üç seneden fazla kalamaz o rütbede normalde. Kalma sebebi rütbe tenzili aldığı için. Öyle bir kuyruk acısı olduğu için de bize ailece, çocuklarıma kadar uğraştı, onları da aldılar…

Eşiniz uzun bir süre polis ve emniyet müdürü olarak önemli görevlerde bulundu. Bu süre zarfında başkalarına kötü muamele yapıp size ulaşanlar oldu mu? Ya da yargıya şikayet eden. Malum, bu dönem moda…

Anadolu Bey o zamanlar Konya’da görev başladığı sırada, Konya halkı unutmuştur, bu kadar kötü davrandıklarına göre, hatırlamazlar belki sokağa çıkamıyordu gündüz gözüyle. Sokakta adam indiriyorlardı. Hasbelkader vardığımızda bir terziye gitmiştik eşime, “Müdürüm burada güpegündüz adam kaçırdılar, silahlarla birbirlerine ateş ettiler” dedi. Konya o haldeydi biz gittiğimizde. Anadolu Bey ve ekibi iki sene boyunca hiç eve gelmeden iki senede temizledi orayı. Hatta Konya’nın zenginleri ziyarete geldiler Anadolu Bey’e, bazılarına ben de şahit oldum, “Sayenizde lüks arabalarımızı garajlarından çıkarabiliyoruz, şehirde park edebiliyoruz” diye. Lüks arabalarını garajlarından çıkardıklarında mafya, “Bunda para var” diyor, çöküyor. Haraca bağlıyor… Konya bu haldeydi. Çok ilginçtir, tutukladığı mafya babalarından biri cezaevinden teşekkür mektubu yazdı insan gibi muamele gördüğü için. İnşallah Anadolu Bey çıkar da hepsini çıkarır koyarız ortaya. Fakat bir ara sosyal medyada bir şey gördüm. Güya işkence görmüş, Anadolu Bey’in kafasını ısırmış, kafasında ısırık izi hâlâ duruyormuş. Sorguda atlamış, zıplamış bir şeyler yapmış… O zaman Anadolu Bey’e sordum, hatırladı hemen. Daha komiserken yaptığı bir operasyonmuş sol örgütlere karşı. “Daha adamı sorguya alır almaz başladı konuşmaya” diyor. Dışarı çıksa konuştum dese öldürecekler. Konuşmadım dese… Ne yapacak, böyle bir şey söylüyor. Anadolu Bey’in kafasında ısırık izi yok, olmadı, ona cevap vermiş olayım yani, eşi olarak söylüyorum, görmedim, yok. Ben baktım yok. Eşim diye söylemiyorum, insancıldır yani. Kendisi sigara içmiyor. Sorgudaki kişi sigara içiyorsa gidip sigara aldırtıyordu kişiye gözaltındayken. Hani bize vermediler ya oğlumla bana. Çayını veriyordu, yemeğini veriyordu. Yemekleri güzel geliyordu. Hiçbir şekilde sözlü, fiziksel kötü muamele görmemişlerdir.

Bu kadar eminsiniz yani…

Varsa bir tanesi de çıksın söylesin. Ben iki kişi duydum, o kişi biri daha… Hala davaları devam ediyormuş. Nasıl sağlam bir dosyaysa. Görüyorum, yazıyor o kişi, haklı olsaydı cevap verirlerdi. “Kardeşim sen suçsuzmuşsun” derlerdi. Öyle, şu anda büyük avantaj bu. Türkiye’deki hukuk bu şekilde işiyor. İndirmediklerine göre… Beni veya eşimi etiketleyip yazıyor, gerçekten suçsuzsa çıkarsınlar o zaman.

Bunca zorluğa karşı sizi ayakta tutan ne Birsen Hanım?

Bir insan neyle ayakta durur, umutla. Anadolu Bey’in gelmeyeceğini bilsem ben de yaşamak istemem. Çirkin bir laf olacak ama, ölmek için dua ederim. Eşim olmadan yaşamak istemiyorum. Şimdi bekleme sürecine girdik. Görevde, operasyonda… O görevi bitince geri gelecek Anadolu Bey. Tabii ki gelecek… Anadolu Bey’in lafıyla Avuçlarını yalarlar. Ben de onu bekliyorum.

HARUN EFE ATAYÜN: BENİ BABAMLA TEHDİT ETTİLER

İsterseniz biraz da çocuklarınıza söz hakkı verelim, çünkü onlar da aynı süreci yaşadı. Evet, Harun Efe’den başlayalım mı?

Harun Efe Atayün, Anadolu Atayün’ün oğluyum. 19 yaşındaydım.

Fakat küçük denecek yaşta gözaltına alındın Harun, neydi yapılan suçlama?

İlk gözaltına alındığımda 15 yaşındaydım. Sabah saatlerinde yapılan bir operasyonla alındım. Ablamla birlikte aynı anda aldılar. Gözaltına alındıktan sonra bizi ayırdılar. Onu TEM’e, beni Çocuk Şube’ye götürdüler. Ardından savcı ifademi savcı odasında aldı. Garip bir ifade alma şekliydi açıkçası. Beni tehdit etmekti amaç, kesinlikle buydu.

Ne sordu savcı?

İfade boyunca benden istenilen şey ByLock’un benim telefonuma babam tarafından indirildiğini söylemem; ancak bu şekilde kurtulabileceğim söyleniyordu. Tabii ki böyle bir şey olmadığı için kabul etmedim. Açıkçası telefonumu almışlardı, bir önceki telefonumu da söyledim. “İçinde ByLock tarzı bir program bulursanız bana da haber edin, öyle bir şey yok, o yüzden bu kadar rahatım” dedim.

Ne zaman kullanmışsınız ByLock’u?

Gözaltına alınmamın sebebi 2014-2015 yıllarında ByLock kullanmışım diye geçiyor. O söyledikleri yıllarda 12-13 yaşlarında oluyorum. Bir terör örgütüne katılmak için oldukça erken bir yaş. Savcı tehdit ederken şu kelimeleri kullandı özellikle: “Hapiste çürüyeceksin, baban bir vatan haini sen de mi vatan haini olacaksın?” Bir çok hakaret ve küfür de kullanıyordu. Sonunda da, “Senin için ağır bir hapis cezası isteyeceğim. Çıkamayacaksın.” diye bitirmişti. Açıkçası bana çok inandırıcı gelmemişti. Yapmacık davranıyordu, ben bile anlayabiliyordum. Filmlerdeki gibi, tam sinirlenmeye başlarken şöyle yaptı mesela; orada bir kameraman vardı, kayda alıyordu, ona kapattırdı falan. Korku salmaya çalışıyor aklınca.

Ne hatırlıyorsun yargılandığın o günle ilgili?

Mahkemeye çıktığımda nöbetçi hakim vardı. Mahkeme salonunu şöyle özetleyeyim. Yanımda bir polis var. Kapının girişinde bir polis var. Hakim ve yardımcıları, savcı var.

Burası daha faklıydı. Savcı ise tamamen bana karşı tehdit ortamı oluşturmuştu. Hukuksuzluk şu boyuttaydı. Ben gözaltına alındığımda önce hastaneye gittik, sonra gözaltında tuttular. Hastane çıkışında ablama kelepçe takıldığını gördüm. “Neden yapıyorsunuz bunu” dedim. “Konuşmaya devam edersen sana da yaparız” dediler. Gözaltından sonra savcıyla görüşmeye götürüyorlar. Şoförle yanındaki memurun konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Aracı kullanan memur dedi ki, “Ben 15 yıldır bu meslekteyim, bir sürü operasyon gördüm, elinde silahlarla PKK’lı çocuklar bile yakaladım dedi. Bunların hiçbirini cumhuriyet savcısına götürmedim. Elinde bomba olsun silah olsun, hepsini çocuk savcısına götürdüm. Bu çocuk henüz 15 yaşında cumhuriyet savcısına götürüyoruz, bu işte bir yanlışlık var” dedi. Diğer rütbeli olan da “onların bir bildikleri vardır, sus” diyordu. Cumhuriyet savcısının odasında iki kadın vardı. muhtemelen psikologdu. Biri öyleydi ama diğerini tahmin edemedim. polis ve kameraman vardı. Savcı girdiğimde ifademi istedi. Ardından baban indirdi demi dedi birkaç kere. Sonra sinirlendi. “Babanın indirdiğini söyle kurtul” dedi. Ben reddediyorum.  Sinirlenmiş triplerine giriyordu, rol yapıyor, konuşmayı bıraktı. yakasıyla saatiyle oynuyor. Psikologların biri diyor, “daha 17 yaşındasın, yakma kendini”, diğeri, “14’ündesin hayatının baharındasın”… Herkes savcıydı odada.

“14 YAŞINDA TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMUŞUM, ÇOK ERKEN DEĞİL Mİ?”

Küfür ve kötü muamele var mıydı?

Bana değil ama babama hakaret ve küfür edildi. “Vatan haini”, sonra “şerefsiz” falan… Daha ağırlarını da söylediler. Ama hakim sadece yurt dışı yasağı verdi.

Hâkim ne sordu?

Hâkim, suçun dedi. 12-13 yaşlarında ByLock kullanmak. Suçumu okuyorlar, kendi aralarında gülmeye başladılar. Kıkırdıyorlar… Ardından yanımdaki polis memuru, sonra salon, herkes gülmeye başladı. Bana sonra banka hesabın var mı Bank Asya’da gibi sorular sordu. Ben de yeni 15’ime girdim, böyle bir hakkım dahi yok, dedim. Soruyor işte; ‘FETÖ-PYD’ bağlantın var mı, okullarında okudun mu… Hayır, diyorum, “Dersanesine gittin mi”, ona da hayır diyorum, gidin kayıtlara bakın diyorum. Evlere gidiyor muyum, banka hesabın var mı… Ama kadın hâkim  savcıya göre daha samimi geldi “14 yaşında terör örgütüne üye olmuşsun” diyerek yurt dışı yasağı verdi sadece.

“DEVLET OKULU YER BULAMADI, ÖZEL OKUL FİYAT ARTIRDI”

Günlük hayatında hangi sıkıntıları yaşadın?

Gözaltından sonra lise üçe geçtiğimde devlet okulları kontenjan yok diye beni kabul etmediler. Özel okullar ise, daha önce okuduğum okullar da dahil olmak üzere çok yüksek fiyatlar söylediler. Üç-dört kat fazla söylediler normal fiyatlardan. Açıkçası istemiyorlardı beni okulda. Bu yüzden açık liseye gitmek zorunda kaldım. Eğitimim de yarıda kesilmiş oldu bir bakıma. Gözaltından önce de arkadaşlarım arka sıralarda benim ailem hakkında muhabbet ediyorlardı. Özel okul, üç sıra var arkaya doğru, duyuyorsunuz. Rahatlıkla duyuyorum. Sınav Temel Lisesi. Bu beni rahatsız yine de etmiyordu. Rahatsız eden müdür ve öğretmenlerin davranışıydı. Müdür özellikle her hafta gelip “Baban nerde, babanı çağır” diye soruyordu. Okula kaydolurken babamın hapiste olduğunu söylemiştim oysa. Bir öğretmenimiz vardı, “Yurt Atayün kim, neyin oluyor? Anadolu Atayün kim, neyin oluyor” diye sorular soruyordu. Cevap veriyordum.

Annen çalıştığını anlattı…

Ardından iş ararken de benzer zorluklar oldu.  İşte, ‘fetöcünün’ oğlusun falan. Görüşmeyi bırakan arkadaşlarım da oldu, ailesi görüşme onunla diyorlardı. Çocuklar da bırakıyordu normal olarak.

Babanın ve annenin boşluğunu nasıl doldurdun, o günlerde çocuk sayılırsın…

Babam hapse girdiğinde bir boşluğa düştüm, annem hapse girdiğinde ise “herhalde ölürüz artık, yapacak bir şey yoktur” dedim. Ne yapabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Hem baba yok hem anne yok… Küçük yaştayız daha. Kardeşlerimizle omuz omuza verince başardık sanıyorum. Annem hapse girince ev sahibi bizi evden çıkardı. Klasik bir bahane vardır, “Almanya’dan oğlum gelecek” diye. Başka bahane bile aramadı, direkt bunu söyledi. Önce bir ev bulduk kendimize. Çalışmamız gerekiyordu. Henüz 15 yaşındaydım. Teknoloji marketlerinde çalıştım, kasiyerlik yaptım, kasada çalıştım. Araba kiralamada araç yıkadım. Garsonluk yaptım, mutfakta çalıştım. İki yıl böyle ayakta kaldık. Bunlar hep tanıdık yerlerdi. 15 yaşında da olsanız işe almıyorlar başkaları, araştırıyorlar. Soyismi yetiyordu. Duymayan yok. Tanıdık insanlara da baskı oluyordu bir süre sonra, çıkmak zorunda kalıyoruz, başka bir tanıdığın yanında çalışmaya başlıyorduk. O sebeple iş değiştirdim. Annem hapisten çıkınca tekrar bir araya geldik, şimdi bir arada yaşamaya devam ediyoruz.

YASEMİN ATAYÜN: SAVCI PSİKOLOJİMİ BOZMAK İÇİN BABAMA KÜFRETTİ

Sen kendini tanıtır mısın Yasemin?

Yasemin Atayün, Anadolu Atayün’ün kızıyım. 17 Ağustos 2017 sabah 06.00’da polisler geldi. Annemin uyandırmasıyla uyandım. Polisler benden küçük kardeşim için gelmiş. Ben o zaman daha 17 yaşımın sonları 18 yaşımın başlarındaydım. Kardeşim de 15 yaşındaydı. TEM şubenin yaptığı operasyon olarak gözüküyordu ama beni asayiş şubeye, kardeşimi de çocuk şubeye götürdüler.

Kardeşimden ayırmayın, demedin mi?

Dedim. Sonra da birkaç defa haber almak istedim ama ‘çıkınca haber alırsın, içerdeyken görüş yaptırırız o şekilde öğrenirsin’ deyip geçiştirdiler. Bana durumu hakkında bir bilgi vermediler. Orda eve de gelen bir kadın polis vardı. Kıyafetime karıştı. Neden dedim. ‘Bunu giyemezsin, sevmedim’ dedi. Değiştirtti. ‘Şu şöyle olursa, şöyle sıkıntı yaşarsın’ falan gibi şeyler söyledi. Polis kızı olunca az çok bazı şeyleri öğreniyorsunuz. Dedikleri şeylerin çok geçersiz ve saçma sebepler olduğunu biliyordum. Cevap da verdim ama yine de bir şey demedi. Yanıma para bile almama izin vermedi.

Yani tutuklamak için mi almışlardı?

Bilmiyorum. Ben salınırsam eğer neyle dönücem geriye, adliye şehrin öbür ucunda. O zaman Konya’daydık. Tramvayla bile yarım saat sürüyor. Bunları söylediğimde “Sıkıntı olmaz salınıp salınmayacağın bile belli değil.” tarzı cevaplar verdi. Tamam dedim. Para da almadım. Zaten kimliğimi de onlar aldı. Onların söylediği gibi giyinip çıktım. Kitaplarımı aradılar. Polislerden biri Socrates’in kitaplarını götürüp “Müdürüm bunlar suç muydu? Alıyor muyuz? Delil olarak yazalım mı?” dedi. Ben de “Dünya klasikleri onlar farkındasınız değil mi? Delil olsa tüm dünyada yasaklanması gerekir.” dedim. ‘Hee’ dedi, kitaplarımı fırlatarak attı. Ben biraz kızınca, müdürü “Tamam sakin ol kitaplara zarar vermedik.” dedi. Küçük Prens’i bile suç mu diye sordular. Küçük Prens tüm dünyanın okuduğu çocuk kitabı. Onu bile ‘Suç mu? Alalım mı?’ diye sordular. En son babamın cezaevinde okuyup geri verdiği dua kitabını suç niteliğinde olarak yazdılar. Beni tek başıma götüremezlermiş. Bir delil olması gerekiyormuş. Ben asayiş şubede yedi gece kaldım. Evden çıkarken kelepçe takılmadı. Polis aracının içinde takıldı. ‘Annem üzülmesin’ adı altında evden çıkarken takmamışlar. Arabada kelepçeyle gittim. Doktor kontrolüne gittiğimiz zaman medya oradaydı. ‘Ben üniversiteye gidicem ama kardeşim henüz lisede. Hayatını mı karartmaya çalışıyorsunuz?’ diye onlara da kızdım. ‘Kafanı eğ o zaman’ dediler. ‘Ben niye eğiyorum siz eğin, suçlu olan sizsiniz.’ dedim. O şekilde terör şubeye götürüldüm. Sonrasında asayiş şubeye gittik. Kahvaltı bile yapamadığım için aslında öğle yemeği vermeleri gerekiyordu ama vermediler. Nezarette birkaç kadın daha vardı yanımda. İlahiyat öğrencilerdi. ‘Yemek verdiler mi?’ diye sordum. Verilmediğini söylediler. “Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği verilmesi lazım. En kötü bir şişe su vermeleri gerekiyordu.” dedim. Biraz çıkışınca bir polis gelip akşam yemeğinin verileceğini söyledi. Sabit hat telefonundan birkaç yeri aradı. TEM şubede daha yemek hazır değilmiş, hazır olunca gelecekmiş. “Zaten 5’te mesai bitiyor kaçta yemek gelecek, güneş batmak üzere.” dedim. Yere bakan çok küçük bir boşluk vardı. Ezan sesini çok az duyabiliyorduk. Işığın yoğunluğuna göre sabah ya da akşam olduğunu anlayabiliyorduk. Zaten içerideki ışığı hiç kapatmıyorlardı. Kameranın görüşü azalıyor diye.

“BAŞIMIZDAKİ KADIN POLİSLER BABAMIN ESKİ MEMURLARI”

Başımızda bekleyen kadın polisler, babamın eski memurları, hepsi gelip ‘Ben senin babanla çalıştım.’ dedi. Bana güven mi vermeye çalıştılar yoksa korkutmaya mı çalıştılar anlamadım. Birkaç gün sonra (pazar akşamı) asayiş şubeye o zaman kapısında adını okuduğum cumhuriyet başsavcısı Durmuş Ali Karakoca 20 polisle beraber geldi. 20 kişinin arasına beni oturttu. Çok fazla hakaretle ‘Bylock programını benim değil babamın kullandığını söylersem babamın benim yüzümden hapis yatmayacağını, 10 yıl yiyecekse yine 10 yıl yiyeceğini, benim yüzümden 15 yıl olmayacağını’ söyledi. Bu programı kullanmadığımı belirttim. Ama işte ikna edemiyorsunuz. Bir pazar günü asayiş şubede bir başsavcının ne işi vardı? Benim kafama asıl bu takıldı. Orada baya bir hakaretten sonra beni odasından kovdu. Ben birkaç gün daha bekledim. Her gün bize ‘bugün ifade vereceksiniz’ dendi. Ama vermedik. En son, sanırım salı günüydü, TEM şubeye ifade vermek üzere götürüldük. Yine pazar akşamı savcının sorduğu soruları sordular. Çarşamba günü sabahtan Konya Adliyesi’ne gittik. Bir avukat atamışlar bana. Avukatın hiçbir şeyden haberi yok. Olaylardan, benim neden orada olduğumdan haberi yok. Adliyedeki hakim kadın bile ‘Senin burada ne işin var?’ diyerek güldü. “14 yaşında Bylock kullanmışım” dedim. ‘Saçmalamışlar iyice’ deyip güldü, yurtdışı yasağı verdi.

“GÖZALTINDA İLAÇLARIMI VERMEDİLER”

Ve serbest bıraktı…

Mahkemenin devam edeceğini belirtip beni bıraktı. Eve dönmek için paraya ihtiyacım vardı. Sağ olsun polis memurları para almama müsaade etmedikleri için belli bir süre eve dönemedim. Annemlere ulaşmam gerekiyordu, bir türlü numarayı hatırlayamadığım için arayamadım. En son avukat bırakmayı teklif edince kabul ettim. Sonra öğrendim ki kardeşimi bir gece önce bırakmışlar ama bana söylememişler. Çok sormuştum kardeşimin durumunu ama bilgi vermemişlerdi. Ben astım hastasıyım düzenli almam gereken ilaçlar var. Kriz başlamadan almam gerekiyor yoksa nefesim kesiliyor ve hastaneye kaldırılmak zorunda kalıyorum. Bunları söylememe rağmen ilaçlarımı vermemişlerdi. Kardeşimin bir rahatsızlığı yok ama bana böyle davranan küçücük çocuğa neler yapar bunu düşünmüştüm. Çıktığını öğrenince çok mutlu olmuştum.

Sorguda veya sonrasında kötü muamele vs. oldu mu?

Pazar akşamı savcının ‘sohbet’ adı altında yaptığı sorguda psikoloji konusunda okuduğum bazı şeyleri kullandım. Savcı hakaret ederken oturdum arkama yaslandım gülümsedim. Dalgaya vurdum. Polis memurları hakaretleri duyunca ‘sen ne yaptın ki bu kadar’ diye sordu. “Bilmiyorum babam kuyruklarına bastı herhalde” dedim. Başka bir açıklaması olamaz. Savcı bunu da duymuş daha da sinirlendi. Daha çok hakaret etmeye başladı. Ben karşısında gülümsedikçe sinirleri bozuldu. Önündeki kahve bardağını hızlıca masaya vurarak birkaç hakaret daha ederek ‘alın bunu karşımdan’ dedi. Beni kovdu. Mahkeme günü tekrar savcı ile görüştürdüler. “Bu oda senin son şansın babam Bylock kullandı de geç” dedi. ‘Devleti yanıltamam’ dedim. “Sana 15 yıl verecekken 35 yıl vereceğiz, gençliğin kararacak” dedi. ‘Kaderde varsa yatarız.’ dedim. Bunu deyince tekrar küfretti. Tekrar gülümsedim. Yine sinirlendi, masasına vurdu. Tekrar küfürler ile beni odadan kovdu. O şekilde hakim karşısına çıkmıştım. Bırakıldım. 1,5 hafta sonra babamın görüşüne gittim. Orada sarılıp ağladık. Babam beni görünce derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. Sonrasında bayram açık görüşü vardı. Annemin görüşüne gittim. Babamı orada görmeye alışmıştım ama annemi o şekilde görmek tuhaf hissettirmişti.

“BİR ÖĞRENCİLİK YER BULAMADIK”

En önemli sorunlardan biri de eğitim hayatının kesintiye uğraması sanırım…

Anadolu Lisesi’nde okuyordum ama Konya’ya taşındıktan sonra özel bir temel liseye geçiş yapmıştım. Lise bittikten sonra üniversite sınavına girdim. Tercihlerimi yaptım. Üniversite kayıt haftasının ilk günü gözaltına alınmıştım. Çıktığımda da son günüydü. Sanırım kayıt süreci bir hafta sürüyormuş. Kayıt yaptıramadığım için üniversiteye giriş yapamadım. O sene çalışmaya çalıştım. Ancak soy adımdan dolayı iş bulmak zordu. Tanıdıkların yanında birazcık zorla da olsa çok küçük bir maaşla çalıştım. Kardeşimi okula kaydettiremedik. Özel okullar hep 2-3 katı fiyat çektiler. Devlet okulları hiçbirinde kontenjan yokmuş, nasıl oluyor bilmiyorum. Bir öğrencilik bile yer bulamadık. Bir ya da iki okul kabul etmişti. Onlar da hakkında kötü şeyler duyduğumuz okullardı. Kardeşimin böyle bir okulda okumasındansa okula gitmemesini daha doğru bulduk. Canından daha önemli değildi. Harun’u açık liseye yazdırdık.

Her şeye rağmen Anadolu Atayün’ün kızı olmak nasıl bir duygu?

Anadolu Atayün’un kızı olmak her yönden çok zor. Az ama öz değerli vakitler geçiriyorduk. Yemek sonrası oturup muhabbet ediyorduk. Babamla baba-kızdan daha çok arkadaş gibiydik. Bir derdim olduğunda arkadaşlarıma değil ona anlatırdım. O da bir çözüm bulurdu. Babam gidince sadece babamı değil aynı zamanda bir arkadaş kaybetmiş gibi oldum.


ATAYÜN AİLESİ İLE SÖYLEŞİ: I. II. VE III. BÖLÜMLER: 

d Birsen Atayün: Acı çektik kelimesi ağır olur; üzdüler, üzüldük…

d Birsen Atayün: Hâkim, Anadolu Bey’e ‘kusura bakma, en az 5 kişiyi tutuklamak zorundayım’ demiş

d Birsen Atayün: Sabah saat 6’da evimi basıp çocuklarımı almaya geldiler

d Anadolu Atayün kimdir?

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram