Bir gece ansızın gelebilirler, çok haklılar…

Ne yazık ki bu yaşananlar “iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünü” değil! Bunlar bizzat “ iktidarın eylemleri”.

ALİN OZİNİAN 01 Haziran 2020 YAZARLAR

Dünya, ABD’li siyah vatandaş George Floyd’un beyaz bir polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan ırkçılık karşıtı protestoların ABD’nin dört bir yanına yayılmasını izliyor…

Amerikalılar uzun yıllardır devam eden ırkçılıkla yeniden yüzleşiyor.

Türkiye’de hükümet ve yandaşları, ABD’de yaşanları zevkle seyrediyor. Seyretmekle kalmıyor kendine pay da çıkartıyor. Neyse ne, bu adamların her olaydan kar etme, sineğin yağını çıkarma gibi bir kabiliyetleri var.

Bu konuda da o kadar keyflendiler ki, Sayın Erdoğan, resmi Twitter hesabından İngilizce konuşmaya başladı.

“Floyd’un işkence sonucu öldürülmesine yol açan ırkçı ve faşist yaklaşım, sadece hepimizi üzmekle kalmamış aynı zamanda tüm dünyada karşı durduğumuz adaletsiz düzenin en acı verici tezahürlerinden biri olmuştur. Bize, yaratandan ötürü insanlığı sevmeyi öğreten İslam medeniyetinin bir üyesi olarak bu insanlık dışı mantaliteyi kınıyorum. Nerede, ne bağlamda, ne şekilde olursa olsun Türkiye, daima insanlığa karşı her türlü saldırıya karşı durmuştur.” dedi.

Şükür Türkiye’miz ırkçı ve faşist anlayışların beşiği değil. Şükür yurdumuz adaletsizliğin bataklığı değil. Şükür insanı yaratandan dolayı seviyoruz. Şükür memleketimiz İslam hoşgörüsü ile yönetiliyor. Yoksa nece olurdu halimiz…

Korona’nın belirsizliği tüm dünyayı etkilerken, Türkiye ekonomik krizler, sahip çıkamadığı eli ve kolunun dolandığı Suriye, Libya ve hatta Yunanistan’daki askeri faaliyetler ile uğraşıyor. Batı ile ilişkiler hiç olmadığı kadar kötü. Böyle bir süreçten geçerken tuhaf ama tandık “işaretler” geliyor.

Mayıs ortasında İstanbul’da yaşanan iki kilise saldırısının ardından, 29 Mayıs’ta Hrant Dink Vakfı’na ve Dink’in eşi Rakel Dink’e ölüm tehditleri geldiğini öğrendik.

Bu “tuhaflıklar” yalnız gayrimüslimlere yönelik değil, 20 Mayıs’ta İzmir’de bazı cami minarelerinden çalınan “Çav Bella” şarkısını da aynı listeye ekleyebiliriz.

Hrant Dink Vakfı hızlıca bir basın açıklaması yaptı: “Şişli Emniyeti ve İstanbul Valiliği’ne durumu yazılı olarak bildirdik. Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de resmi kurumların bilgisi dahilinde, herkesin gözü önünde öldürülmesinden önce de duymaya aşina olduğumuz ve bugünlerde marifet sayarak kimi çevrelerce sıkça tekrarlanan “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganını da içeren tehdit, Hrant Dink Vakfı’nı “kardeş masalları” anlatmakla itham ediyor, ülkeyi terk etmemizi talep ediyor, Rakel Dink’i ve avukatımızı ölümle tehdit ediyor.” dedi.

Hrant Dink öldürüldüğünden sonra daha adil, özgür, eşit bir Türkiye’ye katkı sunmak için kurulan ve o günden beri çalışmalarını bu yönde sürdüren Hrant Dink Vakfı’na destekler geldi, siyasiler, sivil toplum örgütleri, ne vakıf ve de Dink ailesi yalnız değildir dedi.

Bunlar olup biterken tuhaf bir şey daha oldu, gazeteci İsmail Saymaz televizyonda katıldığı bir programdan Vakfın Emniyet ile paylaştığı tehdit mektubunun detaylarını sundu. “”Bilgi almak istiyorum. Kuruluş amacınız nedir, neye hizmet ediyorsunuz? Karabağ Ermeni işgalinde, bununla ilgili neden çalışma yapmıyorsunu? İşinize mi gelmiyor? Bakın hem Türk toprağını işgal edeceksiniz, hem burada kardeş masalını anlatacaksınız. Bir gece ansızın geleceğiz, orayı başınıza yıkacağız. Ya terk edersiniz ya da ölürsünüz, bu kadarını söyleyeyim. Bu sefer Rakel Dink ve avukatı ölecek.” metnini okudu.

Tüm gazeteciler kıskandık, keşke bize de böyle hemen metinler servis edilse dedik.

Bahsettiğim saldırılar ve tehditleri eleştirilip lanetlenirken çokça rastalanan bir cümle var: “Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditler, iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünüdür. Hrant Dink’i koruyamadık. Emanetlerini yalnız bırakmayalım.”

Ne yazık ki bu yaşananlar “iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünü” değil! Bunlar bizzat “ iktidarın eylemleri”.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditlere ilişkin “Bu provokasyonlara müsaade etmeyiz. Kursaklarında kalır. Camileri, kiliseleri, havraları hedef alan; vakıfları, dernekleri, vatandaşlarımızı tehdit etmeye kalkan provokasyonlar Türkiye düşmanlığıdır.” demiş.

Başbakan Erdoğan, Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili bir soru üzerine, “Sıkılan kurşun aslında Türk milletine, Türkiye’ye sıkılmıştır, Türk demokrasisine, özgürlüklere sıkılmıştır” demişti, 23 Ocak 2007’de.

Hrant Dink cinayeti bir mutabakat cinayetiydi. Öncesindeki ve sonrasındaki bir çok cinayet gibi… O yüzden suçlular “bulunamadı”…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Amele Hizmetleri, 50’lerde Özal Harp Dairesi, 80’lerde JİTEM, sonrasında Kontrgerilla, Derin Devlet, Ergenekon adlarına alan bu yapılanmaların atası Teşkilat-ı Mahsusa…

Ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan günümüze, ne yazık ki katillerimiz kahramanlarımız oldular.

Ben bu satırları yazarken Twitter, MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanının sosyal medya hesabından Diyarbakır Emniyetinde gözaltındaki kişilere yönelik işkence görüntülerini paylaşması ile çalkalanıyor.

Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde açılan ateş sonucu polis Atakan Arslan’ın hayatını kaybetmesine ilişkin gözaltına alınan bir kişinin Diyarbakır Emniyeti’nde işkence gördüğüne dair görüntüleri “Hain Diyarbakır Emniyeti’nin şefkatli kollarında” notuyla paylaşmış MHP’li vekil danışmanı Emre Soylu.

Fotoğrafta emniyette görevlisi yerde yatan kişinin üstüne ayağıyla basıyor. Çevrede bulunan iki kişi de işkenceyi oturarak izliyor. Görüntüde, yere yatırılan kişinin yakınında bulunan cob da gözüküyor.

Hrant Dink’e “güvercin tedirginliği” yazısını yazdıran, camilerden “Çav Bellayı” çaldıran, kilisedeki haçları parçalayan, Hrant Dink Vakfına tehdit mesajları yollayan, Ayasofya’da fetih çığırtkanlığı yapan, HDP belediyelerine kayyum atayan, düşünen herkesi cezaevine tıkan, coplu fotoğrafı çeken aynı el…

Bu el ortaya çıktığı dönemlerde hiç güzel şeyler olmuyor. Bir gece hatta aydınlıkta ansızın geliyorlar.