Bir felaket duygusu

Bir süre daha hiçbir şey olmamış gibi davrananlarla virüse karşı silah depolayanların tehlikeli ahmaklığı arasında sıkışıp kalacağız. Öte tarafta ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, bencilliğin yükselişi daha az tehlikeli değil.

CAN BAHADIR YÜCE 16 Mart 2020 YAZARLAR

“Bir son duygusu” da denebilir (Julian Barnes’tan esinle). Bir sonun belli belirsiz yaklaşmakta olduğu gibi bir his…. Ama sanki tam bir sona erme değil, sert bir duraklama yaşıyoruz.

Geçen hafta üniversitede bu dönemki (galiba) son yüz yüze dersimi yaptım. Vedalaşmadan önce öğrencilerle bu yaşadığımızın bir distopya olup olmadığını konuştuk. Yine de henüz konunun ciddiyetinin farkında değildik.

Bu dönem Dünya Uygarlıkları dersinde ödev olarak verdiğim kitaplardan biri o ünlü Kara Ölüm’e ilişkin (1347’deki veba salgınında 75 milyon civarında insan ölmüş, bazı bölgelerde nüfusun yüzde 90’ı yok olmuştu). İnsanlık tarihinin en yıkıcı salgını üzerine yazılmış kâğıtları salgın yüzünden eve kapanıp okuyacağımı düşündükçe şu olup bitenler inanılmaz görünüyor.

Tarihteki en önemli salgın resimlerinden biri: Ölümün Zaferi / Bruegel (1562)

Yine de bu tuhaf zamanların sona ereceğini biliyorum. O yüzden virüs salgını bir son duygusundan çok bir felaket (musibet?) duygusu uyandırıyor bende…

Bir pandeminin ortasındayız. ‘Bölgesel salgın’ anlamındaki “epidemi” değil bu—artık resmen bir küresel salgın (pandemic sözcüğünün Yunanca kökeni “bütün insanlar” anlamına geliyor).

Doğrusu, bunun bir ceza olduğunu, virüs sayesinde zalimlerin akıllanacağını, neoliberal hükümetlerin sendeleyeceğini, vahşi kapitalizmin ayağının kayacağını, insanlığın kenetleneceğini düşünenler kadar iyimser olamıyorum. Yine de dünyanın nasıl değişeceğini salgının süresi ve şiddeti belirleyecek.

Salgına ilişkin konuşmaya kapitalizmden başlayabiliriz.

Yeni korona virüsünün 2002’de SARS’ın ilk göründüğü yerde çıkmış olması rastlantı değil. Çin’deki hayvan pazarları 90’lı yıllarda iyice gelişti, gelir artışıyla birlikte vahşi hayvan etine ilgi arttı. Sonuç, 2002’deki SARS salgını oldu. Bu, biraz da modern hayatın eseriydi: Hayvanlardaki zararsız mikropların patojene dönüşmesinde kentleşmenin ve nüfus artışının da payı var. O canlıları vahşi ortamlarından koparan iklim değişikliği bile, nihayetinde, kapitalizmin marifeti değil mi?

Örneğin, kolera da sömürgeciliğin başlamasıyla ortaya çıkmıştı. (Pek konuşulmuyor ama hâlâ yılda birkaç milyon kişiye bulaşıyor ve 100 bin kişi koleradan ölüyor.) Dev şirketlerin halk sağlığı için ayrılan paraları yolsuzlukla elde etmesi kolera tarihinin hep tekrarlanan temalarından biridir. O yüzden salgın hastalıkların kapitalizmle ve sömürgecilikle sanılandan daha sıkı bir ilişkisi var.

Kolera on dokuzuncu yüzyılda dünyayı kasıp kavurmuştu. (Yüzyılın ruhunu özetleyen filozof Hegel bile koleradan öldü.) Son günlerde “Korona Günlerinde Aşk” gibi hayal gücünden yoksun, bayat benzetmelerle sıkça atıf yapılan yapılan Márquez romanı da on dokuzuncu yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başlarında geçer. Aslında zayıf romanlarından biri olan o kitapta Márquez, kolerayı aşka benzetir: Salgın da tıpkı aşk gibi ölümcül olabilir, insanları yalnızlaştırır, dünyadan koparır. (Márquez’in salgınlara özel bir ilgisi varmış: Genç bir yazar adayı olarak Kolombiya’dan ayrılırken yanına aldığı tek kitap, Defoe’nin Veba Yılı Günlüğü’ymüş.)

Aslında Márquez’in romandaki sihirli dokunuşu, ‘piyasa romanları’nı taklit eden dilidir. Böylece, dilin sıradanlaşmasıyla, salgının her şeyi sıradanlaştıran etkisine gönderme yapar.

Evet, salgın sıradanlaştırır ve eşitler. Camus de ünlü Veba‘sında bunu anlatmış, salgını faşizmin alegorisi olarak betimlemişti. Simone de Beauvoir faşizmi doğal bir felakete benzettiği için eleştirmişti Camus’yü. Oysa daha köklü bir eleştiri vardı o romanda: Camus korkaklığı, kötülüğe göz yummayı, işbirlikçiliği, dogmatikliği de bir salgına benzetiyordu.

Yeni korona virüsü salgını da sanki kapitalizmin canlı alegorisi: Kriz anında trilyonlarca dolar büyük sermayeye aktarılıyor. Kapitalizmin kalesi olan ülkede piyasaları hoşnut tutmak, insanları tedavi etmekten daha öncelikli görünüyor. Özel sağlık sistemi kârını artırırken felaket kapitalizmi (özel sermayenin krizlerden nemalanması) yine devreye giriyor. Zenginler önlemini alıp virüs testlerine erişebiliyor, korumasız ve düşük gelirli kesim çaresiz bırakılıyor.

Kapitalizm fırsatçıdır—aslında bu uygulamaların hiçbiri yeni değil, sadece kapitalizm fırsatı kaçırmıyor. ‘Hesaplanmış’ serbest piyasa çözümleri, var olan sosyal adaletsizliği iyice derinleştiriyor. Eğer salgın birkaç ay içinde tamamen kontrol altına alınırsa, büyük sermaye bundan daha güçlü bir biçimde çıkabilir.

Görünen o ki, otoriterliğe eğilimli hükümetler salgını kendi gündemlerini meşrulaştırma aracına dönüştürecek. Kulağa kötümser gelebilir ama insanları birleştirmesi beklenen, ırk-renk-kültür ayrımı gözetmeyen virüs ayrımcı siyaseti güçlendirmiş olacak.

Bu yüzden ‘dünyaya böyle bir şok gerekliydi’ diyenler kadar iyimser değilim. Naomi Klein’ın Şok Doktrini’nde anlattığı şey bu: Kapitalizm —bir kez daha— şoku fırsata çeviriyor. Kapitalizmin bir sağlık ve çevre sorunu olduğu gerçeğini acı bir deneyimle anlamış olacağız.

Kısacası, salgın dünyayı —şimdilik— daha iyi bir yer yapmayacak gibi görünüyor.

Bir süre daha hiçbir şey olmamış gibi davrananlarla virüse karşı silah depolayanların tehlikeli ahmaklığı arasında sıkışıp kalacağız. Öte tarafta ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, bencilliğin yükselişi daha az tehlikeli değil.

El yıkamak önemli… Peki, kafalar ne olacak?