‘Beni bırakma Rosa, çıkar buradan’

Yaşanacakların, seçtiklerimizden ibaret olmadığını, aslında seçtiklerimiz için ödenen bedeller olduğunu bazılarımız geç, bazılarımız çok erken öğreniyoruz.

ALİN OZİNİAN 25 Ekim 2020 YAZARLAR

“Kendisini ölüme taşıyan arabanın içinde,
kapıya attığı umarsız çifteler,
tüm hayvanların yitip giden umutlarını da yankılandırır.
Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır.
Özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da…”
Hayvan Çiftliği – George Orwell

 

Hayat, yol ayrımlarında yaptığımız tercihlerimizle mi şekillenir?

Seçimlerimizden mi ibarettir hayat?

Geriye dönüp baktığımızda verilen farklı kararlar, birbirine bağlanarak, ilişerek, dolanarak, dönüşerek bizim hikâyemizi mi oluşturur? Ve bu hikayenin harcı, serin bir akşamüstü pencereden uzaklara doğru daldığımızda kendimize sorduğumuz sorular; belkiler, keşkeler, iyi kilerle mi karılır?

Bilerek, bilmeyerek, farkında olarak, olmayarak, verdiğimiz her karar, geldiğimiz yol ayrımlarındaki seçimlerimiz, bir gülümseme ile dediğimiz “olur” ya da sitemle dudaklarımızdan dökülen “bitti” midir serüvenimizi, kaderimiz yapan?

Yaşantımız, geleceğimiz, sonumuz, yani her şey tek bir andan mı ilham alır?

Belki de öyledir…

Ya da boş bir hüsnükuruntudur bu. Seçimlerdeki irade ya da iradesizlik değildir tek belirleyici,
etkenler vardır, tesadüfler, zamanlamalar, hatta belki kader vardır…

Her seçiş aynı zamanda vazgeçiş, her vazgeçiş ise yeni bir olası seçiştir. Bazen bizi üzen ıska, tam isabetten iyidir. Ve belki de her işte bir hayır vardır…

Ama şu bir gerçek ki tercihler bedelleriyle gelir. Vazgeçişler de.

Yürüdüğümüz yol bambaşka caddelere çıkar. Geniş ışıklı yoldan sonu gözükmeyen küçük bir sokağa saptıran insanı nedir peki? Bazen gösterişsiz daracık bir sokağın, şaşaalı ana caddelerden daha mutlu edeceğine olan inançtır belki… ya da bilinmeyenin çekiciliği, belki de ezberin sıkıcılığı.

Bu soruları ve daha fazlasını sordurur “Caramel”.

Lübnanlı yönetmen, oyuncu ve senarist, güzeller güzeli Nadine Labaki’nin ilk uzun metraj filmi Caramel ( Sukkar Banat), kadınlar tarafından işletilen bir mahalle kuaförü merkezinde gelişen hayatları anlatır. Her bir kadının farklı hikayesini konu alan Labaki, hayatın sıradanlığı olabildiğince derin ve güzel anlatır.

Khaled Mouzannar’ın “Tango el caramel” ve “Rendez-vous manqués” besteleri ile seyirciyi aynı zamanda Beyrut’a da aşık eden film, sterilin ve lüksün sıkıcılığını, sıradanlığın özgünlüğü ile alt eder.

Hikayelerin gerçekliği, karakterlerin doğallığı, sokakların renkleri, mekanların “pisliği”, içinizi ısıtırken, Müslüman ve Hıristiyanların bir arada yaşadığı Beyrut’taki politik ve toplumsal mücadeleyi kadınlar üzerinden aktarır Labaki, cinsiyet politikalarının yanı sıra ülkenin sosyo-ekonomik yapısına dair açık ipuçları verir.

Layale’nin güzellik salonunda çalışan, Nisrine ve Rima, yakın arkadaşları Jamale, komşuları terzi Rose ve annesi Lili başta olmak üzere çok karakterli ve hiç kahramansız bir hikayedir seyrettiğiniz.

Kadınların dostluğu, dayanışması, direnişi ve tabularla nasıl dalga geçtikleri, patriyarkaya nasıl kafa tutuklarını anlatırken, kadınların kırılganlıkları, hayal kırıklıkları da gizlenmez.

Bence filmin en dokunaklı karakteri, dikiş dikerek geçinmeye çalışan, annesi Lili’nin sağlık sorunları nedeni ile evden yarım saat bile ayrılamayan, kendini unutmuş, kendini annesine adamış Rosa’dır. Annesinin akıl sağlığı yerinde değildir, tüm gün sokaktan kağıtlar toplar, bu kağıtların kendisine aşık adamın yazdığı aşk mektupları olduğunu düşünür…

Kadınlığını unutan Rosa, bir gün pantolonunu kısaltmak için ev-atölyeye gelen “ecnebi erkek müşteri” ile tanışır ve kendine sorular sormaya başlar. Başka bir hayat mümkün müdür? Yaşlı ve hasta annesini bir tarafa bırakıp kendi mutluluğu için bir şeyler yapmanın zamanı gelmemiş midir?

Evin camına yazılan “Saat 5’de benimle buluş Rosa!” yazısı ile terzi kadın kararını verir; önce mahallenin kuaförüne gider saçlarını kızıla boyatır, sonra eve gelir giyinir, annesini o buluşmaya gittiği sürece kalacağı odaya kitler ve makyaj yapmaya başlar.

Yeşil far çok yakışır Rosa’ya, bambaşka bir kadın olur! Biz onu hayranlıkla seyrederken annesi Lili kitlendiği odada bağırmaya başlamıştır bile, “Beni bırakma Rosa, çıkar beni buradan, lütfen Rosa, dua ederim çıkarırsan, lütfen Rosa, Tanrı sana bir koca versin diye çok dua ederim…”

Ağlayarak gözlerindeki makyajı, yeşil farını temizlemeye başlar Rosa, gitmekten vazgeçer, bırakamaz annesini…

Tercih yapabilmenin lüks olduğunu anladığımızda bir parça hafifliyor hayat, ya da tam tersi daha da ağırlaşıyor.

Yaşanacakların, seçtiklerimizden ibaret olmadığını, aslında seçtiklerimiz için ödenen bedeller olduğunu bazılarımız geç, bazılarımız çok erken öğreniyoruz.

Ödeneceklerden, kaybına katlanabileceklerimizden ibaret seçimlerimiz.

Bu bedelleri göze almadığımız, bu bedeller ile barışmadığımız her gün, “yok muydu aslında bir yolu”, “belki de vardı bir çıkarı, neden bulamadım” ile geçmeye mahkum…

Her şeyin bedeli mi var? Her şeyin bir karşılığı, bir ön koşulu mu var? Her mutluluğun tutarı, her acının ederi mi var?

Sanırım öyle. Büyük bir fincan Türk kahvesinin bile bedeli var, bütün gün yaşattığı çarpıntı hali mesela. Kahveyi ve çarpıntıyı birlikte sevebilmek ustalık.

Bazı şeylerin bedeli ise yine kendisi. Hem bedel hem mükafat bazı şeyler. Sevginin karşılığı sevgi, dostluğun bedeli dostluk, aşkın mükafatı aşk bazen. Ama sadece bazen…

Caramel’in kapanış sahnesinde, Rosa annesi Lili’nin elinden tutarak Beyrut sokaklarında yürür, annesi aşk mektubu sandığı kağıtları toplarken, bu kez Rosa da ona yardım eder.

Belki de bu kadar basittir her şey; mutluluk, seçimin getirdiği bedelle yapılan barışın ta kendisidir.