Başkasının acısı ve insan onuru

Bir insanın acısı karşısında harekete geçmiyorsak o fotoğrafa bakmakta yanlış bir şey yok mu? Yanıtlanması gereken soru bu.

CAN BAHADIR YÜCE 15 Ekim 2020 YAZARLAR

Susan Sontag, Bosna Savaşı sırasında Saraybosnalı bir kadının yaşadığı deneyimi aktarır: Kadın televizyonda birkaç yüz kilometre uzaklıktaki bir kentte yaşanan şiddetin görüntülerini izleyip “Ah ne korkunç!” diye düşünür, sonra hemen kanalı değiştirir.

Bu anekdot, Sontag’ın ölmeden önce yayımlanan son kitabı Başkalarının Acısına Bakmak’ta geçiyor. O denemelerde Sontag, fotoğraflardaki acıyı ve şiddeti nasıl algıladığımızı anlamaya çalışır ve sorar: Acı nasıl betimlenir? Bu soruya bir yanıt bulmak, Sontag’ın yaşam boyu süren saplantısıydı.

Acı çeken ya da haksızlığa uğramış bir insanın fotoğrafıyla aramızdaki mesafe ne kadardır? Fotoğrafta gördüğümüz kişiyle gerçekten empati kurabilir miyiz? Başkasının acısına karşı duyarsızlaşmaya hangi noktada başlarız? Ahlak ilkeleri ve sorumluluk duygusu ne zaman kayıtsızlığa dönüşür?

Benzer sorular epeydir yaşamlarımızın ortasında duruyor. Meriç’te boğulmuş göçmenlerin bedenlerinden sokak gösterilerinde şiddete uğrayanlara, hastalıkla mücadele eden tutsaklardan hücresinde ölenlere kadar tanık olduğumuz görüntüler bizi şok ediyor, yaralıyor ya da duyarsızlaştırıyor.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü ve bu ölümün belleğimize yerleştirilme biçimi bu sorunları bir kez daha anımsattı. Hücresinde sessizce can vermiş bir insanın dolaşıma giren fotoğrafında ne görüyoruz? Plastik masa-sandalye, hücrenin soğukluğunu duyuran beton zemin, küçücük kalorifer. Sıvası dökülmüş duvarlardaki rutubet sanki hissediliyor. Duvara tutturulmuş küçücük rafta beyaz bir kâğıt görünüyor. (Dilekçe mi, mektup mu, günce mi?) ‘Şiddet’ içeren bir fotoğraf bu: Şiddeti üretense cansız bir insan bedeni. Buzlanmış, objektife bakmayan bir yüz. Kamera merceği yeri gelir, çaresizliği estetize eder. Buradaysa yalın gerçek yüzümüze çarpıyor.

Belki de kötücüllüğü, işkenceyi, acımasızlığı anlatmak için ölü bedeni göstermek gerekiyor. Ama burada bir sorun var: Bir insanın bedeni izinsiz kullanılıyor. Belleklerde öyle kalacak. (Kendisi bunu ister miydi?) Her şeyi yarım saatte tüketen sosyal medya düzleminde teşhir edilen bir beden fotoğrafın şok etkisi geçtikten sonra acının sıradanlaştırılmasına yarayacak sadece. Beden o noktada bir ‘gösteren’ olmaktan çıkıp ‘gösterilen’e dönüşecek. Kısacası, mecra fotoğrafı ‘tefekkür nesnesi’nden sıradanlaştırıcı bir görsele çevirecek.

Duyarlı insanlar bile fotoğrafı duraksamadan dolaşıma sokarken şunu hatırlamakta yarar var: Duyarlılığı artırmak için yapılan şey bazen farkında olmadan duyarsızlaştırma işlevi görebilir.

Acının fotoğrafı kimlikleri siler. Ölü bir çocuğun fotoğrafını gördüğümüzde artık onun Suriyeli mi, Afrikalı mı, Meksikalı mı olduğunu düşünmeyiz, bunun önemi yoktur, demişti Sontag. Orada söz konusu olan çocuktur—sıfat gereksizdir.

“KHK’lı bir memur”un cansız bedenini görünce de kim olduğunu düşünmeyiz artık. O bir mağdur. Oysa kurbanın -Mustafa Kabakçıoğlu’nun- kimliğini görünmez kılmak, otoritenin insansızlaştırma amacına katkı sağlar. (Bir kez daha: İnsan kalmak, insan onurunu korumak en iyi direnme biçimidir.)

Gelgelelim, fotoğraf dolaşıma girmeseydi, bunca toplumsal tepki oluşmazdı. Başkasının acısına bakmaktaki çelişki tam burada yatıyor.

Görüntüler bizi kurbanın acısına yaklaştırsa da bakan ile bakılan arasındaki mesafeyi kapatmak olanaksızdır. Öyleyse kişisel sorumluluğumuz nerde başlıyor, başkasının acısını anlamaya hangi noktada geçiyoruz?

İnsanlar öfkeli, değerler örselendi, acıyı sıradanlaştırmakla haksızlıkları dünyaya duyurmak arasındaki çizgi iyice belirsizleşti. (Çocuk bedenlerinin kamera karşısında kullanılmasına, acıklı müzikler eşliğinde acıların ucuzlatılmasına değinmiyorum bile.)

Görüntülerin gerçekliği saptırabildiğini de unutmamak gerekir. (Balzac bu yüzden yeni icat edilen fotoğraf makinesine mesafeli yaklaşmıştı.)

Çözüm görüntüleri gizlemek değil elbette ama insan onurunu incitmemek de önemli. Sontag gerçeklik duygusunu sıradanlaştırma tehlikesinden söz ederken henüz sosyal medya yoktu, internet çok yaygın değildi. Şu akıp giden timeline’lar, görüntüler, Instagram, teşhircilik çağının bir Sontag’ı henüz yok. (Acıyı betimleyen fotoğrafların renkli reklamlarla dolu dergilerde olmaması gerektiğini söyleyen Sontag, sosyal medyada dolaşmalarına elbette itiraz ederdi.)

Tıpkı Saraybosnalı kadın gibi, sosyal medya akışına bakarken birçok kişi zulümle öldürülmüş bir insanın bedeninin fotoğrafıyla karşılaşacak. İrkilecek, kasılacak, bunu yapanlara lanet okuyacak. Birkaç dakika sonra gözleri yeni tweet’lere kayacak: Siyasi tartışmalar, bir spor haberi, komik olup ilgi çekmeye çalışan sayısız mesajdan biri… Böylece acı sıradan hale gelecek.

Sonuçta, der Sontag, başkalarının acısına göz kapatamayız. Peki, acıları görmezden gelen, hatta acımasızlığa ortak olmuş bir toplumda ne yapılabilir? Sontag bu soruyu yanıtlamıyor.

Bir fotoğrafa baktığımız anda artık ya seyirciyizdir (üzülürüz ama elimizden bir şey gelmez) ya da vurdumduymaz (umursamadan geçeriz).

Bir insanın acısı karşısında harekete geçmiyorsak o fotoğrafa bakmakta yanlış bir şey yok mu? Yanıtlanması gereken soru budur.

Çünkü bakmanın da bir etiği var.