Bilgen: İster Erdoğan’la uzlaşın, ister bu iş Erdoğan’la asla olmaz deyin; önce toplumsal uzlaşı

Seçilmiş Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen: İsterseniz Erdoğan’la ilkesel uzlaşma yapın, isterseniz bu iş asla Erdoğan’la olmaz deyin, toplumsal barışı öncelemek gerekir. Toplumsal barış varsa partiler barışçıl siyaseti tercih etmek zorunda kalır. Toplum onaylamıyorsa barış için, bedel öde talebinin reel bir karşılığı yoktur.

EYLEM YILMAZ 08 Temmuz 2021 SÖYLEŞİ

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yerine kayyum atanan seçilmiş Kars Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen tahliyesinin ardından yeni bir siyasi oluşum içinde olduğunu kamuoyuyla paylaştı.

2014 yılında Kobane eylemleri gerekçe gösterilerek tutuklanan seçilmiş Belediye Eşbaşkanı Bilgen’in cezaevinde tutuklu bulunduğu sırada “HDP tersine Türkiyelileşiyor” yazısı da yazmış ve çok tartışılmıştı. Bilgen’le kendi deyimiyle “yeni bir umut hareketi” ihtiyacına dair konuştuk.

Türkiye’de siyasetin genel olarak bir “tıkanıklık” yaşandığını vurgulayan Ayhan Bilgen bu çalışmalarına tutuklanmadan önce başladığını ancak tutuklanmasıyla sürecin donduğunu ve “Tahliyeyle birlikte görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyorum” diyerek anlatıyor. Kişi odaklı siyasetin değil çoğulcu bir siyaseti hedeflediklerini ifade eden Bilgen’den “aynı düşüncedeki arkadaşları” noktasında bir isim alamasak da nasıl bir yol ve öncelikleri konusunda detaylı bir söyleşi gerçekleştirdik.

İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu’nun “Erdoğan adım atarsa AKP ile tabii ki uzlaşırız” çıkışıyla başlayan tartışmalardan İzmir İl Başkanlığına saldırıya kadar gündeme dair her soruyu sormaya çalıştık.

Söz Ayhan Bilgen’de…

‘HDP’YE TEPKİ EKSENLİ BİR ARAYIŞ İÇİNDE DEĞİLİM’

Öncelikle tekrar geçmiş olsun diyeyim. Cezaevinde bulunduğunuz sırada “HDP tersine Türkiyelileşiyor” yazınız tartışma yaratmıştı. Şimdi de TELE1’e yeni bir oluşum için görüşmelerinizin olduğunu ifade ettiniz? HDP dışında bir arayış içinde misiniz?

Bulunduğum pozisyon dolayısıyla HDP ile ilgili düşüncelerimi ifade ettim. Yoksa HDP’ye alternatif ya da HDP’ye tepki eksenli bir arayış içerisinde değilim. Türkiye siyasetinde genel bir tıkanma ve siyaset kurumuna topyekûn bir güven krizi yaşandığını düşünüyorum. Bundan herkes payına düşeni alıyor. Ben bu tıkanıklığı aşmanın arayışı içerisindeyim. Mevcut partilerin de ihtiyaç olan yaklaşımı, dili, tarzı siyasete taşıması benim için son derece değerli ama sonuç olarak siyasette toplumsal arayış, toplumsal irade asıl belirleyici olandır. Bu anlamda bir çalışma yapmayı hem düşünsel boyutuyla, hem bir iradeye dönüşmesi hem de siyasette bir iddiayı dillendirmesi açısından önemsiyorum.

‘HER PARTİDE MEVCUT DURUMDAN MEMNUN BİR SİYASET ALIŞKANLIĞI VAR’

“Tıkanıklık” dediniz. HDP’de siyaset yapan bir isim olduğunuz için sizce partinizdeki tıkanıklık nedir ve Türkiye siyasetinde tıkanıklık derken ne kast ediyorsunuz?

Türkiye’de bir siyasal anlayış egemen. Bu neredeyse bütün partilerde belirleyici. Şüphesiz bunu aşmaya çalışan -bütün partiler için söylüyorum- liderler de, parti çalışanları da var. Fakat sonuç olarak Türkiye ciddi bir kamplaşmaya doğru gidiyor. Kamplaşma ve gerilim siyaseti de sadece statükoyu besliyor. Bu statüko sadece iktidar statükosu değil. Topyekûn her parti içerisinde durumdan memnun olan, bir rahatsızlık, bir endişe taşımayan ancak bu kadar olabileceği var sayımı üzerinden siyaset yapan bir alışkanlık oturmuş durumda. Bunun sonuçları HDP’ye de yansıyor, iktidar bloğundaki partilere de yansıyor, muhalefete de yansıyor. Burada siyasetin ne için var olduğu, amacının ne olduğu, işlevinin ne olduğu ve nasıl bir rol oynaması gerektiğinden başlayarak galiba soruyu cevaplamalıyız. Siyasetin kendisi bir amaç olabilir mi ya da kişilerin başarı öyküleri bir hedef olabilir mi? Hayır. Sonuçta siyaset toplumun taleplerini, ihtiyaçlarını karşılayabildiği, dillendirebildiği ve çözebildiği ölçüde anlamlıdır. Türkiye sorunları gittikçe kangrenleşen ama bunun karşısında da toplumda bu sorunların çözülebileceğine dair umudun, inancın her gün daraldığı, geriye gittiği bir toplumsal psikolojiyle karşı karşıyayız. Siyaset kurumu topyekûn tahrip olduktan sonra bundan kimin payına ne düştüğü, iktidarın ne kadar yıprandığı ya da ne kadar kan kaybettiği, muhalefetin ne kadar zayıfladığı gibi hesaplar yapmak bana göre bir anlam ifade etmiyor. Dolayısıyla burada siyasete olan güveni inşa edecek bir yaklaşımı tartışmaya açmalıyız. Topluma güven vermek için karşınızdakini eleştirmeden önce daha zor olanı yapıp kendinizi, çevrenizi, içinde bulunduğunuz siyasi platformları bu handikaptan nasıl çıkabileceğine dair düşüncelerinizi paylaşmanız beklenir. Ben kendi payıma düşeni yapıyor, yakın çevremden beklentimi dillendiriyorum. Burada gittikçe yapısal bir soruna dönüşme tehlikesini görüyorum. Nedir bu? Siyaset gerilim diliyle kendi fanatik tabanında –her parti için söylüyorum- taraftar buluyor. Bu taraftar bulma hadisesi küresel ölçekte bir sorun. Temsili demokrasinin genel bir krizine dönüşmüş durumda. Avrupa’da aşırı sağ partileri güçlendiriyor; Amerika’da Trump’ın popülist otoriter siyasetinin toplumda pirim yapması sonucunu doğruyor. Bunların bize de yansıyan kısımları var. Dolayısıyla siyasette bir güven hareketine, yeni bir umut hareketine ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Yoksa sadece yeni yüzlerin çıkması, yeni tabelaların asılması, yeni vitrinlerin dizayn edilmesi, ben ya da başka kişilerin bu yeni dengeler içerisinde kendimize bir pozisyon kapalım derdi ve arayışında değiliz. En büyük handikaplardan birinin siyasetçilerin birbirleriyle polemik yapması olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla siyasetin asıl öznesi olan topluma hitap etme ve toplumu harekete geçirme, asıl karar vericinin toplum olmasının yolunu geliştirme çabasından çok hala klasik temsili demokrasideki yaklaşımı önceleme halk adına söyleme hakkını kendinde gören bir siyasi üslubu sergiliyoruz. Bu bence sürdürülebilir değil.

“SAYIN MİTHAT SANCAR’LA BİRÇOK NOKTADA ÖRTÜŞÜYORUZ”

Demokrasi Konferansı’nın ardından Eşbaşkanınız Mithat Sancar grup toplantısında “Bu sistemi ve onun ürünü olan canavar iktidarı değiştirecek olan şey geniş bir demokrasi ittifakıdır. HDP bunun öncülüğüne taliptir.” dedi.  Sizin söylediklerinden çok farklı bir tutum mu? Siz neden bunun dışında başka bir hareket/oluşum düşünüyorsunuz?

Ben Demokrasi Konferansı’ndaki sonuç bildirgesini paylaştım. Parti merkezli, lider merkezli çözümler değil daha toplumsal siyaset merkezli çözümlerin ön plana çıkması gerektiği vurgusu benim başından beri en çok dile getirdiğim, en çok önemsediğim ve bence reçetenin asıl odaklanması gereken nokta. Sayın Sancar’la da birçok noktada örtüşüyoruz, aynı ihtiyaçları hissediyoruz. Siyasette şüphesiz bütün değişimi yönetmesi gereken aktör sadece HDP değil, ama HDP’ye yönelik beklentiyi de sadece HDP tabanının HDP’ye yönelik beklentisi değil; toplumun diğer kesimlerinin HDP’yle ilgili ön yargılarının, kaygılarının, endişelerinin giderilmesini de hem Demokrasi Konferansı’na katılanların dert edindiğini biliyorum hem de HDP’nin bu yönde bir arayışı olduğunu biliyorum. Bunları illa çelişkileri esas alarak, merkeze koyarak, bir polemik siyaseti ekseninde düşünmüyorum zaten.

“EMPATİ YAPMAK; HDP’NİN DE GELECEĞİNE BELİRLEYECEK OLAN BU”

Sayın Sancar sizin bahsettiğiniz tıkanıklığı aşma noktasında bir demokrasi ittifakını öne çıkarıyor, bunu öneriyor. Sizin yeni bir oluşum çağrınızın bu önerinden farkı ne?

Türkiye’de siyasi partilerin siyaset yapabilme kapasitesinin genişlemesini, güçlenmesini özellikle genişleme stratejisini isterim. Genişleme demek aynı zamanda uzlaşma demektir; farklı kesimlerle ortak dil kurmaya çalışmak demektir; empati yapmak demektir. Bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum. HDP’nin de geleceğini bence belirleyecek olan bu. Burada siyaset dışında kalan çevreleri; toplumsal arayışı olan, toplumsal çabası olan, yurttaş duyarlılığıyla ülkenin geleceğine dair siyasi mücadele yapmak isteyen insanların mevcut zeminlerde kendilerini ifade edemeyişini ben dert ediniyorum. Bunu önemsiyorum. Türkiye’nin potansiyeli bugünkü partiler içerisindeki ön planda gözüken ya da karar süreçlerinin merkezinde gözüken potansiyelden ibaret değil. Hatta daha fazlası toplumun büyük kesimi aslında bir siyasi mücadeleyi yürütmeyi kendisi içinde hem görev hem de hak olarak görüyor. Fakat kendisini ifade edebileceği platformlara yakın durmak, dâhil olmak konusunda kaygı taşıyor. Bu tam da Türkiye’deki siyasi partilerin siyaset yapma tarzıyla ilgili sorunlardan kaynaklanıyor. Türkiye hâlâ neredeyse 150 yıllık Osmanlı’nın son döneminden devir aldığımız kavgalar, kamplaşmalar, siyasi akımlar, ideolojiler üzerinden siyaset yapılan bir ülke. Bu eksenler, bu zeminler geleceği inşa etmemizi sağlayabilecek zeminler değil. Tabii ki anlaşılması gereken, ödenen bedelleriyle değeri takdir edilmesi gereken ama yeni durumu, geleceği inşa noktasında yeni sentezleri, yeni buluşmaları, yeni çözümlemeleri gündemimize almak zorundayız. Yoksa herkes kendi doğrularını tekrarladığında kimse bir milim ilerlemiyor. Herkes kendisine gelinmesini beliyor. Bu tablo da siyasette iletişim yoluyla yeni bir sinerjinin ortaya çıkmasını engelliyor. Bu sadece partilerin liderleriyle ilgili bir sorun değil. Partilerin liderleri bu konuda değişime en açık olanlar ama bunun yanında her partide ezberleriyle, önyargılarıyla siyaset yapmakta ısrar eden bir yapı da var. Dolayısıyla bu yapı değişimden korkuyor. Ötekiyle iletişim kurmaktan kaçıyor. Sadece kavga etmek, uzaktan ötekine laf çakmak üzerine kurulu polemik siyasetini tercih ediyor. Ben krizden bu dille çıkabileceğimize inanmıyorum. Aksine birbirinden kopuk, uzak kesimlerin birbirlerinin acısını, öfkesini, beklentisini anlayan bir dilin inşasıyla çıkabileceğimizi düşünüyorum.

Siz böyle söyleyince aklıma KONDA’nın anketi geldi. Örneğin, Batı karşıtlığının en yüksek olduğu bu dönemde toplumun yüzde 70’inin geleceğini batıda görüyor. Bekir Ağırdır da şöyle demişti: “Toplum mühendisliği yapıyorlar ama toplum kendi mühendisliğini yapıyor haberleri yok.” Katılır mısınız?

Dış politikada nasıl bir yol haritası izleyeceğiniz, hangi ittifakların içerisinde olacağınız şüphesiz iç politikayı da etkiliyor. Tanzimat, Islahat Fermanı, Meşrutiyet hareketleri, Cumhuriyet ve NATO konsepti dış politika korkularının ya da kaygılarının iç siyasete etkilerinin olduğunu biliyoruz. Bu alanda toplumda farklı tercihleri olan insanlar olmakla birlikte değerlerle ilgili ortaklaşmayı, uzlaşmayı mutlaka masaya yatırmak zorundayız. Sonuçta insan hakları insanlığın ortak kazanımlarıdır. Özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerler her ne kadar Fransız İhtilali’nden sonra kavramsallaşıp, sloganlaşıp siyasal terminolojiye girmiş olsa da sonuçta insanlığın varlığından beri bir anlam ifade ediyor. İnsanların, toplumların doğasıyla ilgili bir arayışı ifade ediyor. Farklı kaygılar taşıyan insanların da insan hakları, demokrasi, özgürlükler konusunda bir kavga yürütmeyeceğini düşünüyorum. Türkiye’de kimse demokrasi kötüdür demiyor. İnsan haklarına ihtiyaç yoktur, hukuk devleti kötü bir şeydir demiyor kimse. Ortaklaştıklarımızda gereğini yaparız, insanların günlük hayatlarını kolaylaştıracak adımları atarız. Sonrasında dış politikada hangi ilişiklerin kurulması gerektiğine birlikte karar verebiliriz.

Toplum geleceğini batıda görüyor, gençler öğrenimlerine batıda devam etmek istiyor. Siyasetteki sorunları ve toplumun ihtiyaçlarını konuşurken bu arayışlar var.

Anladım. Tabii sonuçta yaşam standartları, refah, gelişmişlik gibi bir takım ölçütler var. Sağlık hakkından yararlanmaktan tutun eğitim hakkına, gıdaya, temiz suya ulaşım hakkına kadar birçok şeye baktığınızda Ortadoğu’da, Güney Asya’da ya da Afirka’daki standartlarla Avrupa standartlar arasında uçurum, adaletsizlik diye tarif ettiğimiz bir tablo var. Bu da doğal olarak insanların kendi bulundukları zor coğrafyada savaş, sömürü, kıtlık, zorluk gibi bütün bu koşullardan çıkıp yönünü Batı’ya dönme, orada kendisine hayat hakkı bulma çabası içinde olduğu çok açık.

Partilerin politika üretemediklerini düşünüyorsunuz diye özetleyebilir miyim?

Tabii ki bunu söylemek mümkün ama Türkiye çok hamasi ve slogan merkezli; anlamaya ve insanların ihtiyaçlarını, kaygısını görüp ortak bir tutum geliştirme anlayışıyla siyaset yapılmıyor. Türkiye’de siyaset polemik üzerinden yapıldığı için diyelim ki Avrupa’daki emperyalizmi eleştiren birinin bu eleştirisini anlamaya çalışmak yerine onu suçlamayı tercih ediyorum. Aynı durum benim için geçerli. Başkaları da benim insan hakları değerlerine gösterdiğim ihtimamı Batı’yla işbirlikçilik gibi görme eğilimi içerisinde. Birbirimizi anlamak yerine itham etmeyi daha çok seviyoruz. Siyasetin işi tüm farklılıkları tanımak ve anlamaktır.

“KÜRT SORUNU PARTİLERİN ARAÇSALLAŞTIRACAĞI BİR BİR ALAN OLMAKTAN ÇIKARILMALI, HDP DAHİL…”

İstanbul Milletvekiliniz Erol Katırcıoğlu’yla yaptığım söyleşide Kürt sorununun çözümü için Cumhurbaşkanı adım atarsa AKP ile uzlaşırız dedi. Siz Erol Bey’in bu açıklamasına katılır mısınız? Siz buna ne dersiniz?

Ben bu tartışmada kendi durduğum yeri tarif edebilirim. HDP’deki milletvekili arkadaşların da, parti yönetiminin de partinin genel politikasıyla ilgili alacağı kararlar, kendi söylemleri şüphesiz benim polemik yapacağım bir alan değil. Ben başından beri bu sorunun çözümünde siyasi özneler, siyasi polemikler üzerinden değil toplumsal barış üzerinden kalıcı kazanımlara odaklanmak gerektiği kanaatindeyim. İsterseniz Erdoğan’la ilkesel uzlaşma yapın, isterseniz bu iş asla Erdoğan’la olmaz ancak Erdoğan’sız çözüme kavuşabilir deyin. Bu zıt yaklaşımlardan hangisini tercih ediyor olursanız olun bence toplumsal barışı öncelemek, siyasal uzlaşmaları, siyasal ilişkileri sonrasında planlamaya dâhil etmek gerekir. Toplumsal iletişim, toplumsal barış eğer sağlamsa sonuçta siyasetçi daha barışçıl bir siyaseti tercih etmek zorunda kalır. Aksi takdirde biz siyasetçiden şöyle bir talepte bulunmuş oluyoruz; toplum tarafından onaylanmasa da barış için, demokrasi için bedel öde. Bu bir talep olarak dillendirilebilir ama reel değildir, karşılığı yoktur. İşte 7 Haziran sonrasında, daha öncesinde bir çözüm süreci ve yeni anayasa yapma çabasının, arayışının sonucunda seçmenin sandıkta ortaya çıkardığı fotoğraf muhtemelen iktidarı daha çekingen davranmaya, başka siyasal tarzlara yönelmeye itti. Siyasette elbette ülke ve toplum yararını merkeze oturtmayı herkes birbirinden isteyebilir, bu etik bir kuraldan ibarettir. Fakat sonuç olarak siyaset etikten ibaret değildir. Siyasi partiler, liderler siyasi kazanç hesabı da yaparlar. Bu siyasi kazancı sağlayacak olan da toplumun bu yöndeki adımları desteklemesidir. Toplum bu sağlıklı bir şekilde anlatılırsa hak ve özgülükler noktasında bir kıskançlık ya da bir korku olmazsa bu doğal olarak siyasette bir tartışma konusu olmaktan çıkar. Kürt sorunu partilerin araçsallaştıracağı bir alan olmaktan, bir sorun alanı olmaktan çıkması, çıkarılması gerektiği kanaatindeyim. Burada daha partiler üstü ortak bir payda yakalamak, tarafların birbirleriyle ilgili kaygı ve korkularını giderecekleri bir geçiş dönemi ve bir güven tesisine ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde Kürt sorunu araçsallaştığı sürece ister çözümde ısrar eden tarafta olun isterseniz çözümsüzlükten siyasi rant elde etmeyi tercih etmiş olun sonuçta bu bir polemik konusu olarak kalmaya, siyasi bir kavga konusu olarak kalmaya devam eder. Oysa bizim artık özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler dolayısıyla sorunu yönetme değil, sorunu kalıcı bir şekilde çözmeye dair cesur adımları atmak, bu yeni durumu dikkate alarak bir tartışma yürütmek zorundayız.

‘DOĞRUDAN VE KATILIMCI DEMOKRASİYİ TARTIŞMAK ZORUNDAYIZ’

“Parlamenter sistemin sürecini tamamladığını” ifade etmişti Erol Bey. Bu çözüm noktasında bahsettiğiniz zemin ne olur?

Parlamentarizm Türkiye gibi ülkelerde; demokrasinin katılımcı, kaliteli bir düzeye ulaşamadığı hala demokrasiyle ilgili ciddi sorunların olduğu ülkelerde şüphesiz hayatın bütünü içinde hem denge denetleme mekanizmalarını, güçler ayrılığını artı artık yeni konsepte sivil toplumun, medyanın özgür biçimde siyasal karar alma süreçlerine katılabilmesini, toplumun düşüncelerini oraya taşıyabilmesini önemsemek gerekiyor. Temsili demokrasi biraz öncede ifade ettim, küresel anlamda ciddi bir kriz yaşıyor. Demokrasi bir siyasal çoğunluk meselesi değildir. Demokrasi uzlaşarak bir ortak aklı inşa etme becerisidir. Çözüm geliştirme becerisidir. Dolayısıyla sistem tartışmalarından önce demokrasinin arka planını, bizim ülkemizdeki seyrini ve geleceğe dair vizyonunu masaya yatırmamız gerekiyor. Temsili demokrasinin küresel ölçekte yaşadığı krizden parlamenter sistemin de payına düşen ciddi bir boyut var. Bu krizi çözecek olan toplumsal dinamiklerdir, yurttaştır. Sadece örgütlü toplumdan bahsetmiyorum. Politik duyarlılıkla her yurttaşın bu süreçlerde sadece dört yılda, beş yılda bir seçtiklerinin kendi adlarına söz söyleme, karar verme yetkisini kullanması değil; kendisinin de her gün düşüncesini, yaklaşımını siyaset mekanizmalarına taşıyabilmesidir. Bence artık Türkiye, hatta dünya daha doğrudan demokrasiyi, radikal, kaliteli ve katılımcı demokrasiyi tartışmak zorundadır. Yoksa sadece liderlerin bizi kurtarmasını beklemek beyhude bir çaba olmakla kalmayacak sorunların daha kangrenleşmesini sağlayacak diye düşünüyorum.

“SİYASETTEKİ BOŞLUK SEDAT PEKER TARAFINDAN BİLE DOLDURULABİLİYORSA…”

Sedat Peker videoları çok gündemde biliyorsunuz. Muhalefet liderlerinin dahi bu kadar çok izlenmiyor. Siz bu ilgi için ne dersiniz? Bahsettiğiniz tıkanıklığa mı tekabül ediyor?

Kesinlikle. İşte siyasetteki boşluk diye tarif ettiğim şey böyle bir profil tarafından bile doldurulabiliyorsa, –söylediklerinin içeriğinden bağımsız olarak söylüyorum- insanlar oradan gelecek sözü önemsiyorsa, bugüne kadar belki söyleyenler olmuşsa bile o söylediğinde birbirinden farklı çevreler dinliyor, birlikte takip ediyorsa bu Türkiye’deki siyasetin boşluğunu ifade etmeye yeter. Karşılaştırma için söylemiyorum ama bence 2002 seçimleri yeniden hatırlanmalı. Cem Uzan’ın Genç Partisi’nin belki de siyaset sosyolojisinde izahı zor biçimde neredeyse bir şirket örgütlenmesiyle ve geçmiş bir ideolojik arka plana, herhangi bir akıma, geleneğe dayanmadan sadece bir kampanya partisi gibi sergilediği kısa dönem performansla on yıllardır devam eden partilerden daha çok oy almış olması nasıl şok edici ve dengeleri değiştiren, geleneksel partileri parlamento dışında bırakan bir resim ortaya çıkarmışsa bugünkü boşlukta bu krizle birlikte herkesi şok edecek resimler ortaya çıkartabilir. Anket firmaları kararsız seçmeni dağıttığında herkes kendi payına düşeni alıp bu artık benim tekelimde psikolojisiyle hareket ederse seçim sürecinden önce yaşanacak şoklar bütün partileri hayal kırıklığına uğratabilir. Belki daha çok sessiz çoğunluk partilerden ne istiyor, ne bekliyor bunu okumak, görmek gerekiyor.

CHP Adalet Komisyonu Üyesi Zeynel Emre, Bilgen'in tutuklanması, “Anayasa Mahkemesinin yok sayılmasıdır. Aynı soruşturma kapsamında tutuklanması hukuk cinayetidir” dedi.

Siz sessiz çoğunluğun ne istediği noktasında ne düşünüyorsunuz? Onlara nasıl seslenmek istiyorsunuz?

Örgütlü, sesi çok çıkan vatandaşları negatif bir tanılamaya tabi tutmak için bunu söylemiyorum, öyle bir ayrım yaptığım düşünülmesin. Şunu ayırt ediyorum; bir çıkarları için siyaseti kuşatmış kesimler var ve bunların hangi partiyi yönettiğinin çok da önemi yok. Sonuçta bu çevreler kendi haksız kazançlarının, siyaset üzerinden rant elde etme arayışlarının esiri olursa siyaset sessiz çoğunluğun haklı taleplerini ikinci plana itecektir ki bu da siyaseti çıkar ilişkisinin kontrolüne sokacaktır. Ben sessiz çoğunluğun tamamen haklı ve hayati talepler taşıdığını düşünüyorum. Bir şehirde yaşayan bir insanın belediye yönetimiyle hiçbir ilişkisi olmamıştır, ama şehirle ilgili talepleri vardır. Gidip her gün belediye başkanından randevu almaya çalışarak ya da belediyedeki daire başkanlarıyla ilişki kurmaya çalışarak kendi sorununu çözme arayışında olmayabilir ama şehre dair onun talepleri öncelikli talepler olmalıdır. Belediye yönetimleri hangi partiden olursa olsun bu sorunları çözmek yerine örgütlü çıkar çevrelerinin baskı, dayatma ve planlamayı yönlendirme gücünden etkilenirlerse bu çürümüş siyaseti ortaya çıkarır. Sandık geldiğinde de o sessiz çoğunluk şok edici etkisini gösterir. Aynı şey ulusal siyaset için de geçerli.

“MİLYONLARCA İNSANIN HAYATINI KAYBEDECİ BİR FELAKETTEN SÖZ EDİYORUZ, AMA GÜNLÜK SİYASETİMİZİN GÜNDEMİNDE YOK”

Siz yıllardır insan hakları alanında çalışan, deneyimli bir siyasetçi olarak Türkiye’nin hiç bu kadar “çürümüş” bir dönemine tanıklık ettiniz mi? Bir 90’lar kıyaslaması yapılıyor son zamanlarda. Siz böyle bir kıyaslama yapsanız ne dersiniz?

Soğuk Savaş sonrasında Sovyetlerin Glasnost ve Perestroyka politikası sonrasında Balkanlar’da bir boşluk yaşadı. Mafyalaşma, çeteleşme, kamplaşma, hatta iç savaşlar süreçlerini yaşadı. Kafkaslar da bunu yaşadı. Dolayısıyla bu bir sürecin parçası. Bölgesel bir etkiden söz etmek mümkün. Siyaset de zaten geçiş dönemi yönetmektir. Geçiş dönemini yönetebilmektir. Dolayısıyla Türkiye bu anlamda hem bölgedeki geriye gidişin, çürümenin, yozlaşmanın kendi payına düşen yansımalarından etkilendi ama aynı zamanda Türkiye siyasetinin kendine özgün krizleri var. Kendi iç siyasetinde yüzleştiği, karşılaştığı resimden kaynaklandığı bir tablo var. Bütün sorunları tek tek sayamayız ama ben çok hayati olan bir tanesini özellikle vurgulamak isterim. Bir deprem tartışması yapılıyor. Hem yerel yönetimlerin bu açıdan sorumluluğu var hem de merkezi hükümetin çok ciddi sorumluluğu var. İstanbul’da bilim insanlarının yaptıkları çalışmalarının sonuçları son derece net. Belli bir tarih dilimi veriyorlar, bu tarih dilimi içerisinde yaşanacak depremin şiddetiyle ilgili bir rakam ortaya koyuyorlar. Bunlar son derece net, üzerinde polemik yapılacak sonuçlar değil. Bu şiddette bir deprem olduğunda ne kadar binanın yıkılacağına, ne kadar insanın hayatını kaybedeceğine dair son derece korkunç, insanın tüylerini ürperten rakamlar telaffuz ediyorlar. Şimdi bu kadar çıplak bir gerçek karşısında eğer biz inşaat ruhsatı alma süreçlerinden tutun fay hatlarının bulunduğu bölgelerin inşaata açılması ve bunun da kolay kazanç kapısına dönüşmesiyle ilgili siyaset kurumunun –parti ayırt etmeksizin söylüyorum- payıyla yüzleşmezsek ölerek öğreneceğiz. Daha bundan ağır bir öğrenme biçimi var mı? Telafisi imkansız bir öğrenme sürecinden bahsediyoruz. Milyonlarca insanın hayatını kaybedeceği çok büyük bir felaketten bahsediyoruz. Ama bu bizim günlük siyasetimizin gündemi değil. Düşünebiliyor musunuz? Bu bizim kendi felaketimizi hazırlamamız demektir. Bu felaket olduktan sonra konuşmanın hiçbir anlamı yok. Siyaset kurumu böyle bir konuda bile sorumluluğu nasıl bir birine atıp, birbirini suçlayarak bu işin içinden sıyrılmayı düşünüyor ve toplum buna izin verir mi? Siyasi partilerin kredisi bu kadar mı sınırsız, sonsuz? Liderler bu kadar mı gündemi manipüle etme yetkisine sahip olmalı? Demokrasi böyle bir şey mi? Böyle bir felaketten hepimiz korkarken alınacak tedbirlere yoğunlaşmıyor; buna kaynak ayırma, bir seferberlik halinde buna bir çözüm arama içerisine siyaset kurumu girmiyor. Bu anlaşılır bir durum değil.

‘TOPLUMSAL ÇATIŞMALARIN TÜRKİYE’DE DE YAŞANMAMASI HEPİMİZİN ÖNCELİKLİ GÖREVİ’ 

Sedat Peker birkaç kez “kaos çıkarmak istiyorlar” dedi. “Bir cemevine saldırı planlıyorlar” demişti ve bu doğrulanmıştı. Bundan kısa bir süre sonra da İzmir İl Başkanlığınıza bir saldırı düzenlendi. HDP’ye Kapatma davası da açıldı. Süren davalarınız da var. Bir de Peker’in bu yöndeki açıklamaları… Bu durum için ne dersiniz?

Toplumsal çatışmalar veya iç savaşlar sadece kitle psikolojisi ya da dış güçlerin ülkelerde kurdukları oyun, operasyon olarak değerlendirilemez. Bunlar şüphesiz bir realitedir. Uluslararası siyasette bunlar bir vakadır. Kitle psikolojisi bir gerçekliktir. Geçmişte de bu anlamda ciddi acıları olan bir ülkeyiz. Çorum, Maraş, Sivas, 6-7 Eylül İstanbul olayları gibi sayabileceğimiz çok sayıda nefret suçu kategorisine girecek ya da linç kategorisine girecek vakalar var. Bunun çok daha yaygın, çok daha geniş ölçekte tezgâhlanması ya da gerçekleşmesi konusunda bazıları çok rahat olabilir, bu ülkede olmaz diye düşünebilir. Yugoslavya’da da muhtemelen olmayacağına yönelik öngörüler vardı ama 10 binlerce insanın toplu mezarları çıktı. Sudan’da, Yemen’de yaşanmaya devam eden sorun… Bu gibi örnekleri saydığımızda Türkiye’de de yaşanmaması konusunda herkesin sorumlu davranması ülkeye karşı hepimizin en öncelikli görevi, sorumluluğu. İsimlerle ilgili bir tartışmaya girmek istemem ama şunu görmemiz gerekiyor. Sonuç itibariyle hukuk devletinde insanlar suç işlemişse ve delilleri varsa bunun yol haritası bellidir. Herkes kendisi kararı verip cezalandırmaya kalkarsa orada artık devletin varlık sebebi tartışılmaya başlanır. Bunu durumdan vazife çıkarıp hangi duyguyla yapmış olurlarsa olsun “vatanı müdafaa için yaptım” ya da “nefret ediyordum cezalandırdım” gibi, bu kadar sade ve yalın bile olsa, bunun hiçbir arka planı bile olmasa bu vahim bir tablodur. Bu organize olmasa bile; destekçileri, teşvik edenleri, planlayanları, azmettirenleri olmasa bile kaygı duyulmaya değer bir durumdur. Çünkü herkes bu psikolojiyle hareket etmeye başlarsa bu coğrafya, bu ülke yaşanmaz hale gelir. Devletlerin hukuk sınırı içinde kalarak güç kullanma tekelini hiçbir kesim kendisi kullanmaya karar veremez. Türkiye bunu 12 Eylül öncesinde bütün kesimler açısından son derece acı bir bedel ödeyerek öğrendi. Bizi yeniden aynı noktaya taşıyacak yaklaşımların gelişmemesi konusunda herkesin çok sorumlu, çok dikkatli, çok özenli siyaset geliştirmesi gerekiyor. Hiçbir şey insan hayatından değerli değildir.

Kapatma davasının da Türkiye’de bir siyasetten, demokrasiden beklentiyi daraltan, azaltan, hayal kırıklığını güçlendiren, demokrasiye ve siyasal mücadeleye dair umudu zayıflatan bir şeye dönüşmesinin toplumsal psikoloji açısından sonuçlarının mutlaka çok belirleyici olacağının kaygısını taşıyorum. Bu konu salt bir hukuk teknik konusu değildir. Bu konu salt HDP kapanırsa oylar nereye gider, HDP oyunu arttırır mı, azalır mı gibi hesapların ötesinde bir bakış açısını geliştirmek zorundayız.

‘KAPATMA DAVASI NEDENİYLE HDP’YE ELEŞTİRİ KONUSUNDA KENDİMİ FRENLİYORUM’

“HDP’ye açılan kapama davasının demokrasi açısından bir fırsata evrilmesi gerektiğini düşünüyorum” demiştiniz. HDP kapatılırsa siz de yeni bir oluşum, yeni bir umut hareketine ihtiyaç olduğunu ifade ediyorsunuz. Sizin yol haritanız bu noktada ne olacak?

Kastımı daha net ifade edeyim. Kapatma davasının HDP’nin aynı zamanda içe kapanma ve savunma refleksiyle daraltılma pozisyonundan çıkması gerektiğini söyledim. Burada belki HDP’nin kendisinden beklenen açılımları yapmasının bir fırsata dönüşeceğini düşünüyorum. HDP bunu böyle okumalı. Yoksa kapatma davaları normalde iç tartışmaların ötelenmesini, kendisini yeniden inşa etme arayışlarının ertelenmesini ve sadece kendini koruma refleksini getirmesini sağlar. Ben böyle bir sürecin yaşanmamasını ve böyle olmamasını HDP açısından isterim, temenni ederim. Bunun karşısında dururum. Ben de siyasi yasak istenenlerden biriyim. Dolayısıyla buna dışarıdan bir analiz yapmam bile mümkün değil. Bu sürecin bir parçasıyım. Bundan etkilenecek olan biriyim. Burada sadece kişisel etkilenmekten bahsetmiyorum. Bunun Türkiye siyasetini de etkileyeceğini düşünüyorum. Ben toplumun yargılamasını önemserim. Toplum bir partiyi mahkûm ederse, bir siyasetçiyi cezalandırırsa bundan daha ağır bir cezalandırma zaten olmaz. Kapatma davası başladığından bu yana HDP’yle ilgili eleştiri yapmak konusunda kendimi frenlemeye çalışma sorumluluğu içinde hissettim. Bu çok doğal bir şeydir. Oysa iç tartışmalarını bütün partilerin rahatlıkla yapmasını, buna asla bir ihanet olarak yaklaşılmamasını, parti yönetimlerinin buna açık olmasını tüm partiler için arzu ederim.

‘BEN HESABI HDP ÜZERİNDEN YAPMIYORUM, BUNU ÇOK NET SÖYLEYEYİM’

Size yönelik böyle bir tepki oluştu mu?

Hayır. Bunu şunun için söylüyorum; Türkiye siyaseti böyle süreçleri çok yaşadı. Bütün gelenekler açısından geçmişte insanların kolayca ihraç edildiği örnekler biliyoruz. Parti geçişkenliklerinin de zaman zaman toplumda ilkesel tutarlılık açısından tartışmaları beraberinde getirdiğini de biliyoruz. Ben burada partilerin de, eleştirilerini ifade edenlerin de daha yapıcı bir dil konusunda özen göstermesi gerektiğini ifade ediyorum. Ben burada hesabı HDP üzerinden yapmıyorum. Bunu da çok net bir biçimde söyleyeyim. Benim için Türkiye siyasetinin toplamını düşünmek daha anlamlı, daha belirleyici. HDP bu toplumsal bilincin yüzde 10’luk diliminde söz sahibi ya da belirleyici konumunda. Türkiye’de diğer yüzde 90’a da var. Ben HDP’nin payına göz dikerek siyaset yapmak gibi bir pozisyonu ne kendime yakıştırırım ne de görüştüğümüz, tartıştığımız arkadaşlarımın böyle bir arayışı olabilir. Bunlar çok küçük hesaplardır. Bugüne kadar da böyle küçük hesaplarda hiç olmadım, olmam. Benim kaygım ülkedeki genel siyasetteki tıkanıklığa dairdir. Bu tıkanıklığı aşma konusunda bütün partilerin üzerine düşen sorumluklar var. Fakat daha önemlisi toplumun siyasete daha güçlü müdahale etmesi, toplumun siyasetten beklentisini daha net ve daha sağlıklı bir noktaya taşıması ve eğer burada bir boşluk varsa bu boşluğun doldurulmasını önemserim. Bu boşluğun tabelalarla doldurulmadığını, adında sırf yeni geçiyor ya da yeni yüzler var diye düşünülerek çözülecek bir şey değil. Gerçekten siyaset dilinin dönüşmesi gereken bir arayıştan söz ediyoruz.

Ayhan Bilgen

‘HAYDİ DÜŞÜN PEŞİME’ DİYEN BİR SİYASETÇİ PROFİLİNDE DEĞİLİM

İsim verebilir misiniz? Kimler var sizinle birlikte? 

Şu aşamada bir isim telaffuz etmem doğru olmaz. Bu süreçte şöyle bir arayışı dahi doğru bulmuyorum; böyle bir arayışın içinde önce kendi pozisyonunu belirleyip sonra düşün peşime diyen bir siyasetçi profilinde değilim. Bu şekildeki partileşme süreçlerini çok sağlıksız buluyorum ve bunun çok eski bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de çok partili hayatın başlangıcından beri bu tip refleksleri çok farklı siyasetçilerde gördük. Bugünün dünyasında, bugünün bilinç düzeyinde böyle yaklaşımların artık geride kalması gerektiğini düşünüyorum. Bunun sonucunda bana nasıl bir görev düşeceğini de şu an bilmiyorum. Bu çalışmada bana düşen görev hangi düzeyde olursa memnuniyetle, zevkle katkıda bulunurum. Kişi merkezli siyaset yapmamaktan kastımız da budur.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

PARTİ KURULLARINA BİLGİ VERDİM, KİMSE BENİ ETİK DAVRANMAMAKLA SUÇLAYAMAZ

İsim vermem dediniz ama en azından parti içinden mi diye sorarak yine şansımı denesem ve görüşmeler ne aşamada şu an?

Bir kere çok yeni. Ben tutuklanmadan önce yaklaşık bir aylık bir zaman dilimi içerisinde kimi görüşmeler, ziyaretler yapmıştım. Tabii ki parti kurullarına da bilgi vererek bunları yaptım. Bu anlamda kimse beni etik davranmamakla suçlayamaz. HDP böyle kalmayı da tercih edebilir. Ben buna saygı duyarım. Türkiye siyasal sistemi içerisinde HDP’nin böyle kalması eğer HDP yönetiminin kararıysa, tercihiyse benim bunun üzerinden polemik yapmam, ısrarla başka bir şeyden bahsetmem doğru ve sağlıklı olmaz. Ama bu benim açımdan sonuçta boşluğun HDP tarafından doldurulamaması anlamına gelir. Ben bu boşluğun Türkiye siyasetinde belirleyici olacağına inanıyorsam çabamı bu yönde düzenlerim. Bu görüşmeler tutuklanmamla birlikte durdu. Cezaevinden böyle bir süreci yönetmeniz mümkün değil, gerçekçi de değil. Bazen iletişim krizlerine dönüşebiliyor. Tahliyeyle birlikte görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyorum. Bu süreç olgunlaşmadan deklare edilesini arkadaşlarıma saygısızlık olarak görürüm. Onlarla birlikte bir sürecin ilanı düzeyine gelmeden paylaşılmasını siyasi magazin gibi görürüm. Şunu söyleyebilirim; dar bir kesime dönük, bu ister muhafazakâr olsun, ister Kürt olsun, ister Alevi, ister solcu olsun kategorik bir siyaset arayışı içerisinde değilim. Görüştüğüm arkadaşlarımda da kişilerden çok bir program etrafında her kesimin sorunlarının çözümü geliştirmeyi, yeni bir sentezi geliştirmeyi önemseyen kişiler. Bu somut bir yol haritasına dönüştüğünde kamuoyuyla paylaşmaktan memnuniyet duyacağız. Şu an arayışımızı kamuoyuna tarif etme çabasındayız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram