Analist Aydın Sezer: ‘AKP bugün ulusalcılar ve bazı eski askerlerle dış politika oluşturuyor’

Analist Aydın Sezer Kronos'a verdiği söyleşinin ikinci bölümünde; AKP’yi oluşturan kadroların bugün tamamının siyaset sahnesinde olmadığını belirterek, "Sayın Erdoğan dışında, şu an partide kuruculardan kimse yok... AKP’ye karşı mücadele yürütüyorlar. Yani bunu siyaset biliminin tanımları ile açıklamak güç" dedi.

ALİN OZİNİAN 15 Ekim 2020 SÖYLEŞİ

Bölge uzmanı analist Aydın Sezer

Analist Aydın Sezer ile yaptığımız söyleşinin ilk bölümünde dış politika ekseninde konuşmuştuk. Sezer, söyleşinin ikinci bölümünde Türkiye’nin geleneksel dış politikasındaki köklü değişikliğin 2009 yılı ile başladığını, önceki yıllardaki dış politikanın “pasiflik” olduğunun düşünüldüğünü belirtiyor. Sezer, AB sürecinden kopuş ve AKP’deki değişimin iç politika kökenli bir dış politikayı şekillendiren temel dinamiklerinin altınız çiziyor.

Türkiye’de iç politika üzerinden şekilenen bir dış politikanın kalitesi nasıl olur? Gerçek bir dış politika olabilir mi bu?

Türkiye’nin geleneksel dış politikasındaki köklü değişiklik 2009 yılı ile başladı. Burada iki önemli olay var; biri HAMAS liderlerinin Türkiye’ye davet edilmesi, diğeri ise Davos’taki “One minute!” süreci.  HAMAS, ABD’deki terör örgütü listesinde PKK’dan daha yukarı sıralarda yer alan bir terör örgütü, bu benim tanımlamam değil, dünyada bu böyle. Davos olayı da malum. Tüm bunlar AKP tarafından yönetilen dış politikada bir dönüm noktası oldu.

Bunların ardından Türkiye’de “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi eşittir pasifizim ya da olaylara müdahil olamama, “monşer diplomasisi” gibi tanımlar ile eleştirilmeye başlandı. Türkiye’nin daha önceki dış politikası, farklı dönemlerde oldukça başarılı olmasına rağmen, çok sert eleştirildi  bu dönemde.

GERÇEKLİKTEN UZAK – İDEOLOJİK TEMELLİ DIŞ POLİTİKA

Dış politikadaki, gerçeklik ilkesi ya da önceliklerin  belirlenmesi de bir şekilde değiştirildi. Değiştirilmesi tercih edilmeye başlandı. Bu durum, Mısır ve Suriye’deki gelişmeler ile çok daha net ve somut bir şekilde önümüze geldi. Suriye konusundaki “Bizim iç işimizdir.” vurgusu bize Suriye politikasının bir iç sorun, dış politikanın ötesinde bir sorun olduğunu anlatıyordu. Mısır’daki Sisi darbesi ve Mavi Marmara olayı ile Mısır ve İsrail ile ilişkiler bambaşka bir boyuta geçti. İsrail kısa süre içerisinde bugünkü Doğu Akdeniz sorunlarının temelini oluşturan “İsrail – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Deniz Alanları” Anlaşmasını imzaladı 2010 yılında.


SÖYLEŞİNİN BİRİNCİ BÖLÜMÜ: 

d Aydın Sezer: Rusya’nın ajandasında Ermenistan var, Azerbaycan’la sorunu yok

 

2009’a kadar bu anlaşmayı imzalamayan   İsrail, bunu yapma kararı aldı. Dolayısı ile İsrail ve Mısır politikamızın etkilerinin yansımalarını görmeye başladık. Bu etkiler Libya’ya kadar uzandı ve Libya’daki iç savaşa yönelik yaklaşımımız değişti. Önce NATO’nun ne işi var deyip, sonra müdahil olmamız, gerçeklikten uzak – ideolojik temelli dış politikayı oluşturdu.

2009’daki kırılma ve bahsettiğiniz aktifleşmeyi, aynı zamanda AB’den uzaklaşmak ile de ilişkilendirilebilir miyiz? AB’den kopuş da bu süreci besledi mi?

 Evet. Bunu iki şekilde değerlendirebiliriz. Ya takıyye diyeceğiz – 2009’a kadar AB ile ilişkiler bağlamında yapılana ya da Türkiye’deki siyasi iktidarın kendi ideolojik temelleri ve dünya görüşü ile dünya gerçeklerinin uyuşmaması karşısında kendi ideolojisine yönelik bir tercih yapmak zorunda kalması olarak değerlendireceğiz.

AKP’nin kurucuları Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın cenazesinde

AB tam üyelik sürecinde Türkiye’nin verdiği sözler, taahhütler, Türkiye’yi bambaşka bir boyuta taşıyordu. Zaten liberallerin destek vermesinin sebebi de buydu. Çok az kişi bunun  takıyye olduğunu düşünüyordu ama bu daha çok AKP’yi AKP yapan nesnellikler ile ilgili bir boyuttu, bir mecburiyetti, artı devletin tanınması, ne olduğunun anlaşılması süreciydi.

AKP FİZYOLOJİSİ AB’YE ÜYELİĞE UYGUN DEĞİLDİ

AKP’nin sahip olduğu fizyoloji, AB üyeliğine uygun değil miydi demek istiyorsunuz?

Kesinlikle, bu başından beri böyleydi, ben hiçbir zaman aksini düşünmedim. 2009’a kadar, örneğin 2006’da AB müzakere süreçleri ile ilgili atılan adımların da birçoğunun tırnak içinde bilinçli bir tercihin ürünü olduğunu zannetmiyorum. Öte yandan 1996’dan bu yana Avrupa Birliği’nin gümrük sahasında Türkiye, bu ülkede geçerli olan gümrük mevzuatı AB gümrük mevzuatı. Şimdi böylesine bir sonucunuz varken, üst yapıdaki siyasi boyutu değiştirmeye çalışarak bence son derece garip adımlar atıyorsunuz. Yani eğer tercih batı yönünde değilse, o zaman AB Gümrük Birliği’nden çıkmanız gerekiyor, bu kadar basit.

AKP’NİN DOKUNMADIĞI KESİM KALMADI

AB üyeliğinin baştan olmayacağı belliydi dediniz, o zaman bu sürecin amacı neydi? Altını çizdiğiniz gibi liberalleri kazanıp, destekçileri büyütmek güçlenmek mi?

Evet tüm kesimlere dokunmaktı amaç. Bir dönem de Kürtler vardı. Ermenistan ile ilişkiler döneminde Türkiye’deki Ermeni azınlığa yönelik de farklı bir politika vardı. AKP’nin dokunmadığı bir kısım, bir kesim kalmadı aslında bugüne kadar.

Bugün en son, ulusalcılar ve bazı eski askerler ile birlikte bir dış politika oluşturma sürecinde. Vurgulamaya çalıştığım şey, AKP’nin de süreç içerisinde değiştiği. AKP’yi oluşturan kadroların bugün tamamı siyaset sahnesinde yok. Sayın Erdoğan dışında, şu an partide kuruculardan kimse yok. Hatta o kadar yok ki, 5-6 sene önce birlikte yol yürüdükler insanlar şu anda başka partilerde AKP’ye karşı mücadele yürütüyorlar. Yani bunu siyaset biliminin tanımları ile açıklamak güç.

POLİTİKA İKTİDARIN SÜRDÜRÜLMESİ İÇİN

Bu değişim/dönüşüm doğal bir süreç mi? Bir iç dinamik mi bu, yoksa dış etkenler mi var?

İçten gelen dinamik derken partiyle alakalı bir dinamik değil. Partinin kurulucuların, ideolojiyi temellendirenler, hepsi şu an farklı yerlerde ve konumlardalar. Bu daha çok sayın Erdoğan’ın ve beraberindeki kadronun perspektifi ile hayatın gerçekleri arasındaki farklılıklara uyum süreci ile alakalı. Bunu derken kurumsal bir dış politika olduğunu söylemiyorum ama yaşanılan şey iktidarın sürdürebilmesi için iç politikadaki adımların atılması ile ilgili.

RUSYA’YI DOĞRU ANLAMAK ÖNEMLİ

Özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından Türki Cumhuriyetlere yönelik bir politika vardı. Yer yer, bölgede güçlenmek için Rusya ile bir yarış hali vardı. Son günlerde Kafkasya’da gördüklerimize bakarsak dış politika açısında bölgede güçleniyor mu Türkiye, yoksa “uyuyan ayıyı” mı uyandırıyor?

Öncelikle SSCB dağılıktan sonra, Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetler’ine bakış açısı doğal olarak çok pozitif ve işbirliğinin gelişmesine odaklı, yakın ilişkiler tesis etmek üzereydi. Tarihsel süreç, etnik ve kardeşlik boyutu ile son derece anlaşılabilirdi bu. Türkiye’de bu iş sadece belirli siyasi grupların, bazı kesimlerin inisiyatifine terk edildi. Bu kurumsal dış politika anlamında ne kadar ileri gidildi geri gidildi tartışılır.

Fakat bu sırada Türkiye dağılan  SSCB’nin en büyük ülkesi Rusya ile stratejik ilişkiler geliştirmeye başladı. Exim bank kredisi vermekten tutun da, çok farklı enerji projelerine, Moskova’daki tüm inşaat sitelerinin Türk müteahhitler tarafından yapılmasından turizme kadar. 90’lı yıllarda, Türkiye’nin Rusya ile Türki Cumhuriyetler’den çok, daha ağırlıklı ilişkileri olduğunu görürüz. Türkiye’nin Rusya ile olan ticari ilişkilerinin büyüklüğü, tüm Türki Cumhuriyetler ile olanın onlarca kat fazlaydı.

MHP ve ANAP’ın koalisyon hükümeti döneminde yani Devlet Bahçeli başbakan yardımcısı olduğu dönemde biz Rusya ile rekabetten ortaklığa giden yolda Avrasya İşbirliği planına imza atttık.  Bu açıdan on yıl  süresince (1990’lar)biz Rusya ile rekabet değil ortaklık yapılması gerektiğini idrak etmiştik. Bunun da çok basit bir nedeni var; SSCB iktisadi ilişkilerini ülkeler arasında karşılıklı bağımlılık üzerine kurmuştu. Siz bugün Türkmenistan ile doğalgaz projesi yapmaya çalışırsanız, o boru hattının Rusya’ya bağlı olduğunu görürsünüz Tam anlamı ile bir bağımlılık söz konusuydu, AB’nin, Gümrük Birliğinin yapmaya çalıştığı şeyi Sovyetler başarmıştı. Bu  anlamda bu yapının sadece herhangi bir parçasına giderek iktisadi bir ilişki gerçekleştirmeniz mümkün değil.

AZERBAYCAN “RUS ZÜLMÜNDEN” KURTULMAYA ÇALIŞMIYOR

Kısaca Türki Cumhuriyetleri etki alınana alabilmek için Türkiye’nin Rusya ile iyi ilişkiler kurması gerekli diyorusunuz, doğru mu?

Evet zaten 2000 yılında, Avrasya’da işbirliğine giden protokollerin sebebi de buydu. Eşyanın doğasına uygun bir şeydi bu. Tabi şu da var Sovyetler döneminde Türk cumhuriyetlerinin Rusyan’nın etkisinde kalmış, sömürülmüş, ezilmiş, hatta dinleri, dilleri yok edilmeye çalışılmış bir anlamda kendi kimlikleri yok edilmiş gibi bir boyutta algılanılıyordu Türkiye’de. Oysa bu ülkelere gidildiğinde, misal ben Azerbaycan ve Türkmenistan’da bulundum, orada gördüğüm, bırakın düşmanlığı, kişisel ve kültürel bazda ilişkilerin olduğuydu.


Bu haberler de ilginizi çekebilir: 

d Azerbaycan ve Ermenistan Dağlık Karabağ’da ateşkes için anlaştı

d Dağlık Karabağ sorunu nedir, nasıl ortaya çıktı?

 

Günlük hayatta Rusça konuşuluyordu, Rusya’ya gidip çalışıyordu insanlar. Sadece kültür sanat değil, iktisadi anlamda da devam eden bir işbirliği vardı. II. Dünya Savaş’ındaki ortak zafer kutlanıyordu, düşünülenden farklı bir kitle, bir hayat vardı.

Bizim düşündüğümüz gibi, “Rus zulmünden kurtulmaya çalışsan” bir kitle yoktu. Aksine ilişkiler sağlamdı ve sokakta kimse “Kahrolsun Ruslar!” diye bağırmıyordu. Bugün hala, Azerbaycan’da Rusya’ya karşı bir sokak gösterisi yapılmaz misal. 30 yıl sonra bile biz bunu anlamakta zorlanıyoruz, çünkü bir Rus nefreti mevcut. Oysa Kurtuluş savaşının tarihini okusalar, orada Mustafa Kemal’in Ruslarla dost olma konusundaki söylemlerini “Eğer Rusya’nın desteği olmasaydı yeni Türkiye’nin istilacılar üzerindeki zafer kıyaslanmayacak kadar çok daha büyük kayıplarla kazanılabilirdi veya belki de hiç mümkün olmazdı. Rusya Türkiye’ye hem manevi, hem de maddi yardım göstermiştir ve milletimizin bu yardımı unutması suç olur.” ifadesini görüp şaşıracaklar. Tabii bu işi “Rusçuluk” boyutuna götürmemeli, o da ayrı bir uç…

 

Takip Et Google Haberler