‘ABD için S-400 konusu kapandı, geri adım atmayacaklar, yaptırımlar yolda’

Dış politika analisti Aydın Sezer: Türk-Amerikan ilişkilerinde S-400 başlığı iki taraf açısından da kapandı. Müzakere olmayacak. Türkiye geri adım atmazsa ABD yaptırımlarda geri adım atmayacak. ABD sizinle Halkbank'ı görüşmüyorsa siz tek taraflı olarak ABD ile ilişkileri geliştirmek isteyin, beyhude bir çaba olacak.

EYLEM YILMAZ 29 Mart 2021 SÖYLEŞİ

Siyasetçi ve analist Aydın Sezer'le Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimi ve bölgeyi konuştuk.

Türkiye’nin, Rusya-Amerika ilişkileri gerginleşirken nasıl bir yol izleyeceği tartışılmaya devam ediyor. Bu gerilimin iç ve dış politikada olası etksi ve sonuçlarını Rusya üzerine uzmanlaşmış önemli isimlerden yazar ve Siyaset Bilimci Aydın Sezer ile konuştuk.

Ama önce AKP kongresi’ni ve iktidar cephesindeki gelişmeleri sorduk. Kabinedeki olası değişiklikleri de konuştuğumuz Sezer’e göre, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu değişecek. “AKP eriyor” diyen Aydın Sezer, “Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu gördüğü için böyle bir kongre yapma gereği duydu, aldığı yeni kararlar bu erimenin önünü kesmek veya ötelemeyi içeriyor” diyor.

AKP içinde yaşananlarda iç ve dış politikaya kadar birçok sorumuza yanıtları için söz Aydın Sezer’de….

AKP Kongresi’nde bir manifesto beklentisi vardı. Sizce neden açıklanmadı?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklayacağını belirttiği konular ya da ortaya koyacağı vizyon açısından büyük bir heyecanla beklediğim bir kongreydi. Baştan sona izledim ancak Sayın Cumhurbaşkanı’nın klasik konuşmalarının ötesine geçmeyen, defalarca belirtmiş olduğu görüşlerini tekrarladığı bir kongre oldu. Açık söylemek gerekirse sönük geçen bir kongre oldu. Fiziki kalabalığa bakarak kongreler yorumlanmaz. Genellikle kalabalık olur zaten. Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmaları salondaki kitleyi dahi heyecanlandırmadı.

AKP’DEKİ ERİMENİN SOMUT GÖSTERGESİ, DEVRE DIŞI KALMIŞ İSİMLER…  

Siz AKP’nin erimeye başladığını söylüyorsunuz. Bu değerlendirmeyi neye dayanarak yapıyorsunuz?

AKP ile AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı uzun süredir birbirinden ayırarak değerlendiriyorum. AKP demek Sayın Cumhurbaşkanı’nı zaten kapsıyor ama sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yorumlayacaksak o AKP’yi de aşan, AKP’den daha da büyük, hatta Milliyetçi Hareket Partisi ile koalisyon yapan bir siyasi figür olarak karşımıza çıkıyor. Evet, AKP’nin erimeye başladığını düşünüyorum. Bu yeni değil. İstanbul seçimlerinde, hatta İstanbul seçimlerinden önce başlayan bir süreçtir. Kurucu kuşak, bir iki istisna dışında tamamen tasfiye edilmiş durumda. Hatta AKP de genel başkanlık, başbakanlık, bakan yardımcılığı yapmış isimler şu anda muhalefet partileri oluşturmuş AKP ile siyasi anlamda mücadele ediyorlar. Ancak bu Sayın Erdoğan’dan bağımsız bir durum. Erdoğan da AKP’nin bu durumunu gördüğü için böylesine büyük bir kongre düzenledi. Parti yapısında MKYK’nın yüzde 50 arttırılması, yedek üyelerin de asil üyeler gibi görev yapacak olması ve bazı eski AKP’li, devre dışı kalmış politikacıları da tekrar parti yönetimine davet etmesi, bu erimenin somut bir göstergesidir.

ERDOGAN PARTİDEKİ ERİMEYİ ÖNLEYEMEZSE EN AZINDAN ERTELEYEBİLMEK İSTİYOR

Bülent Arınç’ın kongreye katılması üzerine mi diyorsunuz?

Sadece onu kastetmiyorum. Metin Külünk’ten Şamil Tayyar Bey’e kadar çok eskiden AKP ile yol yürümüş kişiler var. Bunlardan bahsediyorum. Zaten Sayın Erdoğan da farkında ki bu adımları attı. Bu erimeyi önlemeyi, önleyemezse de bunu ertelemeyi hedefliyor.

AKP’deki erimenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bağımsız yaşandığını söylediniz. Peki, bu erimenin temel nedeni nedir?

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar özellikle iktisadi koşullar, pandemi döneminde tek başarı öyküsünün aşı yapma sayısıyla ölçülebilir hale getirilmesi, Türkiye’nin dış politikadaki pozisyonu gibi birçok etken çok geniş kesimlerde AKP ile ilgili soru işaretleri doğurdu.  Bunu sadece Babacan ve Davutoğlu figürü üzerinden bile görüyoruz. Başka bir örneğe gerek bile yok. Ama şu var, Sayın Erdoğan’ın karşılık bulduğu sempati ve diğer vasıfları, Bahçeli gibi bir siyasi figür ile kurduğu birlikteliği AKP’nin toplamından daha büyük bir sonuçla, oy oranıyla karşılaştırıyor bizi. AKP’nin oy oranı sadece partiye ait değil, Sayın Cumhurbaşkanı’na ait olduğunu, o yüzden çok daha fazla bir karşılığı olduğunu söylüyorum.

MADEM DIŞ POLİTİKADA YENİ BAŞLANGIÇ AŞAMASINDAYIZ ÇAVUŞOĞLU DEĞİŞMELİ

Kabine değişikliği ile ilgili Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun gidebileceğini yazmıştınız.

Acaba dedim. Türkiye’de bugün Bakanlar Kurulu yapısı aslında bürokratik bir atamadan öte bir şey değil. Bir anlamda sekretarya görevini yürüten bir yapıdır. Cumhurbaşkanı’nın yönetim biçimi, yönetim anlayışıyla Bakanlar Kurulu’nun herhangi bir ağırlığı olduğunu düşünmüyorum. Zaman zaman bazı bakanların kendi kişisel popülariteleriyle kendilerine alan açtıklarını, kamuoyuna her zaman olmasa da zaman zaman kendi görüşlerini ifade edebildikleri platformları ulaşabildiklerini görüyoruz. Tüm bakanların popülaritesi halk nezdinde de aynı değil.

Özellikle dış politikayı yakından takip eden birisi olarak Sayın Çavuşoğlu üzerinden Dışişleri’nde bir değişiklik zamanının geldiğini düşünüyorum. Çavuşoğlu’nun kişisel performansına göre oluşmuş bir düşünce değil. Özellikle Doğu Akdeniz, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır gibi içinde bulunduğumuz değişime paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın da değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Madem bu bölgede yeni bir başlangıç yapma aşamasındayız, madem ki tüm Avrupa Birliği dokümanları veya söylemlerinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan’la ve Kıbrıs’la ilişkilerinde pozitif sinyaller alındığı ifade ediliyor, böyle bir dönemde bakanlıktaki bir değişiklik Türkiye’nin genel anlamdaki dış politika değişikliğine olumlu katkı yapacaktır. Yoksa Sayın Çavuşoğlu’nun yerine atanacak kişinin külliyeden ayrı bir politika izleyeceğini sanmıyorum. Sadece vitrin değişikliğine yarar sağlayacaktır.

ÇİLLER’İN BİLE ADI GEÇİYOR AMA BİLEN BİRİ OLARAK SÖYLÜYORUM; TANSU HANIM’IN KAPASİTESİ YETMEZ 

Peki, kimin geleceğine yönelik bir tahmininiz var mı?

Hayır. Piyasada dolaşan listeye göre çeşitli söylentiler var. Ağırlıkla İbrahim Kalın’ın ismi geçiyor. Son iki gündür bir Tansu Çiller ismi de gündeme geldi. Bir hanımefendi olması, eski bir başbakan olması çerçevesinde Türkiye dış politikasına önemli bir katkı sağlar diye düşünülmüş olabilir. Fakat dış politikada yakıcı sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde kendisini iyi bilen bir isim olarak söyleyeyim; Tansu Hanım’ın performansı, kapasitesi Türk dış politikasına bir rahatlama getirmeye yetmeyecektir. Onu bağımsız bir politika izleyebilecek aktör olarak görmüyorum. Büyük ümitler bağlanarak o göreve getiriliyorsa eğer onun boşa çıkacağını düşünüyorum. Onun yerine zaten şu anda sözcüsü olan Sayın İbrahim Kalın’ın, Cumhurbaşkanı ile yakın çalışan birisinin gelmesi, belki de dış politikadaki çift başlılık demeyelim ama koordinasyonsuzluğu bir nebze olsun engelleyebilecektir.

WASHİNTON İÇİN S-400’LER KONUSU KAPANDI, ABD GERİ ADIM ATMAZ

Cumhurbaşkanı kongrede ABD ve Rusya ile ilişkiler için “rakip ülkelerle iyi ilişkiler kuracağız” dedi. Bu sizce ne kadar gerçekçi bir politika? Ne kadar uygulanabilir?

Atacakları adımlara göre mevcut sorunlar çerçevesinde bir bekleme sürecinde olduğumuzu düşünüyorum. Sorunları bertaraf ederek ya da bir tarafa bırakarak daha iyi ilişkiler geliştirmekten bahsediliyor ise o zaman Türkiye’nin tek taraflı olarak atması gereken adımlar var. Mesela, yılan hikâyesine dönen bir S-400-1 ve S-400-2 konusu var. S-400-1’de ABD ile S-400-2’de henüz bir sorun olmasa bile Rusya’yla ilişkilerimizde bir tereddüt var.

ABD ile yaşadığımız S-400 sorunuyla ilgili şunu söyleyeyim, Türkiye kararlı tutumunu sürdürüyor. Sayın Çavuşoğlu, “Aldık, bitti” diyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu pozisyonu karşısında ABD’nin de önce F35 projesinden çıkarılmamız, sonra şimdilik sadece beş tane CAATSA yaptırımına maruz kalmamız, ABD açısından da sorunun bittiği anlamına geliyor. Ben Türk-Amerikan ilişkilerinde S-400 başlığının iki taraf açısından da kapanmış bir konu olduğunu düşünüyorum.

Burada bir müzakere olmayacak. Çünkü bu yaklaşım iki seneden beri, hatta üç seneden beri denendi ama bir ilerleme sağlanamadı. İki tarafta son sözlerini söyledi. Türkiye’nin geri adım atması söz konusu olmadıkça Amerika’nın mevcut yaptırımlarla ilgili bir geri adımı söz konusu olmayacak. Kaldı ki bu konu siyasi heyetler arasında yapılacak bir müzakere ile çözülecek bir konu olmaktan çıktı. Amerika’da yasama, kongre görevde devrede.

RUSYA’NIN TÜRKİYE’DEN BEKLENTİLERİ VAR AMA TÜRKİYE’NİN RUSYA’DAN BEKLENTİLERİ VAR MI, EMİN DEĞİLİM

Sizce Amerika bu dosyayı kapatır mı?

Şu anda kapatmış durumda. Türkiye buna sahip olmaya devam eder ve hatta ikinci partide almaya kalkarsa elbette Amerika’nın pozisyonunda giderek artan bir baskı veya bir değişim göreceğiz. Ama şunu ifade etmek istiyorum, Pompeo’nun (ABD eski Dışişleri Bakanı)  CAATSA yaptırımları ile ilgili, “Gerekirse tamamını uygulayacağız” açıklaması olmuştu. Dolayısıyla ABD açısından kapanmış olduğu vurgusunu mevcut pozisyonuna işaret etmek adına söylüyorum. Yoksa daha tırmanır, etkisi artar, genişler. Ben bugün için söylüyorum. Bu konu bugün kapandı. Kapanmış olduğu sorunu gündemden kaldırmıyor. Artık yeni başlıkların açılması boyutu gerekiyor. Eğer Amerika Fırat’ın Doğusu ve Halkbank’ı görüşmüyorsa o zaman siz tek taraflı olarak ABD ile ilişkileri istediğiniz kadar geliştirmek isteyin bu beyhude bir çaba olacak. Sorunuza dönerek şunu söylemek istiyorum, inisiyatif Türkiye’nin elindedir. Rusya’nın da bizim kâğıt üzerindeki sorunumuz olup olmadığı tartışılıyor. Sayın Erdoğan’la yakın ilişkileri var. Zaten ikili ilişkiler kurumsal olarak değil şahıslar üzerinden yürüyor.

Rusya ile ilişkilerde olumlu adımlar atacaksak Rusya’nın beklentileri var. Diğer tarafta Türkiye’nin beklentileri var mı bundan emin değilim. Çok açık söylüyorum, emin değilim. Çünkü Rusya’nın Türkiye ile ilişkilere atfettiği önem her ne kadar ilişkiler stratejik ortaklık düzeyinde olmasa da, enerji yatırımlarından, milyon dolarlık yatırımlardan, Suriye’deki işbirliğinden,  S400’lerin satılmış olmasından, ikinci parti S400 alımından bahsediyorum. Dolayısı ile bugün ve son bir haftadır Suriye sahasında yaşadığımız gelişmelere de bakıldığında Rusya ve Türkiye’nin bu sahada bile hâlâ farklı konum ve görüşlerde oldukları görülüyor. Dolayısıyla hem Rusya ile hem ABD ile ilişkilerimizi geliştirmek arzusunda olmamız çok güzel, gereken de bu zaten. Ama bu uygulanabilir mi emin değilim.

TÜRKİYE’NİN KONTROLÜNDEKİ BÖLGEDE YAŞAYAN SURİYELİLER, ESAD YÖNETİMİNİN KONTROLÜNDEKİ BÖLGELERE GEÇİYOR 

Türkiye ve Rusya ortak kararıyla Şam yönetiminin kontrolündeki bölgelere güvenlik koridoru açılacak. Bu anlaşma nasıl ortaya çıktı? İdlib’deki teröristler tepki gösteriyor. Bu durum Türkiye’nin güvenliği açısından ne gibi riskler barındırıyor?

Suriye’de bulunduğumuz bölgelerdeki gerekçelerimiz birbirinden farklı. Sizin bu söylediğiniz İdlib ile ilgili. Burası bizim için Astana sürecinde İran ve Rusya’nın bizim rızamızla barışı korumak ve gözlemek adına olduğumuz bir görev bölgesi. Afrin/Fırat’ın doğusu ya da El-Bab/Fırat Kalkanı bölgesi gibi değil. Orada cihatçı teröristlerle, ki Türkiye HTŞ’yi de terörist grup olarak tanımlıyor, onlarla ılımlı silahlı muhalefet arasındaki ayırımı gözetmek ve terör yapılarının Suriye Ordusu’na veya Rus askerlerine yönelik saldırıları karşısında gözlem noktası oluşturduk. İlginç olan şu, İdlib’te bizim kontrol ettiğimiz bölgelerde yaşayan sivillerin bir bölümü bu gelişmelerden rahatsızlık duymuş olacaklar ki Türkiye’ye değil Esad yönetiminin olduğu bölgeye geçmeye çalışıyor. Tersine bir göç var. Rusya uzun süredir bu geçiş yollarının açılmasını istiyordu. İdlib’teki terör yapılarına karşıydılar. Şimdi Esad yönetime ait bölgelere bu koridorların açılması tepki yarattı. Türkiye aleyhtarı gösteriler yapıldı. Konu bundan ibaret.

EVET, BÖYLE BİR RİSK VAR; ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE CİHATCI GRUPLAR SALDIRI DÜZENLEYEBİLİR  

Şimdi İdlib’te bulunan cihatçı terör örgütleri, IŞID’liler bu anlaşma nedeniyle bize dönük bir saldırı düzenleyebilirler mi?

Bu üç kapıdan dolayı değil ama genel olarak Suriye politikamızın bir sonucu olarak evet, böyle bir risk doğdu. Geçtiğimiz günlerde bu örgütlerden bazıları açıklamalarda yaptı. Evet, önümüzdeki günler Türkiye açısından böyle bir tehdit var. Bu çok net. Uyuyan hücreler ya da Türkiye’ye bir şekilde eklemlenmiş yapılar olabilir. Spesifik olarak İdlib’te mevcut olan yapıların bir tehdidi olabilir. İdlib son bir yıla kadar Suriye’nin, Esad’ın, İran’ın ve Rusya’nın bir sorunuydu, artık Türkiye’nin sorunudur.

TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASININ MALİYETİ 70-80 MİLYAR DOLAR

Buna ek olarak son günlerde Türkiye’de bulunan İhvancılara yönelik alınan kararlar ve Mısır’la düzelen ilişkiler de var.

Genel olarak Suriye politikamızın Türkiye’ye bir maliyeti oldu. İktidar ve temsilcileri kazancından bahsediyor ama ben daha çok maliyetiyle ilgiliyim. Bu sadece Türkiye’de bulunan Suriyeli sığınmacılarla ölçülecek maddi bir konu değil. Bunun getirdiği belirsiz bir soru konu var önümüzde. İkincisi Suriye toprakları üzerinde bulundurduğumuz asker ve yerel bölgelerde yaptığımız yatırımların da getireceği bir maliyet olacaktır. Şu anda Türkiye bu politikanın sonuçlarını yaşamaya başladı. Suriye politikasının maliyeti 70-80 milyar dolar mertebelerinde diye makaleler okuyorum. Dolayısıyla bu maliyete ek olarak Suriyeliler cihatçı veya değil, bu gibi farkları gözetmeksizin sahip oldukları bir kültürle ve bu kültürün getirdiği sonuçları da Türkiye’ye taşıdıklarını düşünüyorum. Çok karikatürize ederek bir şey söyleyeyim, Suriyelilerin Türkiye’de karıştığı adam öldürme veya yaralama vakalarına bakarak da bunu görebilirsiniz. Direk boğaza yönelik bıçakla ya da satırla saldırılar var. Düşünün ki bunu sivillerin ötesinde silahlı bir grup cihatçı terörist diye tabir ettiğimiz kişilerin bu psikolojiyle Türkiye’de neler yapabileceğini ve bunu adi suçlar bağlamında değil de siyasi ya da ideolojik gerekçelerle gündeme getirip getiremeyecekleri sorusu var. Bu nedenle çok endişe ediyorum.

ESAD, RUSYA-İRAN GİRDABINDAN KURTULMAK İÇİN TÜRKİYE’YE EL UZATABİLİR

Peki, sizce Türkiye bu tehdidi engelleyebilmek için ne yapabilir? Erdoğan’ın Esad’la bir diyalog kurması mümkün olabilir mi? Esad kabul eder mi? Rusya’nın ne rolü ne olabilir?

Türkiye’nin sadece Mısır’da değil Doğu Akdeniz’de Mısır’la politikasının temelinde de bir anlamda gerçekçilikten kopmuş, öncelikleri olmayan ama ideolojik temelli bir yaklaşım sergilediğini yıllardır söylüyoruz. Mesela, Mısır’la ilgili olumlu sinyallere bakarak söylüyorum. Suriye tabii ki bir Mısır değil. Fakat şunu söyleyebilirim, resmen barışma demesek bile Türkiye’nin Esad’la diyalog yolunu sağlamasının Türkiye açısından çok önemli iki sonucu olacak. Birisi, PKK-YPG dediğimiz yapının dizginlenmesinin sorumluluğu Esad yönetimine bırakılacak. Bu da 1998’de Adana Mutabakatı ile bırakıp 2015 yılına kadar güneyden hiçbir terör tehdidiyle karşı karşıya kalmamamıza örnek gösterilecek bir boyuttur. İkincisi, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullara göre bir u dönüşü yapıp yapmayacağı tabii ki tartışmalı, gönül ister ki yapsın ve bir anlamda Suriye’ye de barış katkımızla gelsin. En azından Fırat’ın doğusunda Kürtler üzerinde Rusya-ABD çekişmesi sona ersin. Bizim Esad’la anlaşmamız bu süreci de Türkiye lehine çevirecektir. Esad’ın kabul edip etmeyeceği noktasında şunu söyleyeyim, Esad’ın Suriye için Türkiye’yi model olarak örnek aldığını, Türkiye üzerinden Batı sistemine eklemlenmeye çalıştığını hatta AB ilişkilerine atıfla, “Suriye AB üyesi bir ülkeye komşu oluyor” dediğini duyan bir kişiyim. İlişkilerimizin iyi olduğu dönemde Esad üzerinde İran ve Rusya’nın etkisi bu ölçüde değildi. Ben Esad’ın Rusya-İran çekişmesinin girdabından kurtulmak için de Türkiye’ye el uzatacağını, bunu isteyeceğini düşünüyorum. Tabii bu kurulacak ilişkinin niteliğine bağlı olarak gelişecektir.

PUTİN SADECE RUSYA’DAKİ KURUMSAL DEVLET YAPISININ EKRAN YÜZÜ

ABD-Rusya çekişmesinin iç politikaya yansıması konusunda ne dersiniz? Mesela, Türkiye’nin son beş yıldır Rusya’ya yakınlaşması antidemokratik bir süreci mi doğurdu?

Tam tersini düşünüyorum. Türkiye’nin iç politikasıyla ilgili konuların dış politika üzerinden şekillendirildiğini düşünüyorum. Bizim Rusya ile ilişkilerimiz uçak krizine kadar çok başka bir boyuttaydı, sonraki bir yıl çok farklı bir boyuta geçti ve sonunda Suriye üzerinden çok farklı bir yakınlaşma ortaya çıktı. Dolayısıyla Rusya’nın yönetim biçimine bakarak onun Türkiye’nin iç politikaya ne gibi etkisi olup olmadığı sorusunu açıkçası tartışılabilir görmüyorum. Ama şunu ifade edeyim, Rusya’daki otokratik yapının genel olarak Putin’le alakalı olduğu zannediliyor. Buna da katılmıyorum. Çünkü Putin orada sadece bürokratik yapının ya da kurumsal devlet yapısının ekran yüzü. Kaldı ki Rusya son 20 yılda demokrasi konusunda yol almaya, deneyim kazanmaya çalışan bir ülke. Dolayısıyla bizim Rusya’dan içerideki demokrasi kalitesine yönelik bir etkisinin olabileceğini beklediysek burada devletin giderek güçlenmiş bir yapıda ortaya çıkmasını beklememiz gerekiyordu. Oysa bunun tam tersi oldu.

ERDOĞAN 90’LARDA DENENEN POLİTİKALARI BENİMSEYİP UYGULUYOR

Peki, en son HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, ardından HDP’ye kapatma davası açılması… Bu yaşananları Türkiye demokrasisi için ne gibi sonuçlar doğurur?

Bunun demokrasiyle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. 2015 seçimlerinden beri Türkiye’yi AKP-MHP koalisyonu yönetiyor. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin iktidarı kaybetmesi sonucu ortaya çıkan siyasi tablo bir iktidar alternatifi üretemediği için yeni bir seçim ve o seçim süreciyle belirginleşmeye başlayan AKP-MHP koalisyonu ile yönetiliyoruz. Bu bence çok önemli. MHP’nin ortak olduğu bir siyasi yapıda bazılarının terör, bazılarının Kürt sorununda güvenlikçi politikanın ortaya çıkması ve Erdoğan’ın benimseyerek uygulaması Türkiye’nin 1990’larda denediği bir politikanın tekrarından başka bir şey değil. Daha önce yapıp sonuç alamadığımız şeyleri tekrar yaşıyoruz. Daha öncede milletvekilleri tutuklandı. Dolayısıyla konuyu Gergerlioğlu üzerinden yorumlamak da doğru değil.

RİCA MIDIR, ÜLTİMATOM MUDUR BİLEMEM AMA AİHM KARARI UYGULANSIN DEDİLER

Peki bu süreç nereye doğru evrilebilir, bu konuda ne dersiniz?

Buna rasyonel bir yanıt vermek mümkün değil. Bir merkez bankası başkanının görevden alınması kararı irdelendiğinde bırakın önünü, arkasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu Türkiye’yi iyi bir yere götürür mü diye sorarsanız buna da kesinlikle hayır yanıtını veririm. Şunu söyleyeyim, son AB liderleri zirvesinde de görüyoruz ki Doğu Akdeniz’de attığımız adımlar takdirle karşılanıyor. Dolayısıyla bir değişim, dönüşüm sinyalini almış olmalılar ki Türkiye’yle kendi perspektifleriyle bir diyalog kurmuş durumdalar. Hazirana kadar AİHM’in Selahattin Demirtaş kararının uygulanmasını istedir. Bu şimdi bir rica mıdır, bir ültimatom mudur, bir öneri midir bilemiyorum. Fakat şu çok açık, sadece içeride ve dışarıda değil, pandemide değil, ekonomide değil, hemen her alanda bir sıkışmışlık var. Bunu en kısa sürede aşmamız gerekiyor. Bunun nasıl olacağına rasyonel bir yanıt yok.

‘BAŞARIYLA’ YÜRÜTTÜĞÜMÜZ DENGE POLİTİKASININ YÜRÜMEYECEĞİ BİR DÖNEME GİRİYORUZ

Son soru olsun. ABD Başkanı Biden’ın Rusya Başkanı Putin’e yönelik, “Katil” ve “seçimlere müdahale etmenin bedelini ödeyecek” ifadeleri oldu. Putin önce “sağlık diliyorum” dedi, ardından görüşme talep etti ancak Biden kabul etmedi. İki ülkenin ilişkileri daha da gerileceği açık. Türkiye bu noktada ne yapabilir, nasıl bir yol izlemeli?

Rusya-ABD ilişkilerinin gerginleşmesi, bu ifadelerle tarafların birbirlerini suçlamaları gergin bir döneme girildiğini gösteriyor. Ukrayna, Kırım, Karadeniz, Rusya’nın kendi içindeki demokrasi ve insan hakları ihlalleri noktasında karşı suçlamasını Rusya da yapar. Her başlıktan bu suçlamalar yapılabilir. İki ülke arasında Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmayla başlayan ve giderek belirginleşen bir soğuk savaş olduğunu düşünüyorum. Bu tırmanma soğuk savaş yıllarını hatırlatacak gibi. Özellikle Ukrayna bölgesi hareketlenirse. Bunu olumsuz olarak yorumlamak mümkün ama barışın teminatı olarak da yorumlamak mümkün. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler’in savaşmadığı düşünülürse bu denge üzerine bir politika kurulabileceğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından bakacak olursak bu gerilim Türkiye’yi daha çok gerer. İlişkiler gerildikçe her iki ülke de Türkiye’yi kendilerine daha yakın tutmak isteyecek. Dolayısıyla bu da bizim son dört yılda “başarıyla” yürüttüğümüz denge politikasının artık yürüyemeyeceği bir döneme girdiğimizi görüyoruz.

Türkiye ya ABD ya Rusya seçimi yapacak yani.

Evet. Bu kadar kesin olmasa da ikisiyle eşit mesafeyi nasıl koruyabilir ben de merak ediyorum.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram