Amed ve “likörlerin kraliçesi”

Yüz yıldır kente değer katmış, kadın-erkek herkesin emeği de yok oluyordu. Silva Özyerli “Siz burayı yok ettiniz evet ama benim hafızamı, hafızamdaki Gavur Mahallesini yok edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın hafızamı yıkamazsınız.” diyerek bir anı ve yemek kitabı yazdı.

ALİN OZİNİAN 10 Ekim 2021 YAZARLAR

Buralarda kızılcık sezonu başladı. Komşularımız durmadan kızılcık getiriyor. Kızım ve eşim çiğden yiyor kızılcıkları ama kızılcıklar çok, kızılcıklar kova kova…

Kompostosunu, reçelini hallettim ama likörünü de yapmak gerekir. Bizim evde yapılmazdı. Bizim evde vişne likörü yapılırdı. Kime sorsam? Tabi ki “likörlerin kraliçesine”!

Silva Özyerli tüm sıfatlarından önce çok cesur bir kadın, sonra aşçı, sonra yazar, sonra araştırmacı ama bence en önemlisi “likörlerin kraliçesi”.

Özyerli’nin ilk kitabı ‘Amida’nın Sofrası: Yemekli Diyarbakır Tarihi’ Aras Yayınları’ndan birkaç yıl önce çıktı, hep kesitler okudum ama ancak bu yaz tamamen okuyabildim. Çok geç kalmışım.

Ermenicede Amida ya da Dikranagerd, Kürtçede Amed diye anılan Diyarbakır şehrinin sofra kültürü hakkında harika bir araştırma ve keşif çalışmasını kendi anıları ile birleştirdiği, okurken müthiş bir zevk alacağınız bu kitap aslında hem anı hem deneme ve belki de en çok yüz yıllık tarihe ait önemli bir tanıklık.

2015’te seçim zamanı Diyarbakır Ermeni mutfağıyla ilgili bir çalışma yapılacakmış, “Yemeklerin hikâyesini yazar mısınız?” demişler Silva’ya, öyle başlamış yazma fikri, ama öyle bitmemiş çünkü bu asla sadece bir yemek kitabı değil.

“Şu anda Sur yıkılıyor ve ben yastayım. Taş ustasının kızıyım. Surun sokaklarını, hikâyelerini yazabilirim, bunu yemekle harmanlayabilirim. Çünkü orada yeni bir tarih yazılıyor…” demiş ve başlamış.

Silva’yı aslında yaralayan, yazmaya iten Sur’un yıkımı yok edilmesi olmuş. Orada bütün yaşanmışlıklarla birlikte yok edilerek yepyeni bir Sur, yepyeni bir Gavur Mahallesi oluşturulmasına direndiğim için yazmış.

“Sadece babam değil yüz yıldır o kente emek vermiş, değer katmış, kadın-erkek herkesin emeği de yok oluyordu. Onu kalıcı kılmak istedim. Siz burayı yok ettiniz, evet ama benim hafızamı da yok edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın hafızamı yıkamazsınız.” diyerek, yemekli bir “manifesto” ortaya çıkarmış. Bu konuda Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş da çok yüreklendirmiş Özyerli’yi, yazmalısın, çok dolusun demiş.

Kitabı okurken bu yazma işin ne kadar ağır olabileceğine şahitlik ediyorsunuz. Belli, yazdıkça hatırlamış, üzülmüş, yas tutmuş, tüm kayıpların ağırlığını yine yeniden hissetmiş.

Anı kitabı yazmak ağır iş, hiçbiri kurgu değil çünkü, bir hafıza ameliyatı sanki Türkiye siyaseti ile harmanlanmış ailenizin ve doğduğunuz şehrin yaşanmışlıklarını aktarmak ve her ameliyat riskli, acılı kuşkusuz…

Annesi, babası, başta olmak üzere ailesi, komşuları, çocukluğu, eğitim hayatı, özel hayatı, mahallesi, kilisesi ve yok edilen Gavur Mahallesi’ni anlatmış Silva Özyerli.

Amed’i, köylerdeki hayatını, varlığı, yokluğu, kıtlığı, dostluğu, düşmanlığı, ölümü, kaybı, özlemeyi, büyük sehir İstanbul’u, Batılı- Doğulu Ermeni çatışmasını, hor görülmeyi, direnmeyi, vazgeçmemeyi, kadın olmayı ve en lezzetli yemekleri anlatmış…

Yazarken hep dikkat etmiş, çok özenmiş: “Aman bunu unutmayayım!” demiş sık sık.

Sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasının ardından Diyarbakır Sur ilçesi.

Silva yazmaya devam ederken, Sur’da yaşananlar devam ediyordu. Geçmiş anılarına, güncel haberler, yıkımlar eşlik ettimiş. Geçmişle kavga etmiş bir taraftan, hatırlamış sürekli: “Annem doktora gitmesi için babama yalvarmıştı o yıllarda ama babam kulak asmadı, hem geçiştirdi, işini tamamlayıp – Deve hamamını bitirip öyle gitti doktora. Doktor, babamın 6 ay ömrünün kaldığını söyledi…”

Silva, Sur yıkılırken yıllar önce kaybettiği babası ile durmadan kavga etmiş. “47 yaşındaki annem çoluk çocukla dul kaldı. “Yaptın baba değdi mi? Bak yıktılar, bak yok ettiler, bak hiçbir şey yok, değdi mi bizi babasız bıraktığına.” demiş…

Sonra bakmış, kavga çare değil, babasına ve Amed’e yürek vermiş, emek vermiş, yuva bilmiş herkes için yazmaya koyulmuş.

Kitapta Ceco var, yani minik Silva. Dar küçeler, Dilan Sineması, faytonlar, elma şekeri, avludaki havuzun etrafında koşuşturan çocuklar, gelinler, dedeler, nineneler var.

Köyler, komşuluk, dama çıkıp leylekleri selamlamlar, düğün, halay, doğum, vaftiz, bayram ve cenazeler var. Tüm bunlar olup biterken yapılan yemekler unlular, tatlılar, çörekler, likörler, şaraplar var…

Karabaş köyü, Xırsız Meco, Deli Ferho var…

Soykırım, acı, sürgün ve büyük şehirde yatılı okul okumak var; iki kızkardeşin birbirine sarılıp ağlamaları, güç bulması, direnmesi var.

Silva Özyerli bugün gördüğü şehrin kendi Diyarbakır’ı olmadığını, aidiyet duygusunu pekiştiren Gavur Mahallesi’nin yok edildiğini, kilisesi, hamamı, camisi, sokakları, komşulukları ile bir bütün olan şehri bulamadığını söylüyor.

Bu kitapla, hafızanın, insanın, mekanın ve mutfağın yok edildiği gerçeğini bir kez daha anladığımız gibi, bu tümünün “yaşatılması” için yazmanın, tarihe not düşmenin ne kadar önemli olduğunu da görüyoruz.

Kendisinden beklenen likör kitabını erteleyip, Amed’i – Amina’yı anlatmayı seçen Silva Özyerli’nin kitabı okunmalı, verdiği tarifler de bence denenmeli. Biz tarifleri denerken, umarım o da sıradaki likör kitabını kısa zamanda bitirir.