Göç sineması ışık tutuyor: Alman toplumuyla iletişim kuramayanlar ‘kurban’ oluyor

Berlin-İstanbul arasında mekik dokuyan ve uzun yıllardan beri Türkiye-Almanya arasındaki göç üzerine çalışan Alman yönetmen Martina Priessner ile Türk-Alman göçünün Alman sinemasındaki duraklarını konuştuk.

BUKET GÜNEY 07 Şubat 2021 SÖYLEŞİ

Türk-Alman göçü, ‘göç sineması’nın en popüler konularından. Trajik, tramvatik, ötekileştirici bir o kadar da güldürücü öğeleri barındırıyor. Göçmenlerin yaşadıkları, yeni topluma uyum süreçleri bazen gerçekçi bazen de abartılı isleniyor. Peki bütün bunlar Alman sinemasına nasıl yansıyor? Alman yönetmen Martina Priessner, Berlin-İstanbul arasında mekik dokuyan ve uzun yıllardan beri Türkiye-Almanya arasındaki göç üzerine çalışan belgesel film yapımcısı. Priessner ile Türk-Alman göçünün Alman sinemasındaki duraklarını konuştuk. 2010 yılında, Grimme Ödülü’ne aday gösterilen Wir sitzen im Süden/Yedek Ulke adlı filmini çekti. Türkiye’ye geri döndüklerinde kendini arada kalmış ve aidiyetliklerini sorgulayanların hikayesini anlatan ilk uzun belgesel filmi. 2013 yılında, İstanbul’daki Gezi Parkı Protestoları hakkında bir buluntu (found-footage) filmi olan Everyday I’m çapuling‘i çekti. 2008 ile 2010 yılları arasında Berlin’deki Ballhaus Naunystraße’de çalıştı ve Kahvehane – Turkish Delight, German Fright? Kreuzberg ve Neukölln’de Anadolu Kıraathaneleri gibi tiyatro parkurlarının küratörlüğünü yaptı. Tek arzuları Almanya’daki sevdiklerine kavuşmak olan Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelen sekiz kişinin hikâyesini anlattığı 650 Kelime (2016) adlı bir filmi de var.

Priessner’a göre, Almanya’nın göç konulu yapımlarında kurbanlaştırma ve yabancılaştırma hâkim. Yeni nesil, bazı değişimlere öncülük etse de eski klişeler güncelliğini koruyor ve çoğu yönetmen bu tuzağa düşüyor. Üstelik Almanya’da hangi filmlerin yapılacağına ve hangisine para ödeneceğine karar verenler bu göç tarihinden ne yazık ki habersiz.

Almanya’ya göç, Türk sinemasında çok işlenen bir konu. Özellikle Türk işçilerin hikâyeleri Alman sinemasına nasıl yansıdı?

60’ların sonunda ve 70’lerin başlarında, ‘yeni Almanya sineması’nda yönetmenler göçmenlerle ilgilenmeye başladı. Genellikle Alman toplumunda Türkler hakkında anlatılanlar toplumsal cinsiyet etrafında örgüleniyor. Fuhuşa zorlanan, baskı ve itaat altındaki “zavallı Türk kadını”nın özgürlüğe kavuşması popüler bir fantezi hâline getiriliyor. Bunun çok tehlikeli ve düşmanca olduğunu söyleyebilirim. En ünlü dramalardan biri, Helma Sanders-Brahms’ın “Şirin’in Düğünü”. Filmde Anadolu’nun bir köyünde yoksulluk içinde yaşayan Şirin’in kaçarak Almanya’ya göç etmesi anlatılır. 1980’lerdeki kurbanlaştırma Türk yönetmenlerin filmlerinde de görülür. En ünlülerinden biri Tevfik Başer’in ‘40 metrekare Almanya’ filmi. Kocası tarafından bir odaya hapsedilen bir kadının Almanya’daki ilginç ha-yat öyküsü anlatılıyor. Filmin sonunda kadın kocasını öldürüyor. Çünkü artık özgürleşmek istiyor. 80’lerde göçün anlatıldığı filmlerde baskı altındaki kadınların özgürleştirilmesi gibi konular işlenmiş. Ancak bu dönemde gerçekliğin sadece yüzde birinin yansıtıldığını görüyoruz. O zaman Almanların bakış açısı daha çok ‘aşağılama’ odaklıydı. Yani Alman toplumuyla iletişim kuramayanlar ‘kurban ya da yabancı’ hâline getiriliyor. Alman sinemasında olduğu gibi onları kurban rolüne indirgemenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Aslında bu kişiler ikiye bölünüp kimliklerini de kaybediyor. 90’ların başlarına kadar, bazı istisnalar dışında ‘kurbanlaştırma’, ‘yabancılaştırma’ film ve televizyon sektöründe hâkim bir konuydu. Genç nesil bu ağır yükü alana kadar 30 yıl böyle devam etti.

Seyircinin tepkisi nasıldı?
Milyonlarca insan görmedi bu filmleri. Çünkü küçük çaplı yapımlardı. Gece yarısı bu filmleri televizyonda görebilirdiniz. Tabiî ki bu Almanların bakış açısını da etkiliyor. Çünkü izlediğiniz her şeyde medyaya bağımlısınız. Onlar size neyi sunuyorsa onu alıyorsunuz. Bu filmlerde daha çok basmakalıpları görüyorduk. Yabancılaşma ön plana geçen bir temaydı. Mesela, Türklerle Almanlar kaynaşıyor, birlikte eğleniyor gibi bir şey yoktu. Filmler daha çok keder ve acı üzerine kurulmuştu. Filme finansman bulmak için ya-bancı kültürün aşağılanması gerekiyordu. Bunun en iyi yolu ise iki kültür arasında kayboluşun dramatik hikâyesini anlatmak. Tabii ki seyirci de bu hikâyeleri görmek istiyordu.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

dDersimli belgeselci-yazar Gündoğan: Bizi de öldürdüler, işkence ettiler ama hainler mezarlığı ne demek!

 

5.80’ler ve 90’lar bu anlayışın değişim gösterdiği yıllar sanki. Ne dersiniz?
80’lerin ortasından itibaren sanat filmi, ‘metissage sineması’ dediğimiz daha melez, karma bir alana dönüştü. Fransız bir terim olan metissage ‘iki kültürlü yaşam’ demek. Ötekileştirme sineması hayli ön plandaydı fakat bu tarz hikâyeleri ortadan kaldırmak için çeşitli girişimler de ol-muştu. 1988 yapımlı Yasemin (Hark Bohm) iki kültür arasındaki yıpranmanın ağır yükünü kısmen eğlenceyle karışık bir duygu vererek ortadan kaldıran başarılı filmlerden biri. Türk-Alman dilinin mizahla karışık bir şekilde yansıtıldığı filmlerden biri de 1988 yapımı Polis (Şerif Gören). 90’lı yılların başında Türk ve Kürt asıllı yeni nesil yapımcılar film çekmeye başladı. Me-sela Ayşe Polat, Ayhan Sağlar, Miraz Bezar, Fatih Akın, Yüksel Yavuz, Seyhan Derin bazı olağanüstü kısa filmler yaptı. ‘Göç’e farklı bir tanım getirdiler. Yeni bir öykü anlatımı ve sembolik bir dil oluşturdular. Hatta kelimesiz filmler bile vardı. Almanya’da insanların kendi bakış açılarıyla kendi öykülerini yapmaları 30 yıldan fazla sürdü. Üçüncü neslin artık göçmen sorunlarına ilişkin kendi deneyimlerini görüyoruz. Tabii ki sadece göçmen sorunuyla ilgili geçmişi olanlar göç filmi yapmadı bu dönemde. Belki de üçüncü nesil bu dönemde araya konan mesafe sebebiyle bakış açılarını değiştirdi. Bu mesafe onlara yeni hikâyeler oluşturabilecekleri özgürlüğü verdi. Ayşe Polat’ın yönettiği ‘A feast for Beyhan (Bey-han için bir eğlence-1994)’ bu tür konuları içine alan bir parantez gibi görülebilir. Ayrılık, kavuş-ma, yola çıkma ve geri dönmeyi anlatıyor. 1995 yapımlı Deathdream ve Ayhan Sağlar tarafından yönetilen Hairdresser filmlerini ele aldığımızda hayli farklı oldukları ortaya çıkıyor. 1998’de bir tür atılım yapıldı.

Ne gibi bir atılım?
Genç Türk ve Kürt yönetmenlerin büyük çoğunluğu uzun metrajlı kurgu filmleri çekmeye devam etti. Fatih Akın’ın 1998 yapımlı ‘Kurz ve Schmerzlos (Kısa ve Acısız)’ filmini örnek verebiliriz. Bu filmde Akın, Martin Scorsese’nin Mean Streets filminden esinlenmiş, klasik Türk çetesi ve suç işleyen yabancı imajını yıkmıştır. Ayrıca Berlin’deki Türk gençlerin trilojisini an-latan Thomas Arslan’ın ‘Dealer (Satıcı)’ ve Kutluğ Ataman’ın Lola+Bilidikid filmlerinden de bahsedebiliriz. Eleştiriler olumlu yöndeydi fakat bu filmler homojen bir kültürün isteklerini artık karşılayamıyordu. Hikâyeler daha karışık bir gerçekçilikle anlatılıyordu. Bu filmler, göçün 50 yıllık tarihinin ve Almanya’daki özgürlüğün birer parçasıydı. Ayşe Polat bu durumu şöyle açıklıyor: “Biz, yeni nesil, buradayız. Birer kurban değil, toplumun bir parçasıyız.” Yani yeni nesil artık kendi gerçekleri hakkında konuşmaya başladı.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

dRuslar’ın Çernobil filmi geliyor

 

Karamsar ve acılı hikâyelerden mizah ağırlıklı filmlere bir kayma var sanki. Artık her iki toplum da göç konusunda daha rahat diyebilir miyiz? Bu, Almanya’daki Türk varlığının normalleşmeye başladığını gösterir mi?
Toplumların rahatladığını söyleyemem. Hâlâ Almanya’da hangi filmlerin yapılacağına ya da hangi filme para ödeneceğine karar verenler, göçmen sorununa ve Alman-Türk göç tarihine bakmıyor. Türklerin Almanya’ya göç etmesi artık bizim ortak tarihimiz. Bu karar mekanizmalarının soruna ‘ortak tarih’ olarak bakmamaları ilginç. Ben böyle bir film yapacak olsam ‘toplumun ortasında’ neler yaşandığına bakarım. Çünkü artık bunlar toplumun içine, kalbine işlemiş durumda. Evet, normalleşme süreci başladı diyebiliriz ancak toplumlar rahatladı diyemeyiz. Bence hâlâ karmaşık ve kötü bir durum söz konusu. Genel olarak sadece film sektöründe değil, Alman toplumunda karar alıcılar Almanlar. Irkçılık aslında her yerde. İnsanları nasıl dışlarız buna bakıyorlar. Öncelikle toplumun değişmesi lazım. Gerçekliğin medyaya ve sinemaya yansıması gerekiyor.

Bu göçlerde bir de ‘arada kalanlar’ var. Sizin belgesel filminiz ‘Yedek Ülke’deki kahramanlar gibi.
Aslında son 10 yılda yeni bir fenomen oluştu ve ‘Alamancılar’ artık İstanbul’a döndü. 2006 yılında yaptığım bir araştırmada 40 bin kişinin döndüğü-nü bulmuştum. Film, Almanya’da doğan üçüncü ve dördüncü nesil Türklerle ilgili. Filmdeki dört kişiden üçü göçe zorlanmış. Mesela, Murat 15 yaşındayken ailesi onun adına karar veriyor. ‘Türkiye’ye tatile gidiyoruz’ diyorlar. Tatil bitip Murat geri dönmek isteyince acı gerçeği öğreniyor. Fatoş ise babası tarafından Türkiye’ye gönderildiğinde 18 yaşında. Pasaportu havaalanında geçersizdir diye damgalanıyor. Bülent ise devlet yetkilileri tarafından sınır dışı edilmiş. Her birinin hikâyesi farklı olsa da hepsi İstanbul’daki Almanya çağrı merkezilerinde çalışıyor. Kendilerine bir şekilde ‘yedek Almanya’ inşa etmişler.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

dAnkara Film Festivali’nin belgeselleri belli oldu

Geri dönmek çok mu zor?
İki yolu var. Biriyle evlenerek ya da iş yoluyla geri dönebilirler. Bu da çok kolay değil. Bu kişiler Türkiye’deki Alman şirketlerin çağrı merkezlerinde çalışıyor. Alman arkadaşları var. Onlar için Türkiye yedek memleket ve burada hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Bülent, Fatoş ve Murat’ın yaşadıkları küreselleşme ve sözde sınırsız hare-ket özgürlüğü ile çelişiyor. Sadece çağrı merkezi yöneticisi olan Çiğdem İstanbul’a dönme kararını kendi özgür iradesiyle veriyor. Diğerlerinin Almanya’ya geri dönmesi -orada doğmuş olsalar bile- bazı yasal sebeplerden dolayı imkânsız. Hatta Almanya’ya ziyaret için gitmek istediklerinde bile moral bozucu birçok engele takılıyorlar. Ha-yatının 20 yılından fazlasını Almanya’da geçirdikten sonra o ülkeye gitmek için vize alamamaları anakronik ve acımasız değil mi? Bu durum Alman toplumu hakkında ne anlatır? Bu gibi sorunlarla karşılaşmak beni hem şaşırtıyor hem güldürüyor.

Filminizdeki kahramanlardan Fatoş, ‘Damarlarımda Türk kanı var ama ruhumda bir Alman yaşıyor’ diyor. Nereli olduğumuz, kendimizi nereye ait hissettiğimiz kimlik tartışmalarının da bir boyutu aslında.
Fatoş gerçekten çok güzel açıklıyor ne hissettiğini. Sadece Türkiye’de doğmuşsan bu senin kendini Türk hissetmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Fatoş Türkiye’ye geri gönderildiğinde 18 yaşındaydı ve nerede yaşayacağına kendi karar veremedi. Bu onun için hâlâ travmatik bir durum. Tabii ki gidemeyeceği bu yer üzerine bir fantezi kurmuştur.

Sizin bir göç hikâyeniz var mı?
Ben göç deneyimi yaşamadım. Çok fazla Türk arkadaşım var. Ben, beyaz bir Alman olarak doğduğum için imtiyazlıyım. Bu imtiyazlılığın verdiği belli sorumluluklarım var. Böyle doğdum, değiştiremem ama bunun sorumluluğunu da taşıyorum. Uzun ve ortak bir Türk-Alman tarihimiz var. Göç, Alman toplumunu şekillendirecek ve bunu yapmaya devam edecek. Göç, ulusaşırılık… Bunları artık toplumların kabul etmesi lazım. Değişmez ve geri döndürülmez bir süreç artık. Belki Alman olmak için yeni ya da modern bir terim bulmak lazım. ‘Alman kimdir?’ gibi soruların cevaplarını yeniden bulmamız, tartışmamız gerek. Avrupa’nın tamamında ırkçılık büyüyor. Yasalar ne kadar katı olursa ve kendimizi ne kadar ‘Avrupa’nın Kalesi’ni savunmaya zorlarsak zorlayalım, insanların göç etmesini asla önleyemeyeceğiz ve bence bu onların hakkı. Rahat ve güvenli bir hayat sürmek yalnızca bizim hakkımız değil. Politikaların bu gerçeğe ayak uydurması gerekiyor. Evet, belki başlangıçta bu kişisel bir durumdu fakat sonradan daha çok politik bir konu hâline geldi ve ben bunu filmim ‘Wir sitzen im südem’de (Yedek Ülke) ele aldım.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

dÖdüllü “Saz” belgeseli BluTV’de

dPera’da Alman film günleri başlıyor

 

Birbirinden farklı göç hikâyelerini dinlemiş bir yönetmen olarak ‘göç’ sizin için ne ifade ediyor?
Buna cevap vermesi kolay değil aslında. ‘Zenginlik’ olabilir. Farklı bakış açılarından farklı dünyalara bakma fırsatınız oluyor. Aynı zamanda uzun bir öğrenme süreci. Küresel dünyada insanlar artık sınırda sıkıntı yaşamadan göç edebiliyor. Çok kültürlülüğün hâkim olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Nerede yaşarsanız yaşayın insanlar her daim göç edecek. Her yıl binlercesi Avrupa’ya geçerken Akdeniz’de ölüyor. Bu bağlamda Avrupa Kalesi olmak, yani sınırlarınızı kapamak, dışarıdan göç almamak çözüm değil.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram