AKP’nin suçlarını görmezden gelmek devleti savunmak mı?

Türkiye’nin insan hakları konusundaki tutumu, küçük bir çocuğun gözlerini kapattığında her şeyin karardığını düşünmesi kadar yanlış ama masum değil. Suçlar birikti, birikiyor. “Cenevre’de Türkiye devleti yargılanıyor” hassasiyeti ile olup biteni görmezden gelenler “devletçilik” yapmış değil, AKP’nin suçlarına ortak olmuş oluyor.

ALİN OZİNİAN 07 Ekim 2021 YAZARLAR

Haftalardır sosyal medya aracılığı ile hakkındaki infaz erteme talebinin hayata geçirilmesi için yardım isteyerek sesini duyurmaya çalışan kanser hastası Ayşe Özdoğan bu hafta cezaevine gönderilmek üzere polis tarafından evinden alındı.

Özdoğan’ın kardeşi Emine Erdem, ablasının sağlık kontrolünden geçtikten sonra Denizli cezaevine götürüldüğünü, cezaevinde üşüdüğünü, sağlığının kötüye gittiğini, soğuk nedeniyle yüzündeki şişliklerin arttığı ve yaralarının kanadığı söyledi. Cezaevindeki ilk günden itibaren günübirlik hastaneye götürülen Özdoğan, 5 Ekim’de kalp ritim bozukluğu sebebi ile hastaneye kaldırıldı.

Gülen cemaatine yönelik soruşturmalar kapsamında 9 yıl 4 ay hapis cezası verilip, cezası onanan 4. evre kanser hastası Özdoğan’ın infaz erteleme talebi reddedilmişti. Özdoğan sosyal medyada bu talebi için sayısız kez çağrılarda bulunurken, Özdoğan’a destek olanların büyük kısımına hastanın kesinleşen “suçu” hatırlatıldı.

Bu yaşananda asıl sorun Özdoğan’ın suçlu ya da masum olması ihtimali değil, Türkiye yargısının ve toplumunun büyük kısmının suçlunun da hakları olduğunu hiçe sayması, şeytanlaştırdığı gruptaki insanların, insan haklarından yararlanmasına karşı çıkıyor olması.

Özdoğan’a az da olsa önemli isimlerden destek geldi, yapılanın hukuksuzluğuna dikkat çekildi. HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, sosyal medyada “Ayşe Özdoğan tutuklanmasın” mesajını paylaştı. “İnfaz bu durumda ertelenmezse ne zaman ertelenecek?” diye sordu.

DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu, Özdoğan’ın cezaevine konulmasının işkence olduğunu belirterek, “Ayşe Özdoğan zaten işlediği herhangi bir suça göre değil, varsayılan mensubiyetine göre yargılandı. Dosyasında suç teşkil eden bir eylem yok. Görevi adalet dağıtmak olsa da adaletsizliklerin bekçisi konumunda.” dedi.

CHP’li Sezgin Tanrıkulu, Özdoğan’ın hemen tahliye edilmesini gerektiğini belirterek “Bu kadar taşlaştı mı kalbiniz? “dedi.

Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca, Özdoğan’ın dönemin gaddarlığının sembolü olduğunu söylerken “Şu perişanlığı izleyip gece rahat uyuyana da yuh olsun” dedi.

Ana-akım medyanın gündemine düşmeyen bu haber, muhalif basın oldukları iddiasındaki çoğu yayının da gündemine gelmedi. Devlet baskısı, uzun süredir alışılan ve içselleştirilen bir otosansür yarattı.

Türkiye’de yaşanan hukuksuzluk, haksızlık, insan hakları ihlallerinin basına yansımaması, bu konuda gerekli bir kamu vicdanın gelişmemesi, bu olayların tamamen sümen altına itilmesini ve unutulmasını sağlayamıyor. Dünya, Türkiye’de neler olup bittiğini takip ediyor, tartışıyor hatta yargılıyor.
İsviçre Cenevre’de Türkiye’de işkenceye maruz kalanlar ve görgü tanıklarını dinleyen sembolik ‘Türkiye Mahkemesi’nin (Turkey Tribunal) hakimler kurulu, 4 gün süren oturumların ardından 24 Eylül’de bir kapanış belgesi yayımladı.

Türkiye’de özellikle Kürtler ve Gülen hareketi ile bağlantılı olanlar ya da destekleyenlerin organize ve sistematik işkenceye maruz kaldığı sonucuna vardı. Zorla kaybetmelerde de Türk devleti adına çalışan MİT görevlilerinin yer aldığına dair makul nedenler olduğunu belirten hakimler kurulu, Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda uluslararası kanunların yüklediği sorumlulukları yerine getirmediğinin altını çizdi.

Belçika’da başkanlığını Prof. Dr. Johan Vande Lannote’nin yaptığı bir hukuk bürosu tarafından gerçekleştirilen Türkiye Tribünali, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini masaya yatırdı.

Cenevre’deki bu sivil mahkemede dünyaca ünlü, tarafsız ve yüksek itibarlı yargıçlar yer aldı.
Halk Mahkemesi adı verilen, resmi bir mahkeme olmayan ve dolayısı ile uluslararası hukuk bağlamında bir bağlayıcılığı bulunmayan sonuçlar, Türkiye’deki hak ihlallerinin hiçe sayıldığı bu dönemde tarihe not düşmüş, ve durumu dünyaya anlatmış oldu.

Türkiye’de yıllardır yaşanan, özellikle 2015-2016’da birlikte yükselişe geçen insan hakları ihlalleri, savaş suçları, işkenceler incelenerek, uluslarası toplumun dikkati yaşanan bu hukuksuzluklar üzerine çekildi. Amaç, oluşturulacak bir kamuoyu ile Türkiye’nin işlediği suçlar kapsamında Lahey’de yargılanmasını sağlamak.

Mahkemeye bazıları AİHM’in eski yargıçları olmak üzere 6 tanınmış yargıç katıldı, mahkemeye eski AİHM yargıcı Dr. Françoise Barones başkanlık etti. Avrupa Birliği Parlamenteri Kathleen Van Brempt ve Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi Başkanı Marie Arena gibi isimler gözlemciler arasında yer aldı. Türkiye’nin iddiaların tarafı olduğu için davet edildiği ancak davete cevap bile verilmediği ifade edildi.

Dr. Françoise Barones’in ilk gün okuduğu basın bildirisinide, Türkiye’nin Bern Büyükelçiliği üzerinden mahkemenin engellemeye çalışıldığı da bildirildi. 4 gün boyunca alanında uzman kişiler tarafından ‘İşkence, Zorla Kaybetmeler’, ‘Cezasızlık, Basın ve İfade Özgürlüğü’, ‘Adalete Erişim Hakkı’ ve ‘İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçlar’ başlıklı 6 rapor sırasıyla sunuldu.

Sunulan raporlarda bütün uygulamaların Türkiye’de 2016 darbe girişimi süreci ve sonrasıyla sınırlı olmadığı, bütün suçlamaların eskiye giden sistematik bir ihlal olduğu tespiti yapıldı. Tüm hak ihlallerinin, 2016’daki rejim değişikliği ile birlikte büyük bir tırmanışa geçtiğine dikkat çekildi. Türkiye’de işkencenin ve zorla kaybetmelerin bir devlet politikası olduğu ve özellikle Kürtlere karşı işlendiği belirtildi.

Polis şiddeti ve cinayetleri, MİT’in kaçırma olayları ve işkenceleri de raporlara yansıdı. Türkiye Tribünal’in 4’üncü gününde ‘Roma Statüsü’ kapsamında İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçlar başlığı ile Tribünal’i kuran Dr. Johan Vande Landotte raporunu sundu. Raporunda Türk devletinin işkence ve insan kaçırma politikasını aktif olarak desteklediğini ve teşvik ettiğini söyledi.

Özetlemek gerekirse Türkiye’de yıllardır yaşanan insan hakları ihlallerini görmezden gelmek, yardım isteyen insanların sesini duymamak sorunu çözmüyor, “biz” yokmuş gibi yapınca, o tarafa bakmayanca suçlar yok olmuyor.

Türkiye’nin insan hakları konusundaki tutumu, küçük bir çocuğun gözlerini kapattığında her şeyin karardığını düşünmesi kadar yanlış ama masum değil. Suçlar birikti, birikiyor. “Cenevre’de Türkiye devleti yargılanıyor” hassasiyeti ile olup biteni görmezden gelenler “devletçilik” yapmış değil, AKP’nin suçlarına ortak olmuş oluyor.