Varlık ile birliğin dansı

Attar'ın hikâyesinde kuşlar zaaflarından sıyrılıp fenaya erdiklerinde ulaşırlar Simurg’a. Ve buldukları sembolik olarak kendilerinden başkası değildir. Menzile varan otuz kuş Simurg’un kendisidir. "Si-murg" Fars dilinde otuz kuş demektir.

SAFİYE YİĞİT 21 Mart 2021 YORUM

Mantık-ut Tayr’ın bir el yazmasından kesit (16. yüzyıl).

Hepimiz yakınlık peşindeyiz. Varlığımızı bir diğerinde eritmek, kendi benliğimizden çıkıp bir başkasında var olmayı deneyimlemek isteğindeyiz.

Bedenen yahut ruhen.

Belki bazen, hayalen.

Mevlana Celaleddin Rumi de  “Sen ve ben daha önce hiç ‘sen’ ve ‘ben’ diye bir ayrımı duymamış gibi yaşamalıyız” diyerek ruhumuzun devasının burada saklı olduğunu söyler.

“Varlık birdir, kesret ise bir sanrıdan ibarettir” dendiğinde içte hissedilen yeşerme, ikiliklerin silikleşmesi ve anlam dünyamızın ayrışmaların aksine senteze ulaşma üzerinden yeniden kurgulanma ihtimalinin verdiği iç aydınlığı da neden? Tasavvufi ifadeyle, ‘cem’ makamından ‘fark’a geçerken hissedilen ruhi direniş ne söylüyor bize?

Başlangıçta var olanın birlik olduğunu ve biz şeyleri ayrıştırmaya başladığımızda varlıktan bir adım uzaklaştığımızı iddia eden Parmenides’in iki bin yılı aşkın bir zaman öncesinden bugüne ulaşan söylemi hâlâ gizemini korusa da son dönem araştırmalar bize varlığın birliği olasılığını yeniden düşündürüyor.

Nobel ödüllü fizikçi Erwin Schrödinger* ‘kuantum gerçekliğinin’ -yani belirli nesnelerin atom altı bir ölçekte yakın zamanda karşılaşılan ampirik özelliklerinin- varlığın birliği fikrine hatırı sayılır bir ihtimal getirdiği konusunda nettir ve şunları söyler: “Açıkçası sadece bir alternatif var. Zihinlerin veya bilinçlerin birliği. Onların çokluğu sadece görünüştedir, gerçekte tek bir akıl tek bir varlık vardır… Tanrı ile mistik olarak deneyimlenen birlik, var olan güçlü önyargıların ağına takılmazsa bu şekilde anlaşılabilir. Dolayısıyla bu, Batı’da Doğu’da olduğundan daha az kolay kabul edileceği anlamına geliyor.”

İkiliğin kalmadığı, diğer sözde-varlıklara nazaran varlığı esas olan tek bir hakikatin diliyle her şeyin yeniden tanımlandığı bir dünya hayali kurulabilir mi? Çokluğu bizim zihinlerimizin ürettiği bir yanılsama olmaktan öte görmemek ne kadar mümkün?

Bunun üzerine biraz düşünelim. “Bu kabul doğru mu?” diye değil sadece, bize ne hissettiriyor diye…

HEGEL’DEN ANNE CARSON’A…

Felsefenin en temel uğraşlarından biri de varsayımların gerçekliğini interaktif bir bütünlük içinde kavrama çabasıdır.

Kanadalı şair ve yazar Anne Carson,** Hegel’in felsefesinde onu en çok etkileyenin Hegel’in kavramları yan yana getirerek nasıl durduklarını görmedeki cesareti olduğunu söyler. Bir nevi iki kavramı zihinde dans ettirerek, gramerin ve dilin sınırlarını zorlar Hegel. Ki ona göre özne ve nesne ‘ikilikleri’ ve klasik dil kurallarının dışına çıkabilmelidir felsefe. Hegel, “Akıl Ruh’tur” gibi bir cümle kurduğunda, bunun işlevi bir gerçeği ileri sürmek değil, Akıl’ı Ruh’la yan yana koymak ve anlamlarının birbirine karışmasına izin vermektir.

Carson bunun yaratıcı yazar zihnine ne kadar da iyi geldiğini ifade eder ve şunu söyler: “Kelimelerin birbirini karşılıklı olarak yeniden tanımladığı ve nazikçe diğerini kendi kavramsal mahalline sürüklediği bu felsefi alandan çok memnun kaldım.”

Öyleyse: “Varlık Bir’dir!”

OTUZ KUŞUN YOLCULUĞU

Birçoğumuz bu düşünce alıştırmasına Feriduddin Attar’ın Mantık-ut Tayr’da kaleme aldığı hikâye ile açılmış ve sıradışılığı içinde ruha çok da aşina gelen bu anlatımı zevk etmişizdir. Mevlana’nın ruhani rehberi olarak kabul ettiği Attar, bu eserinde varlığın birliğine işaret eden en etkileyici alegorilerden birini sunar. Hikâyede kuşlar, Simurg’a ulaşmak için Hüdhüd’ün rehberliğinde yola çıkarlar. Yolculuk boyunca geçtikleri vadilerde kendi benliklerinden, zaaflarından sıyrılıp fenaya erdiklerinde ulaşırlar Simurg’a. Ve buldukları sembolik olarak kendilerinden başkası değildir. Hedefe varan otuz kuş Simurg’un kendisidir. Si-murg, Fars dilinde otuz kuş demektir. Kendilerinde olanı dışarıda aramış, en zorlu vadilerden geçtikleri bu yolculuğu aslında kendilerine yapmışlardır. Hakikat de, varlık da birdir ve kendi sözde-varlıklarını tek vücut içerisinde eritebildiklerinde birlik hakikatine varmış sayılır otuz kuş.

Ayrışmaların, tanımlamaların ve zıtlıkların yitip gittiği yerdir birlik. Şiirlerinde kendi halini zıtlıklar üzerinden tanımlayan Mevlana Celaleddin Rumi de kullandığı paradoksal ifadelerle birçok derin mananın yanısıra bu hakikate işaret etmektedir. Divan-i Kebir’de şöyle seslenir:

Hem saki yu hem mestem
(hem sakiyim hem mestim)

Hem farkem u hem buhtem
(hem ayık hem şaşkınım)

Hem derdem u dermanem
(hem derdim hem dermanım)

Hem hunem u hem şirem
(hem avım hem aslanım)

Hem tıflem u hem pirem
(hem çocuğum hem yaşlıyım)

Hem çakir u hem mirem
(hem köleyim hem efendiyim)

Men ne menem ne men menem
(ben ne benim ne ben benim)

Mevlana bunları söylerken, ilahi aşkın şiddetiyle hem içsel bütünlüğünün parçalandığını hem de tanımlamaların ve sınırların birlik hakikatinde yitirildiğini imlemektedir. Ki benlik iddiasında bulunmaktan vazgeçtiğinde ayrımların, sınırların ve birbirine zıt görünenin dahi birliğine açılır ruh.

Bu fena hali insanı yokluğa değil varlığa açan bir anahtar hükmündedir.

Âşık sevdiğinin kalp atışlarını kendi içinde hisseder; bir iken iki, iki iken bir olur. Bu aşkı, birlik içinde algıladığı bütün yaratılmışlara yönlendirdiğinde ise o kalp, kalpler kadar genişleyecektir.

Aşkın insan mahiyetinde icra ettiği simyadır bu. Ayrımların ve uzaklıkların bir yanılsamadan ibaret olduğunu fark ettiği an yaşadığı bir inbisat ile kalbinde taşıması mümkündür bütün bir âlemi. Belki de, kişinin kendini artık tanımlamaktan aciz kaldığı, sınırların silikleştiği o ucu açık alan, birliğe en çok yaklaştığı yerdir.

Kendi sonluluğundan, sınırlarından dışarı çıkması ve yeniden bir varoluşa ermesidir âşığa “ben ne benim ne ben benim” dedirten. İkiliğin kalktığı, ruhu birliğin tadına açan bu zevk ediş aynı zamanda ünsiyetin en lezzetli, en aşkın halidir. Ben ve sen ayrımının birbirine karıştığı ve kişiyi fanilikten sonsuzluğa adım attıran bir hal olmasındandır belki de, aşkın en çok peşine düşülen, adına övgüler dizilen his olması.

Ademi tanımadığımız, belki hatırlamadığımız için varlığı tam olarak zevk edemiyoruz.

Halbuki ‘meratib-ül adem’den sıyrılıp varlık lütfuna mazhar olduk hepimiz.  Ama aşkın öncesini biliyoruz, tamamlanmamışlığı, tam vücuda çıkmamışlığı hatırlıyoruz.

Tam da burada varlığın lezzetiyle birleşiyor aşkın lezzeti. Varoluşsal lezzeti duyabilmek için aşkla “yeniden” var olmak lazım demek ki.

 

 

* “My View of the World” in Quantum Questions: Mystical Writings of the World’s Great Physicists, ed. Ken Wilber, Boston: Shambhala, 2001.

** Anne Carson, “Merry Christmas from Hegel” in Float

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram