‘AİHM’in Demirtaş kararı diğer ‘silahlı terör örgütü’ davaları için kazanımdır’

Anayasa Mahkemesi eski raportörü Dr. Selami Er, AİHM Büyük Dairesi ile AYM'nin Demirtaş kararlarını karşılaştırdı: Büyük Daire'nin Demirtaş'ın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine hükmetmesi, yargılamaların siyasi olduğunu ve devlet aygıtının sistematik hak ihlalleri gerçekleştirdiğini göstermektedir.

SELAMİ ER 29 Ocak 2021 YORUM

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Selahattin Demirtaş ile ilgili Büyük Daire kararı kamuoyunda birçok yönü ile tartışıldı. Bu yazıda AİHM’nin Demirtaş kararını, AYM’nin Demirtaş kararları ile kıyaslayacak ve devam eden yargılamalara etkisi üzerinde değerlendirmeler yapacağız.

Gündemin hızla tüketildiği Türkiye’de okuyucuyu  birkaç yıl geri götürerek bugüne nasıl gelindiğini hatırlatmak gerekiyor.

‘ÇÖZÜM SÜRECİ’Nİ AKP HÜKÜMETİ VE HDP BİRLİKTE YÜRÜTTÜ 

Hatırlanacak olursa 2012 yılının sonunda Kürt sorununa kalıcı bir çözüm bulmak amacı ile “çözüm süreci” adı verilen ve merkezinde AKP hükümeti ile HDP’nin bulunduğu bir süreç başlatılmış, bu kapsamda hükümetin isteği ile HDP milletvekilleri Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapmış ve 2015 yılı şubat ayında dönemin Başbakanı ile varılan Dolmabahçe mutabakatını ilan etmişti. Bir yandan bu süreç yaşanırken 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında Suriye’de IŞİD Türkiye sınırına yakın olan Kobani şehrine saldırmış ve burada YPG ile aralarında silahlı çatışmalar olmuştu. Bu dönemde Demirtaş ve diğer HDP yetkilileri ile KCK yöneticileri Kobani’ye destek vermek amacı ile halkı sokağa davet etmişlerdi.

2015 yılı haziran ayında yapılan genel seçimlerde AKP ilk defa salt çoğunluğu kaybetmiş, HDP ise oylarını %13’ün üzerine çıkararak ikinci büyük muhalefet partisi olmuştu. Hemen sona Temmuz 2015’de Ceylanpınar’da gerçekleşen ve halen failleri bulunamayan terör saldırısında iki polis memurunun şehit olmasının ardından güvenlik güçleri ile PKK arasında tekrar çatışmalar başlamış ve çözüm süreci bitirilmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan terör saldırılarından HDP yetkililerini sorumlu tutarak bedelini ödeyeceklerini açıklamıştı.

AKP TEKRAR ÇOĞUNLUĞU ELDE EDİNCE ÇÖZÜM SÜRECİ BİTİRİLDİ

Bu süreçte PKK yöneticileri ise halkı silahlanmaya ve tünel kazmaya çağırmış, yetkililerce bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağı ilan edilerek operasyonlar yapılmış ve “hendek olayları” adı verilen acı hadiselerde siviller dahil çok sayıda insan hayatını kaybetmişti.

Kasım 2015’de yapılan erken seçimlerde AKP tekrar çoğunluğu elde etmiş, Mart 2016’da Cumhurbaşkanı milletvekili dokunulmazlıklarının bir an önce parlamentoda görüşülmesi gerektiğini açıkladıktan sonra Mayıs 2016’da geçici bir madde ile Anayasa’nın 83. maddesinin 2. fıkrasında yer alan yasama dokunulmazlığı bu tarihten önce meclise gelen dosyalar için kaldırılmıştı.

Kasım 2016’da ise Demirtaş ile beraber 12 HDP milletvekili göz altına alınmış ve devamında Demirtaş, silahlı terör örgütü kurma, örgüt üyeliği, örgüt propagandası yapma, suç ve suçluyu övme ile halkı kin ve düşmanlığa teşvik gibi suçlamalar ile tutuklanmıştı. Bu suçlamalar Demirtaş’ın yaptığı açıklamalar, Demokratik Toplum Kongresine katılma ve bir KCK yöneticisi ile 2008 yılında yaptığı Strasburg’ta Avrupa Birliği Parlamentosu’nun bir toplantısına katılması gerektiği ile ilgili konuşmaya dayandırılmıştı. Ancak Demirtaş bu toplantıya katılmamıştır. Demirtaş hakkında verilen ilk mahkeme kararı 4 Aralık 2018 tarihinde kesinleşmiş ve 4 yıl 8 aylık cezanın infazı tamamlandıktan sonra 31 Ekim 2019 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile tahliye edilmesi gerekirken, önceki soruşturma ile benzer iddia ve delillere dayanan yeni bir soruşturma kapsamında tekrar tutuklanmıştı.

AYM ÜYESİ YILDIRIM: DEMİRTAŞ’IN ÖZGÜRLÜK, GÜVENLİK, SEÇME VE SEÇİLME HAKLARI İHLAL EDİLDİ

Demirtaş, tutukluluğa itiraz ederek AYM’ye başvurmuş, ancak AYM tutuklulukla ilgili başvuruyu kuvvetli suç şüphesi bulunduğu ve somut olayın özellikleri göz önüne alındığında tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu sonucuna vararak kabul edilemez bulmuştur. Tutukluluğun siyasi amaçlı olduğu iddiasını ise AYM incelemeye gerek görmemiş, ifade ve düşünce hürriyeti ve seçme ve seçilme hakları yönünden de başvuru kabul edilemez bulunmuştur. Üstelik Demirtaş cezaevinde iken cumhurbaşkanı adayı olup iki önemli seçim kampanyasını içeriden yürütmek zorunda kaldığı halde. Bu karara “Mahkemenin ışıkları yanıyor” twiti sonrasında iktidar medyası tarafından hakkında linç kampanyası başlatılan üye Engin Yıldırım muhalif kalmış ve karşı oy görüşünde Demirtaş’ın dokunulmazlığı kaldırıldıktan sonra 10 defa yurt dışına çıktığı halde kaçma şüphesinin kararda değerlendirilmediği, yeterli suç şüphesi olsa da, tutuklama yerine daha hafif bir tedbir öngörülebileceği, başvurucunun 5 milyondan fazla oy alan bir parti lideri olduğu, tutuklu yargılanması nedeniyle yasama faaliyetlerine katılamadığının açık olduğu belirtilerek özgürlük ve güvenlik hakkı ile seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir.

‘HER ŞEHİDE KARŞI BİR HDP’Lİ İNDİRİLMELİ’ PAYLAŞIMINA TAKİPSİZLİK VERİLDİ

Bu sırada Demirtaş ve HDP’li vekiller hakkında iki öğretim üyesinin “Bu iş böyle olmaz. Her şehidimize karşılık bir HDP milletvekili indirilmeli.” ve  “… Üniversitesinin pkk aşkı. Sonuna kadar destekliyorum hocamızı. Her şehit için bir HDP milletvekili indireceksin bak kalıyor mu terör.”  şeklinde yaptıkları paylaşımlar nedeni ile suç duyurusunda bulunulmuş, ancak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Demirtaş’ın bu konuda yaşam hakkı şikayeti ile yaptığı bireysel başvuru da AYM tarafından ifadede kasıt açık olduğu halde “indirmek” kelimesinin komik yorumları ile açıkça dayanaktan yoksun bulunmuş ve bu karara da Engin Yıldırım muhalif kalmıştır.

Kararları okuduğumuzda AYM’nin iktidara muhalif söylemleri kuvvetli suç şüphesi bağlamında yeterli görmek amacı ile gayret gösterdiği, bunu desteklemek için iddianamelerde geçen sayfalarca argümanı karara taşıdığı, ancak diğer yandan iktidar destekçilerinin tehdit ve şiddet çağrılarını ise makul göstermek için çaba sarf ettiği, dolayısı ile cemaat davalarında olduğu gibi Kürtlere yönelik davalarda da objektifliğini kaybettiği anlaşılmaktadır.

AYM 5 MİLYONDAN FAZLA OY ALAN DEMİRTAŞ’IN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI İHLALİ ŞİKAYETİNİ İNCELEMEYE BİLE GEREK GÖRMEDİ 

AYM 2020 yılının Haziran ayında ve ancak AİHM Demirtaş hakkında ihlal kararı verdikten sonra sadece tutukluluğun makul süreyi aştığı (yaklaşık 4 yıl) gerekçesi ile bir ihlal kararı vermiş, ancak ihlalin giderimi için yeniden yargılamaya (tahliye edilmek üzere) hükmetmeyerek sadece tazminat ödenmesini yeterli görmüştür. Bu başvuruda AYM, ilginç bir şekilde 5 milyondan fazla oy alan Demirtaş’ın seçme ve seçilme hakkına yönelik şikayetini, tutuklulukla bağlantılı olduğu gerekçesi ile incelemeye gerek görmemiştir.

Demirtaş’ın avukatıyla görüşmesinin teknik araçlarla kayda alınması, infaz memurunun görüşmeyi izlemesi ve belge alışverişinin sınırlandırılması, mensubu olduğu partinin grup toplantısı için gönderdiği yazıya ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ile Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’ne gönderdiği mektuplara el konulması nedenleriyle yaptığı başvuru da AYM tarafından hak ihlali olmadığı şeklinde sonuçlandırılmıştır. Sonuç olarak AYM Demirtaş’ın bugüne kadar 7 başvurusu hakkında karar vermiş, ancak sadece tutukluluğun uzun sürmesi nedeni ile bir ihlal tespit etmiş, bunun giderimini de tazminat olarak belirlemiştir. Başka bir şekilde ifade edersek, Erdoğan’ın hak ihlallerinden sonra “parası ne ise veririz” mantığına uygun bir yargılama denebilir.

AİHM BÜYÜK DAİRESİ, AYM’NİN DEMİRTAŞ KARARLARININ CANINA OKUDU

AİHM, Kasım 2018’de Demirtaş’la ilgili Daire kararında oy birliği ile, Sözleşmenin 5. maddesinde yer alan  özgürlük ve güvenlik hakkının 3. fıkrasının (uzun tutukluluk) ve serbest seçim hakkının ihlal edildiğine, ayrıca Sözleşme’nin 18. maddesinin (Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz hükmü) 5. maddenin 3. fıkrasıyla bağlantılı olarak ihlal edildiğine karar vermiş, ancak Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan ifade hürriyeti şikayetini ayrıca incelemeye gerek görmemişti.

Bu karara karşı hükümet ve Demirtaş’ın avukatları başvuruyu temyiz şeklinde değerlendirebileceğimiz Büyük Daireye taşıma talebinde bulunmuşlar ve 22 Aralık 2020 tarihinde Büyük Daire, AİHM’nin ilk kararından çok daha ağır hak ihlalleri tespit ederek başvuru hakkında nihai kararını vermiştir.

BAKANLIK, AİHM’E AKP’LİLERİN DE DOKUNULMAZLIĞI KALDIRILDI DİYE YALAN SÖYLEDİ

Büyük Daire Kararı yaşanan süreçte iktidarın rolünü ve hukuk dışı davranışlarını ciddi şekilde sorgulayıp yargılarken, diğer taraftan da adeta AYM kararlarının canına okumaktadır. Ayrıca kararda gerek hükümetin ve gerekse AYM’nin gerçeği yansıtmayan (nezaket gereği yalan denmiyor) beyan ve ifadelerine de yer veriliyor. Örneğin AYM kararında Demirtaş’ın ilk başvurusunda Sözleşmenin 5/3 maddesi (uzun tutukluluk) yönünden şikayet olmadığı belirtildiği halde, başvuru dilekçesinin 21-30. paragraflarında bu şikayetin açıkça yer aldığı tespit edilmiştir. Hükümet (Bakanlık) ise savunmasında  dokunulmazlıkların kaldırılmasının sadece muhalefete yönelik olmadığı, AKP ve MHP’li vekillerin de etkilendiğini, AKP’den beş, CHP’den dokuz ve MHP’den bir milletvekilinin dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra ceza aldığını belirtmiş, ancak bunların kimler olduğu sorulduğunda cevap verememiştir.

UTANMA DUYGUSU OLMADIĞI İÇİN AYM’DE KİMSE SORUMLULUK ALMADI  

Kurumların içinin ne kadar boşaltıldığını, yüksek mahkeme dahil bürokrasideki seviyeyi ve devletin kurumlarının mafya ve şark kurnazı dolandırıcı tüccar karışımı bir mantıkla idaresini gözler önüne seren bir durum. Ne var ki bu rezil durum nedeni ile ne Bakanlıktan ve ne de AYM’den sorumluluk alan, özür dileyen ya da açıklama yapan birini de göremiyoruz. Bir nevi bürokraside liyakat ile beraber haya (utanma) da ortalıktan kaldırılmış gibi. Bir hukuk devleti ve yüksek mahkeme için utanılası bu durum, maalesef tüm ülkenin uluslararası camiadaki itibarına ciddi zarar vermekte, tabiri caizse muz cumhuriyeti seviyesine düşürmektedir.

Büyük Daire kararında öncelikle Demirtaş’a isnat edilen suçlamaların nerede ise tamamının konuşmalarına dayandırıldığı ve bu konuşmaların Demirtaş tarafından Meclis çalışmalarında yapılan konuşmalar ile benzer içerikte olduğu tespit edilerek, bu konuşmalar Anayasanın 83. maddesi (milletvekili dokunulmazlığı) kapsamında incelenmiştir. Kararda bu incelemenin daha önce ne derece mahkemelerince ne de AYM tarafından yapılmamasının da hayret verici olduğu ifade edilmiştir.

AİHM: DOKUNULMAZLIKLARIN KALDIRILMASI DOĞRUDAN MUHALEFETİ HEDEF ALIYOR

AİHM, yapılan Anayasa değişikliği ile dokunulmazlıkların kaldırılmasının doğrudan muhalefeti hedef aldığını, dokunulmazlıkları kaldıran hükmün ileriye değil, geriye yürütülür şekilde formüle edildiğini, bir milletvekilinin vekil olduktan sonra yaptığı konuşmalar nedeni ile dokunulmaz olduğunu ve bunun bir gün geçmişe etkili şekilde kaldırılacağını öngörmesinin mümkün olmadığını tespit ederek tutukluluğa esas (dokunulmazlıkları kaldıran) düzenlemenin hukuki olmadığı (kanunla öngörülmüş sayılamayacağı) sonucuna ulaşmıştır.

Kararda ayrıca tutukluluğa gerekçe gösterilen konuşmaların Sözleşme tarafından korunan ifade hürriyeti kapsamında olduğu belirtilerek İnsan Hakları Komiseri’nin, Türk yargısının (savcılık ve mahkemeler) analiz ve delil filtrelemesini Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin AİHM içtihadı ışığında yapmadığı ve bunun sistematik bir ihmal oluşturduğu görüşü ile Venedik Komisyonu’nun, yerel mahkemelerin, Ceza Kanunu’nun 314. maddesi bağlamında kişilerin silahlı örgüte üyeliğini değerlendirirken genellikle oldukça zayıf deliller temelinde karar verme eğilimi gösterdiği şeklindeki görüşüne de yer verilmiştir.

SİLAHLI ÖRGÜT ÜYELİĞİ İÇİN  HÜKÜMETE MUHALİF OLMAK YETİYOR   

Kararda, tüm dava süreçlerinde AYM dahil olmak üzere Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 1. ve 2. fıkraları yönünden geniş bir yorum benimsendiği, belirli hükümet politikalarına muhalif ifadelerin silahlı örgüt üyeliği için yeterli eylemler olarak görüldüğü, eylemlerinin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğunun dikkate alınmadığı, eylemlerin ilgili terör örgütünün hiyerarşik yapısı içinde gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmadığı, Türkiye’de 314. madde uygulamasının yerel mahkemelerin keyfi müdahalelerine karşı yeterli güvenceleri sağlamadığı ifade edilmektedir.

Özetle, ifade ve düşünce hürriyeti açısından hem yapılan Anayasa değişikliği ve hem de 314. madde uygulamasının pratiğinin hak ihlaline sebep olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

DEMİRTAŞ’IN PAYLAŞIMLARI SALDIRI FİİLİNİ ÖVME SUÇU SAYILAMAZ

Tutukluluk yönünden uzun tutukluluk yanında Büyük Daire, Sözleşmenin 5/1-c maddesi (tutukluluk için makul şüphe olması gerektiği) yönünden de ihlal bulmuştur. Burada Mahkemenin cevabını bulmaya çalıştığı soru, Demirtaş’ın tutuklandığı tarihte isnat edilen suçları işlemiş olabileceği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek yeterli delil ve makul şüphe olup olmadığıdır.

AİHM, 6-8 Ekim 2014 tarihinde yaşanan vahim olaylarının Demirtaş’ın attığı twitin sonucu olarak değerlendirilemeyeceğini, bu ifadelerin şiddet yöntemlerini kullanmaya çağrı veya bir saldırı fiilini övme sayılamayacağını, ifade hürriyeti gereği kişilerin şok veya rahatsız edici ifadeler kullanabileceğini, dolayısı ile bahsedilen ifadelerin atılı suçların işlenebileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek nitelikte olmadığını tespit ederek makul şüphe kavramının Sözleşme tarafından güvence altına alınmış ifade hürriyetini kısıtlayacak şekilde yorumlanamayacağını belirtmektedir. Aynı şekilde Demirtaş’ın Demokratik Toplum Kongresine katılması ve burada sarf ettiği sözlerin de atılı suçlar için makul şüphe sayılamayacağını, bu fiil ve ifadelerin ifade ve toplanma hürriyeti kapsamında olduğu ifade edilmektedir.

‘ÖCALAN’IN HEYKELİ DİKİLECEK’ PAYLAŞIMI RAHATSIZ EDİCİ OLABİLİR AMA MAKUL ŞÜPHE İÇİN GEREKÇE OLAMAZ

Demirtaş’ın Kasım 2012’de “Öcalan’ın heykelinin dikileceği”, “1984 darbesi” ve “Şemdinli ve Eruh direnişi”  şeklindeki ifadelerini ise AİHM, bu ifadelerin Türk halkının çoğunluğu tarafından, saldırgan, şok ve rahatsız edici bulunabileceğini, polemiğe yol açabileceğini belirtmekte, ancak bu sözlerin o dönem içinde bulunulan çözüm süreci bağlamında değerlendirilmesi gerektiğinden hareketle makul şüphe için haklı bir gerekçe saymamaktadır. Mahkemeye göre bu ifadelerin, Türkiye’nin belli bir bölgesinde şiddeti özendirmeye ve güvenlik sorununu daha da kötüleştirmeye elverişli olduğu söylenemez. Zaten bu ifadeler kullanıldığı dönemde bir şiddet ve terör eylemine de sebep olmamıştır, zira şiddet eylemleri bundan üç sene sonra başlamıştır.

Bu açıklama günümüz koşullarında, ortalama bir Türk vatandaşı için anlaması zor bir durum olabilir. Ancak Demirtaş bu sözleri sarf ettiğinde hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadığını, zira o dönemin konjonktüründe bizzat hükümetin isteği ile HDP’li vekillerin Öcalan ile görüşmeye gittiğini ve Öcalan’ın iktidar tarafından da barış sürecinin aktörü kabul edildiğini, iktidar cenahından da Öcalan hakkında olumlu açıklamalar yapıldığını, iktidara yakın yazarların hakkında methiyeler düzdüğünü hatırlatmak gerekiyor.

AYM BAŞKANI ARSLAN DA ‘ÖCALAN’IN İFADE HÜRRİYETİ KISITLANDI’ DEMİŞTİ 

Kullanılan ifadelerin içinde bulunulan dönemin özellikleri göz önünde bulundurularak yorumlaması ile ilgili bir AYM uygulamasını da hatırlatalım. Öcalan’ın yazdığı “Kürdistan Devrim Manifestosu, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” adlı kitap, 2012 yılında basılmış, ardından hakkında toplatılma kararı verilmiş, bir kısmı toplatılmış, toplananların bir kısmı imha edilmiş ve daha sonra bu sorun AYM önüne bireysel başvuru olarak gelmişti. Kitabın basım ve dağıtımı ile ilgili soruşturma başlatılmış ise de, savcılık tarafından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş, kitabın yazarı Öcalan hakkında ise soruşturma dahi açılmamıştır. Kitap ise o tarihte internetten ulaşılabilir durumda idi, ayrıca bir kısmı toplanmış olsa da birçok kişinin elinde bulunmakta idi. Hatta kitabı alarak başvuru dosyasının görüşüldüğü heyete getiren üyeler de olmuştu.

Öcalan’ın başvurusu görüşülürken şiddeti teşvik sayılabilecek ifadelerle ilgili bugün AYM başkanı olan Zühtü Arslan ve birkaç üye, bu ifadelerin içinden geçilen çözüm süreci ile birlikte okunması gerektiğini, buna ilişkin AİHM kararları olduğunu ve böyle okunduğunda ifade hürriyeti kapsamında sayılacağı yönünde yorumlar yapmış ve bu gün hayal dahi edilemeyecek şekilde Öcalan’ın ifade hürriyeti kısıtlandığı için AYM tarafından ihlal kararı verilmişti.

AYNI ZÜHTÜ ARSLAN KONJONKTÜR DEĞİŞİNCE DEMİRTAŞ’IN MASUM İFADELERİNDE KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHESİ GÖRDÜ  

Ancak aynı mahkeme ve aynı üyeler üstelik Zühtü bey mahkeme başkanı iken, konjonktür değiştiğinde Demirtaş’ın daha masum ifadelerini ifade hürriyeti kapsamında değerlendirmediği gibi, atılı suç için kuvvetli şüphe görmektedir. Bunu hukuk ile açıklamak mümkün olmasa gerek.

Demirtaş’ın KCK yöneticilerinden talimat aldığı ile ilgili iddiayı ise AİHM, öncelikle bu dinleme kayıtlarının doğruluğunun araştırılması gerektiği, bunun yargı makamlarının görevi olduğu, ancak yerel mahkemelerin savcılık tarafından sunulan bu kayıtların güvenilirliğini araştırmaya istekli olmadığını, kayıtlar doğru olsa bile bu isteğinin yerine getirilmediğini, ayrıca 2008 yılında gerçekleştiği iddia edilen bir konuşmanın şüphenin dayanağı bir olay olarak kabul edilebilmesini ve başvurucunun tutukluluğunun yıllarca devam ettirilmesini makul bulmamaktadır. Mahkemeye göre gösterilen deliler ile tutukluluğa esas iddia edilen suç arasında illiyet bağı kurulamamaktadır. Ayrıca Kavala kararına atıfla başvurucuya yönelik suçlamaların (yaptığı konuşmalar ve toplantıya katılma) Sözleşmedeki hakların kullanımına ilişkin olduğu ve cezai sorumluluk doğurmaması gerektiği belirtilmiştir.

Kararda ifade hürriyeti ile ilişkili olarak TCK 314. maddesi (silahlı örgütü suçu) ile ilgili görüş, özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilişkili olarak da dile getiriliyor ve 314. maddenin çok geniş yorumlandığı, bu yorumun keyfi uygulamalara açık olduğu, mevcut davada da bu maddenin yorumunun öngörülebilir olmadığı ifade edilmiş ve suç işlendiğine dair makul şüphe olmadığından Sözleşmenin 5/1. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Ayrıca tutukluluğun uzun sürmesi nedeni ile Sözleşmenin 5/3. maddesinin de ihlal edildiğine karar verilmiştir.

DEMİRTAŞ’IN SADECE MİLLETVEKİLİ DEĞİL, MUHALEFET PARTİSİ LİDERİ VE CUMHURBAŞKANI ADAYI OLDUĞU DA DİKKATE ALINMALIYDI

Başvuru serbest seçim hakkı (Sözleşmeye ek 1. Numaralı Protokolün 3. Maddesi) yönünden de incelenmiş, bu incelemede bir milletvekilinin tutukluluğunun ifade hürriyetine aykırı olduğu durumlarda, serbest seçim hakkının da ihlal edileceği belirtildikten sonra, başvurucunun sadece bir milletvekili olmadığı, bir muhalefet partisinin lideri ve cumhurbaşkanı adayı da olduğu, Anayasa Mahkemesi dahil yargı organlarının dosyayı incelerken bunu dikkate almadıklarını ve sadece uzun tutukluluğa odaklandıklarını, ayrıca AYM’nin iddia edilen suçlamaların doğrudan Demirtaş’ın siyasi faaliyetleri ile bağlantılı olup olmadığını incelemediğini not etmiştir.

Gerçekten de bir milletvekilinin tutuklanarak meclis faaliyetlerine yıllarca katılmasının engellenmesi ile cumhurbaşkanı adayı olduğu seçim ve referandum sürecinde cezaevinde olmasının nasıl serbest seçim hakkının ihlali olarak görülmediğini anlamak mümkün değildir.

AİHM, HDP’li vekillere yönelik soruşturma ve tutuklamaların çözüm süreci sona erdirildikten ve Cumhurbaşkanının “HDP liderleri bedelini ödeyecek” açıklamasından sonra gerçekleştiğini, Demirtaş’ın başkanlık sistemine karşı etkili kampanya yürütmesinin tutuklanarak engellendiğini, dolayısı ile hukuki değil, siyasi bir amaç güdüldüğünü ortaya koymaktadır.

YEREL MAHKEMENİN AMACI SADECE DEMİRTAŞ’I İÇERİDE TUTMAK 

Ayrıca AİHM, Demirtaş hakkında 2019 yılında verilen tahliye kararı sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Demirtaş’a yönelik “katil” ve konuyu takip ederek iki eş başkanı bırakmayacağı şeklindeki açıklamalarından sonra tahliye edilmeden tekrar tutuklandığını belirterek, yerel makamların aslında Demirtaş’ın 6-8 Ekim olaylarında işlenen suçlar ile ilgilenmediklerini, amaçlarının Demirtaş’ı içeride tutarak siyasi faaliyetlerini engellemek olduğunu, Türkiye’deki gergin siyasi iklimin mahkeme kararlarını etki altına alabilecek bir ortam oluşturduğunu tespit etmektedir.

Mahkemeye göre Demirtaş’ın tutuklanması, yalnızca ona oy veren seçmenin Meclis’te temsil edilmesini engellemiyor, bununla beraber topluma, özgür demokratik tartışma imkanını daraltan tehlikeli bir mesaj veriliyor ve tutukluluk sebepleri ise yalnızca bir kılıf olarak kullanılıyor.

KANUNLAR YANLIŞ YORUMLANMADI, YARGILAMANIN KENDİSİ SİYASİ 

Yine Mahkeme, iki kritik seçim kampanyası sırasında Demirtaş’ın tutuklu olmasının, çoğulculuğun bastırılması ve demokratik toplum kavramının özünde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlama yönünde ağır basan bir amaç izlediği, esas amacın tartışmaya yer bırakmayacak şekilde demokrasinin aşağı çekilmesine ilişkin olduğunu vurgulayarak Sözleşmenin 18. maddesinin de özgürlük ve güvenlik hakkı ile bağlantılı olarak ihlal edildiğine karar vermiştir.

Sözleşmenin 18. maddesi, sözleşme hükümleri ile öngörülen kısıtlamaların öngörüldükleri amaçlar dışında kullanılamayacağına ilişkindir. AİHM’nin bu maddeye dayanarak verdiği ihlal kararları çok sınırlı sayıdadır ve ihlale konu ülkede hak ihlallerinin kanunların yanlış yorumlanması sonucu değil, bizzat yargılamaların amacının siyasi olduğunu, devlet aygıtının sistematik hak ihlalleri gerçekleştirdiğini göstermektedir.

BÜYÜK DAİRE KARARINA GÖRE DEMİRTAŞ SİYASİ BİR MAHKUM VE ESİRDİR

Bir hukuk devleti için kara leke sayılacak bu durum AİHM mekanizmasından çıkarılmadan bir önceki durak olarak sayılabilir.

Tespit edilen ihlallerin giderimi için ise 25.000 Avro manevi tazminat yanında AİHM, Demirtaş’ın derhal tahliye edilmesi gerektiğini karara bağlamıştır.

Kararın açıkça ilan ettiği gerçek, Demirtaş’ın siyasi bir mahkum veya esir olduğudur. Gerçekten Haziran 2014 seçimlerinde AKP ilk defa çoğunluğu kaybetmese, Demirtaş’ın seni başkan yaptırmayacağız kampanyası toplumda karşılık bulmasa, 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğuna dair sert söylemleri iktidarı bu kadar rahatsız etmese veya çözüm süreci AKP’nin oylarını arttırsa idi Demirtaş’ın mahkum edilmeyeceğini bugün makul düşünen herkes açıkça ifade etmese de vicdanında kabul etmektedir.

DEMİRTAŞ KARARI DİĞER SİLAHLI ÖRGÜT DAVALARI İÇİN BİR KAZANIM

Kararın silah örgüt suçu iddiası ile devam eden yargılamalara etkisi yönünden baktığımızda çok önemli iki kazanım olduğunu görüyoruz. Birincisi suçu düzenleyen TCK 314. maddesinin Türkiye’de savcılık ve mahkemelerce çok geniş yorumlandığı, şiddet içermeyen eylem ve ifadelerin bu kapsamda değerlendirildiği, bu yorum ve  uygulamasının artık  öngörülebilir olmaktan çıktığı tespitidir. Dolayısı ile şiddet içermeyen ifade ve eylemler gerekçe gösterilerek tutuklanma veya mahkum olunması halinde kanunilik şartı yerine getirilmediğinden tutukluluk yanında kesinleşen davalarda adil yargılanma hakkı yönünden de ihlal tespit edilmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu şekilde ihlal tespit edilmesi halinde ise davaların yeniden yargılama yapılarak beraat ile sonuçlanması gerekecektir.

İkincisi meşru hakların kullanılması anlamına gelen düşünceyi açıklama ve toplantıya katılma gibi fiillerinin suça dayanak makul şüphe konusu edilemeyeceği tespitidir. Böyle bir uygulamayı da AİHM, özgürlük ve güvenlik hakkı ile beraber ilgili hakkın (ifade veya toplanma özgürlüğü) ihlali olarak değerlendirmektedir.

DEMİRTAŞ’IN DİNLEME KAYITLARINI DOĞRULUĞUNU ARAŞTIRMAMAK HAK İHLALİ İSE…

Türkiye’de her geçen gün daha fazla kişi terör örgütü üyesi suçlaması ile gözaltına alınmakta, tutuklanmakta ve ceza almaktadır. Bu kişiler atanan rektörü protesto eden öğrenciler, iktidarı eleştiren paylaşımlarda bulunan sosyal medya kullanıcıları, yasal dernek, vakıf ve sendikaların üyeleri, yasal bir bankanın mudileri, görevlerini yasalar çerçevesinde yerine getiren, ancak muhalif oldukları düşünülen kamu personeli olabilmektedir. Tüm sayılan bu kişilerin faaliyetleri meşru ve yasal olan hakların kullanılması ile ilgili olup, suçla ilgisi bulunmamakta ve bu eylemlerinin bir gün örgüt üyeliğine delil olarak önlerine çıkacağını önceden öngörmeleri mümkün bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu iddialar ile yargılanan ve ceza alanların da aynı kriterler uygulandığında haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekecektir. Nasıl ki AİHM yerel mahkemelerin Demirtaş’ın KCK yöneticilerinden talimat aldığı iddia edilen ve savcılık tarafından sunulan dinleme kayıtlarının doğruluğunu ve güvenilirliğini araştırmaya istekli olmadığını, kayıtlar doğru olsa bile bu isteğinin yerine getirilmediğini belirtmiş ve ihlal kararına dayanak yapmış ise örneğin Bylock yargılamalarında da benzer kararlar vermesi kaçınılmazdır. Zira cemaat davalarında artık insanlığa karşı suç işleme aparatı haline gelen yargı makamları, iki polis görevlisinin imzaladığı, içeriği çelişkilerle dolu tutanaklara dayanarak insanları yıllarca tutuklu yargılamakta, kolluğun sunduğu bu tutanakları sorgusuz geçerli kabul etmekte, savunma tarafının bu kayıtların incelenmesi taleplerini sistematik şekilde reddetmekte ve mahkumiyet kararları vermektedir. Hatta yargının üzerindeki siyasi baskı sebebiyle AYM de dahil tüm yargı sistemi Bylock verilerinin doğruluğunu ve güvenilirliğini araştırmaya cesaret dahi edememektedir.

TERÖR YARGILAMALARINDA ‘ADALETİN AÇIKÇA İNKARI’ EŞİĞİNE ÇOKTAN ULAŞILDI

Sonuç olarak artık Türkiye’de örgüt üyeliği ve örgüt yöneticiliği gibi suçlardan TCK’nın 314. maddesi uyarınca yargılamaya tabi tutulanlar esasen uluslararası standartların gerektirdiği adil bir yargılama hakkından sistematik ve yaygın bir biçimde mahrum bırakılıp siyasi iradenin çizdiği rota ve hedef doğrultusunda tamamlanması gereken zorunlu usuli işlemlerden geçirilmektedir. Bu haliyle denebilir ki artık Türkiye’de terör yargılamalarında, genel itibarıyla, bir “flagrant denial of justice” (adaletin açıkça inkarı) durumundan söz edilmesi gereken bir eşiğe çoktan ulaşılmış durumdadır.

Umarım bu dosyalar AİHM önüne gitmeden Türk yargısı ve AYM esas fonksiyonunu hatırlayarak bu hak ihlallerini giderir. Ancak görünen o ki yakın zamanda böyle bir değişim olmayacak ve Türkiye aleyhine AİHM kararlarının devamı gelecektir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram