Adaletsizlik

Bir rivayete göre, işgal altındaki Paris’te Naziler bir gün Picasso’nun stüdyosunu ziyaret eder. Sürgün ressamın politik göndermeler içeren en büyük

CAN BAHADIR YÜCE 30 Mart 2020 YORUM

Guernica / Pablo Picasso (1937)

Bir rivayete göre, işgal altındaki Paris’te Naziler bir gün Picasso’nun stüdyosunu ziyaret eder. Sürgün ressamın politik göndermeler içeren en büyük eseri Guernica’nın fotoğrafını gören Nazi subayı sorar: “Bunu sen mi yaptın?” Picasso şöyle yanıtlar: “Hayır, bunu siz yaptınız!”

Fevzi Yazıcı’nın hapiste yaptığı son çizim bana bu hikâyeyi anımsattı. Dünya hukuk tarihinin en saçma suçlamalarından biriyle (abartılı görünen bu ifadede hiç abartı yok) hâlâ tutsak olan Yazıcı ‘kuyu’sundan gönderdiği “Adaletsizlik” adlı çizimi şöyle tanımlamış: “Bu eser fonksiyonunu yitirmiş bir hukuk sistemini resmediyor.”

“Adaletsizlik” aslında Türkiye’nin eseri.

“Adaletsizlik” / Fevzi Yazıcı

Yazıcı’nın çizgileri, tıpkı bir kentin bombalanışını betimleyen Guernica gibi, hareketli nesnelerle bir kaosu anlatıyor. Terazinin çevresindeki sarmal, şimşeğe dönüşen adaletin kılıcı, boğucu eller, kaçamayan güvercin… Resimdeki sihirli lambanın varlığı, ince bir sanatçı dokunuşu. Çizgilerde, tıpkı çizerinin hikâyesindeki gibi, gerçeküstücülüğün izleri okunuyor. ‘Kuyu’nun derin olduğuna kuşku yok.

Bugün bir adaletsizlik krizinin tam ortasındayız. Yüzbinlerce tutuklu, yirmi birinci yüzyılın en tehlikeli salgınının ortasında, cezaevlerinde saat sayıyor. Virüsün bazı koğuşlara ulaştığı haberleri gelmeye başladı bile.

Sağlık kuruluşları, insan hakları örgütleri, uluslararası dernekler uyarıyor. İmza kampanyaları düzenleniyor. Yine de yetkililerin kılı kıpırdamıyor. Ne yazık ki bir süre sonra grup ayinine dönüşen sosyal medya kampanyalarından başka elden bir şey gelmiyor.

İnsanın doğal eğiliminin adalete doğru olduğu söylenir hep. (Auden yirminci yüzyılda polisiye romanın yükselişini buna bağlamıştı: Bir dedektifin eliyle suçluların bulunup cezalandırılması, adaletin yerini bulması bizi daima heyecanlandırır ve tatmin eder.) Gelgelelim bugün yığınlar sessiz. Anlaşılan adaletsizliği umursamamak da virüs gibi bulaşıcı. Üstelik bu yalnızca hapisteki insanlarla ve aileleriyle ilgili değil. Bir cezaevinde patlayacak salgın bütün çevreyi tehdit eder.

Yahudi soykırımının simgelerinden Anne Frank, henüz 15 yaşında, toplama kampında salgın yüzünden ölmüştü. 1945’te Auschwitz, Theresienstadt ve Bergen-Belsen kamplarında 17 bin tutsak tifüs salgınına yenildi. Bir bakıma Naziler, bırakalım onları salgın öldürsün, demişti. Bugün yapılanın özünde farkı yok. Güç sahipleri sanki şöyle diyor: Bizim yapamadığımızı salgın yapsın. (Kötülüğün sınırının olmadığını çoktan öğrendik.)

Yeni Türkiye’nin cezaevleri (ben “toplama kampı” demeyi yeğliyorum) haksızlığın tuğlalarıyla inşa edildi. Buraların belli gruptan ve inançtan insanları toplamak için yapıldığını biliyoruz. Sadece etnik kimliği yüzünden hapiste tutulan siyasetçinin, fakire yardım ettiği için cezalandırılan ev kadının tutsaklığı başka türlü açıklanamaz. Toplama kamplarının, mülteci kamplarının, cezaevlerinin hijyenden yoksun ortamı, oradakilerin zaten yetersiz beslenmeden kaynaklı zayıf bağışıklık sistemleri, tıbbi müdahale kısıtlılığı bir felaketin koşullarını hazırlıyor. Hasta ve yaşlı tutuklular bir an önce serbest kalmalı.

Adalet yaşamın temel gereksinimleri gibidir—tıpkı hava, su ya da sağlık gibi, önemi yokluğunda fark edilir. Adaletsizlikse öyle bir karmaşadır ki, yolsuzlukla insanların sağlığını tehlikeye atan fırsatçıyı değil, bizi bu düzen öldürür diyen işçiyi cezalandırır.

Adaletsizliğin yükü ağırdır. Tarih her şeyi unutsa da büyük haksızlıkları unutmaz. (Sokrates’in uğradığı haksızlık, o günlerde Atina’nın yıkılıp yıkılmayacağı sorusunu gölgede bıraktı.)

Adaletsizlikten daha kötü olan, haksızlıkların adalet diye sunulması… Güç sahipleri tarafından ötekileştirilen bir gazetede çalışmaktan başka suçu olmayan gazetecilerin masumiyetini artık tartışmıyoruz bile. Sadece sağlıkları için kaygılanıyoruz. Ortada bir ölüm-kalım sorunu var. Haksız yere cezalandırılanların serbest bırakılması bir lütuf ya da mutlak adalet değil, aslında bir yanlışın geç de olsa düzeltilmesi olacak.

Fevzi Yazıcı’nın çizimine şu not eşlik ediyordu: “Adalet kolay, adaletsizlik karmaşık bir şeydir.” Türkiye ne yazık ki karmaşık yolu seçti. Umarım bu karmaşa felaketle sonuçlanmaz. Korkulan gerçekleşirse suç bütün toplumun omuzlarında kalacak.

Bazen adalet insaftan başka bir şey değil. Adaletin gecikmesi ise her zaman adaletsizliktir.