6-7 Eylül’ün mirası cezasızlık

Türkiye’de cezasızlık “Vatan-millet uğruna işlenmesi gereken suçlardan dolayı suçlularının cezalandırılmaması” anlamına gelir. Bugün ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar, katilleri ataları saydıkları sürece, cezasızlık bu topraklarda uzun seneler hükmetmeye devam edecektir.

ALİN OZİNİAN 06 Eylül 2021 YAZARLAR

Fiili veya yasal olarak bir hak ihlalinin faillerinin var olan veya olması gereken yargı süreçlerine tabi tutulmaması veya uygun şekilde cezalandırılmaması ve mağdur edilenlerin onarım hakkına erişememesine — cezasızlık deniyor.

Uygulanmamazlık ve uygulamadaki yetersizliğin yanı sıra, Türkiye’de bazı suçlar konusunda mevzuat yokluğu, mevcut yasaların hak ihlallerini gidermeye uygun olmaması, mevcut yasaların hak ihlallerini gidermeyi engellemesi ve hukukun etkili şekilde uygulanmaması durumlarına da şahitlik ediyoruz.

Daha kısa ve net ifade etmek gerekirse, Türkiye’de cezasızlık “Vatan-millet uğruna işlenmesi gereken suçlardan dolayı suçlularının cezalandırılmaması” anlamına geliyor.

“Devlet için plan yapmak, devlet üniforması ya da sivil olarak yapılan plana dahil olmak, her şey olup bittikten sonra gücünü kullanarak suçu aydınlatmamak” Türkiye devleti tarafından cezasızlık ile ödüllendiriliyor.

Aklı başında hukuk devletleri, cezasızlıkla mücadele ederken hukukun üstünlüğünü tahsis etmeye adalete güveni sağlamaya çalışır. Bu mücadelede mağdur edilenler için adalet sağlanması ve yeni ihlallerin ortaya çıkmamasının sağlanmasını önceler. Lakin, Türkiye’de cezasızlık mülkün temelidir.

Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler kapsamındaki yükümlülükler, insan hakları gibi evrensel değerler konu “vatan-millet” olunca hiçe sayılır. Hak ihlalleri, şiddet, işkenceler, tecavüzler, cinayetler, toplu katliamlar, yargı ve yürütme makamları tarafından tutarlı ve ayrımcı olmayan bir şekilde uygulanmaz.

6 ve 7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul’da azınlıklara yönelik tedhiş olayları ve yağmalar gerçekleşti.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hıristiyan ve Musevilerin, ülkenin demografik ve ekonomik yapısından tasfiyesinin yanı sıra, iliklerine kadar sinecek korkunun önemli bir etabıdır 6-7 Eylül saldırıları.

6-7 Eylül 1955’te başlayan yağma hareketi hızla bir imha harekâtına dönüşmüş, başta Rumların olmak üzere Ermenilerin ve Yahudilerin, ülkedeki payları, hakları, hakları tarumar edilmiştir. İstanbul ve İzmir’deki binlerce yıllık emek, kültür berhava edilerek, Türk-Sünni egemenliği için ülkeye en derin darbelerden biri vurulmuştur.

6-7 Eylül sadece gayrimüslimlerin hafızalarında değil, beraber yaşama arzusu duyan Türklerin hafızasına da kara harfler ile kazındı. Olayların maddi ve manevi bilançosunu, İstanbullu bir Türk ailesinin olaylar sırasında 17 yaşında olan kızı Hülya’nın yıllar sonra yaptığımız bir sohbette, Rum sanılması ve tecavüze uğramasını anlatması üzerine kaleme aldığım, “Çok içli dışlıydın o Rum kızla” yazısında detaylıca anlatmaya çalışmıştım yıllar önce, ama bugün önemli olan durduğumuz yerden 6-7 Eylül’e bakabilmek.

1914-1923 döneminde bu toprakların Hıristiyanlardan temizlenmesi; toplu katliamlar, ölüm yürüyüşleri ve zorla İslamlaştırılma metodları başta olmak üzere farklı yöntemeler ile hayata geçirildi.

Cumhuriyet dönemin baskıcı politikaları, 1942’deki yıkıcı Varlık Vergisi ve akabinde gelen son darbe 6-7 Eylül pogromu ile, hayal edilen ülkeye yaklaşılmaya başlandı. Bu temizlik, Türkçü-İslamcıların artık yüksek sesle “Bu ülkenin yüzde 99’u İslamdır” diyebilmesinin yanı sıra kuşkusuz, kapitalin de Türkleştirilmesi içindi.

Ne yazık ki bu anlatılanlar devletin belirli bir süre için başvurduğu politikalar olmadı. 6-7 Eylül’ün temel aktörleri; devlet, hükümet ile militarist teşkilatların en büyük yardımcısı basın ve sokaktaki güruhtu.

Bu düzenek bir devlet geleneği haline geldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Amele Hizmetleri, 50’lerde Özal Harp Dairesi, 80’lerde JİTEM, sonrasında Kontrgerilla, Derin Devlet, Ergenekon adlarına alan bu yapılanmaların atası Teşkilat-ı Mahsusa idi.

Önce Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, ardından tüm azınlıklar, sonra komünistler bugüne kadar hala Kürt Hareketi için başvurulan operasyonlar yavaş yavaş su yüzüne çıktı, itirafçılar konuştu, siyasetçiler anlattı.

Yıllar geçti, derin devletle mücadele edeceği iddiaları ile öne çıkan AKP konuyu kapatmanın yanı sıra, 15 Temmuz’un ardından “İdam istiyoruz!” naraları atılan demokrasi nöbetlerinin alt yapısını hazırladı. Bu nöbetlerin sürpriz bir konuğu da vardı; döneminde binlerce faili meçhul cinayet işlenen Mehmet Ağar!

AKP ülkedeki cezaslık ve hukuksuzluk kronolojisinde bir çığır açtı. Hukukun askıya alındığı bir dönemde bir de kendi “cezalandırma mekanizmalarını” kurdu. “FETÖ ile mücadele” adı altında hoşuna gitmeyen muhaliflere dünya dar etti. Meslek sahibi on binlerce insan, binlerce çocuk mağdur oldu.

Türkiye’nin yeni hukuk normu hukuksuzluk! Bu norm, Kürt siyasetçilerden iş adamlarına, öğretmenlerden ev kadınlarına, gazetecilerden yeni doğan bebeklerin hayatına kadar yıkıcı izler bırakmaya devam ediyor.

Bugün geldiğimiz yolun taşları, 1915 Ermeni Soykırımı, 1925 Şark Islahat Planı adı altında yapılan asimilasyon ve imha harekatları, 1934’te Trakya’da Yahudilere uygulanan pogrom, 1938 Dersim kırımı ve 1942 Varlık Vergisi ile döşendi…

Son dönemde muhalif kesime yönelik saldırılarda ve cinayetlerde faillerin serbest bırakılmasına ya da yeterli cezayı almamasına hepimiz şahitlik ediyoruz.

Cezasızlık sadece hukuki değil, psikolojik ve sosyolojik açıdan da iz bırakıyor, şekillendiriyor toplumları. Cezasızlık bir devlet politikası oluyor. Sadece hükümetin değil, muhalefetin de başvurduğu, toplumun diline de pelesenk olan bir devlet politikası…


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

24 Nisan’da Ermeni Soykırımını tanıma çağrısı yapan HDP’li Garo Paylan’a, bağımsız Milletvekili Ümit Özdağ’ın tepki olarak sarf ettiği “Sen de zamanı gelince bir Talat Paşa deneyimi yaşayacaksın!” tehdidini başka nasıl açıklayabiliriz?

Bugün ülkede tüm olup bitenler, bu hukuksuz iki yüzlü kokuşmuş düzeneğin sorumlusu AKP olarak görülüyor. Oysa bahsettiğimiz devlet geleneği konusunda muhalefet ve iktidar her gün yarış içersinde.

Hatırlayanlar olacaktı, 2019’da eski Milli Savunma Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, Giresun Belediyesi tarafından düzenlenen bayramlaşma programında, “Topal Osman Ağa’nın Kurtuluş Savaşı döneminde Pontuslulara karşı, bu bölgeyi Pontuslulaştırmak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin bir benzeri şu anda yine biz torunları tarafından bu mücadelenin verilmesiyle karşı karşıyayız” ifadelerini kullanmıştı.

O dönem Millet İttifakı’nın adayı olan İmamoğlu ise Giresun’da yaptığı konuşmada iktidarın söylemini tekrar etmiş “Topal Osman’a bağlıyım” demişti.

İktidar ve muhalefetin övdüğü Topal Osman; Karadeniz’de Rum ve Ermenileri, Koçgiri’de Kürtleri katleden talancı bir çete lideridir. Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i öldürmesi üzerine, meclis idamına karar vermiştir.

Bugün ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar, soykırımcıları, katilleri ataları saydıkları sürece, cezasızlık bu topraklarda ne yazık ki uzun seneler hükmetmeye devam edecek. Gerçek bu.