25 Ocak 1993, Ankara

O sabah, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gazetecilik mesleğinin ne denli çetin, bir o kadar da tekinsiz olduğunu öğrendiğim sabahtı...

BAŞAK YÜCE 25 Ocak 2021 YORUM

Ankara soğuğunu bilenler karşılaştıkları her soğuğu onunla kıyaslayarak anlatırlar. Öyle bir soğuk vardı 25 Ocak 1993 Pazartesi günü Ankara’da. Üzerinden 28 yıl geçmişken bugün o ayazı şöyle hatırlıyorum: Bir pazartesi günüydü, sabahın erken saatleri, okulun avlusunda toplanmıştık. Normal şartlarda kış günleri özel durumlar dışında avluda toplanmıyorduk. Bu o sabahı hafızamda daha da belirginleştirmiş olacak. Çocuktuk ve elbette anlamıyorduk. Bir gece önceden anne babamız bize ne anlattıysa, televizyon başından kaçırılmadıysak ekranda ne gördüysek o.

Okulumuzun birkaç sokak üstünde bir bomba patlamıştı önceki sabah. Bombanın patladığı arabanın içinde okulumuzun bir velisi vardı. Gazeteciydi. Hepimiz bir şekilde tanıyorduk onu, ünlü gazetecilerdendi. İki çocuğu da okulumuzun öğrencisiydi. Okul müdürü elinde mikrofonla konuşuyor, olanları anlatıyordu, hepimiz çok üzgündük, ağlayanlar vardı. Anlamıyorduk ama akranlarımız için ağlıyorduk. Biz o sabah avludayken dağıtılan gazetelerin ilk sayfasında Özge ve Özgür Mumcu’nun annelerine sarılmış dehşet içindeki yüzleri vardı.  

Çocuklar küçük yaşta akranlarının başına gelen trajedileri üstlerine alıyor. Diğer bir deyişle, bir trajediden herkes payına düşeni alıyor. Anlamak için büyüklerin yüzüne baksak da sonra görecektik ki onlar da bizim kadar şaşkın ve cevapsızdı. Ama bizden daha öfkeli olmalılar. O gün, 28 yıl sonra hâlâ bir o kadar şaşkın ve aynı şekilde cevapsız kalacağımızı bilmiyorduk elbette. 

Anlamak için sonra türküler dinledik, biraz büyüyünce Uğur Mumcu’nun kitaplarını okuduk, oyunlarını izledik. Ama o sabah belki daha sonra Selda Bağcan’ın şarkısında öyle anlatıldığı için aklımıza öyle kazınan “zemheri ayazında” başkentin bir dağ yamacındaki küçük okulumuzun avlusunu ve gün boyu semtimizde yaşanan olağanüstülüğü sanırım hiçbirimiz unutmadık. 

O gün de şimdi bildiğimiz kadar biliyorduk akranlarımızın nasıl bir haksızlığa uğradığını. Babalarını böyle trajik, travmatik bir şekilde kaybetmenin yanı sıra hayatları boyunca dünü anlamaya ve belki de anlatmaya çalışma haksızlığına uğradıklarını. Oysa ünlü bir gazetecinin ünlü olmayan çocukları olarak büyümek, kendi yollarını yaşamlarında hep bir tarihin odağı olmadan çizmek her çocuk gibi onların da hakkıydı. Ne yazık ki okula döndüklerinde kısık sesle, utanarak başsağlığı dilediğimiz Özge ve Özgür Mumcu’nun kaderini daha sonra başka çocuklar da paylaştı, paylaşmaya devam ediyor. 

Uğur Mumcu’nun ölümünden aylar sonra Sivas’ta Madımak Katliamı’nda babası Behçet Sefa Aysan’ı kaybeden Eren Aysan ve babası Metin Altıok’u kaybeden Zeynep Altıok geçtiğimiz yıl şu ilanı vermişlerdi gazetelere: 

Tam 27 yıl geçti aradan
Yorgunluğumuz yıldığımızdan değil
Sorularımızın yanıtsız kalmasından
Hukukun başkent girişinde tufana yakalanmasından
Yine de biliyoruz ki
”Bir yanı var ömrümüzün/
belki bir gün gülecek”
Biliyoruz ki adalet peşinde onurlu mücadele sürecek!
Babalarımız bugün dizeleriyle sesleniyor, ışık oluyor!
“Yarın diye bir şey var!”

Hrant Dink’in kızı Delal Dink de “Gün gün, saat saat boğuluyoruz” diye anlatıyordu yaşadıklarını. Geçtiğimiz hafta Hrant Dink’in katledilmesinin ardından 14 yıl geçmişken “Babam hâlâ o kaldırımda yatıyor, bir el verin de kalksın” diyerek aramaya devam etmek zorunda kaldı adaleti. 

25 Ocak sabahı okulumuzun avlusunda duyduğum tekinsizlik bir daha peşimi bırakmadı. Bunun düşünmeye ve anlamaya çalışan tüm arkadaşlarım için de böyle olduğunu biliyorum. O sabah, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gazetecilik mesleğinin ne denli çetin, bir o kadar tekinsiz olduğunu öğrendiğim sabahtı aynı zamanda.

Yıllar sonra, biraz da gençlik romantizmiyle, bu hevesin  peşini bırakmayıp babası gazeteci olan bir okul arkadaşımla birlikte Can Dündar’la tanışmaya, 32. Gün’ün Tandoğan’daki ofisine gittik. Ne konuştuğumuzu o sabah avluda duyduklarımı hatırladığım kadar hatırlamıyorum ancak gülümseyen yüzünü ve sesini hatırlıyorum Can Dündar’ın. On beş yaşlarında 32. Gün’ün bürosundan hevesim katlanarak çıkmıştım. O bürodan yetişen bütün gazetecilerin 32. Gün dönemindeki ilkelerine sadık kalmalarını dilerdim.

Şimdi geriye dönüp gazetecilik hevesinin yeşerdiği o yıllara, Ankara’ya baktığımda ve mesleğin üzerindeki romantizm havası artık dağılmışken Uğur Mumcu’nun temsil ettiği gazetecilik değerlerinin önemini daha iyi anlıyorum.

Uğur Mumcu ve gazetecilik mesleği için aynı yası tutuyorum.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram